<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-5920641138997780610</id><updated>2011-08-16T10:15:51.785+02:00</updated><title type='text'>Makale ve Çevirilerim</title><subtitle type='html'>Emperyalizm, küreselleşme, ulus devlet, özel güvenlik olgusu, Latin Amerika, yerelleşme, Avrupa Birliği, kamusal alan ve devlet kuramı alanındaki makale ve çevirilerim</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://evrenhaspolat.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenhaspolat.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Yard. Doç. Dr. Evren Haspolat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08222583241682490540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>18</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5920641138997780610.post-23248326470866559</id><published>2009-12-03T11:11:00.003+02:00</published><updated>2009-12-03T12:10:15.663+02:00</updated><title type='text'>Türkiye’de Özel Güvenliğin Gelişimi ve Bugünü</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Makalenin Künyesi:&lt;/strong&gt; Evren Haspolat (2009), "Türkiye’de Özel Güvenliğin Gelişimi ve Bugünü", SAV Almanak 2008 içinde, İstanbul, s: 338-355.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;                                                                                                                                         Evren Haspolat&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Giriş: Neoliberalizm ve Güvenliğin Özelleşmesi Olgusu&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin neoliberal yeniden yapılanma döneminde, dünya pek çok yeni olgu ile karşılaştı. Geride bıraktığımız 30 yıllık zaman diliminde, kapitalizm bir önceki dönemin üretim biçimi olan fordizmden postfordizme geçerken, üretim biçimindeki değişime bağlı olarak devlet, toplum ve kültür de köklü değişimlere ve yeniliklere sahne oldu. Fordizmde; fabrikada, tam zamanlı ve sendikalı olarak çalışan uzmanlaşmış personel ile kapsamlı bir üretim planlaması çerçevesinde standart ve stoklu kitlesel üretim yapılmaktaydı. Söz konusu üretim koşulları içerisinde devlet iktidarının meşruluğu, “artan ölçüde, fordizmin yararlarını herkese yayabilme ve kitlesel ölçekte, ama insanca ve şefkatli bir biçimde, yeterli sağlık bakımı, konut ve eğitim hizmeti sağlayabilme kapasitesine bağlı olmaya başlamıştı” (Harvey, 1997: 162). İşte söz konusu bu ortam, İkinci Dünya Savaşı sonrasının dünyasına Batı’da refah devletini, Üçüncü Dünya’da ise sosyal devleti armağan etti. Ancak sanayi temelli bir ulusal kalkınmacılığın damgasını vurduğu 1945-73 arasındaki 30 yıllık kapitalizmin altın çağı, 1973 yılından itibaren aşırı biriken sermayeye bağlı olarak yaşanan kâr hadlerindeki düşüş ile birlikte sona erdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatırım alanlarının tıkanması ile birlikte biriken sermayenin değer yitirmesine bağlı olarak ortaya çıkan kriz, sermayenin yeni yatırım alanları olarak devletin hakim olduğu sektörlere göz dikmesine yol açtı. Bu nedenle yeni dönemin hakim söylemi olan neoliberalizm, her türlü devlet müdahalesine radikal bir biçimde karşı çıkış olarak sahnedeki yerini almıştır. 1973’ten itibaren giderek yaygınlaşan finansallaşma, serbest piyasa ve özelleştirmeler ile ilerleyen neoliberal birikim stratejisini Harvey “el koyarak birikim”, Bauman’ın ise “yeni mülksüzleştirilme: bu kez devletinki” biçiminde ifade eder (Harvey, 2004; Bauman, 1999). Harvey’e göre “neoliberal akımın amentüsü özelleştirme ve piyasa liberalizasyonu olduğu için, ‘ortak mülkiyet nesnelerinin çevrelenmesi’ devlet politikalarının başlıca amacıydı. Devletin elindeki varlıklar ya da ortak mülkiyete konu değerler piyasaya sürüldü, böylece aşırı birikmiş sermaye bu varlıklara yatırım yapabilecek, bunları yenileyebilecek ve bunlar üzerinden spekülatif etkinliklerde bulunabilecekti. Yeni kârlı alanlar açılmıştı ve en azından bir süreliğine aşırı birikim sorunu çözülmüş gözüküyordu. Bir kez harekete geçtikten sonra bu akım, hem yurtiçinde hem de yurtdışında özelleştirme yapılabilecek başka alanlar aramaya başladı” (Harvey, 2004: 131).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neoliberal dönemde gerçekleştirilen el koyarak birikim; fikri mülkiyet haklarının aşırı korunmasından spekülatif saldırılara, daha önce kamu hizmeti gören kurumların özelleştirilmesinden (Pektim, Tüpraş vb) kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine (su, telefon, elektrik vb), ortak mülkiyet haklarının özele geçmesine (sağlık ve emeklilik güvenceleri vb) kadar geniş bir yelpazeye yayılarak uygulamaya konulmuştur. Bu bağlamda devletin küçültülmesi ve sözde asli görevlerine dönmesi için yürütülen kampanya ile, devlet ‘sosyal’ yönleri ile yatırım alanından uzaklaştırılmış, ardından sıra devletin ‘asli görevi’ olarak bilinen alanlara gelmiştir. Neocleous, güvenlik alanının özelleştirilmesini neoliberalizm ile birlikte değerlendirir ve sermaye birikiminin sağlandığı en yeni alanlardan biri olarak tespit eder (Neocleous, 2006).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güvenliğin özelleştirilmesi olgusunun gerek iç güvenlik gerekse dış güvenlik bağlamında tüm dünyada yaygınlık kazanması 1990 sonrasına denk düşmekle birlikte, güvenliğin özelleştirilmesi daha çok iç güvenlik alanında ve kamu güvenliğine paralel olarak yeni alanların ‘güvenliğe’ açılması ile ilerlemektedir. Bu anlamda Shearing ve Stenning’in tespiti ufuk açıcıdır. Yazarlara göre özel güvenliğin temininde önemli bir faktör, “savaş sonrası dönemde alışveriş merkezleri, havaalanları, eğlence parkları ve üniversite kampüsleri gibi kitlesel özel mülkiyetin çoğalmasıdır. Bu büyük ölçekli eğlence, endüstriyel ve ticari kompleksler kamusal yaşamdan daha çok özel alana doğru yön değiştirdiler. Sadece bunların yarı kamusal statü ve kullanımları değil, bu alanların güvenliği de kamusal kullanımın kısıtlanması ve kâr maksimizasyonu amacıyla özel güvenlik şirketleri tarafından sağlanır oldu” (Shearing-Stenning, 1981: 228, 240). Bu bağlamda iç güvenlik alanında güvenlik hizmeti veren şirketler son 20 yıllık süreçte en çok yatırım yapılan alanlardan birisi oldu. 2007 verileri ile Almanya’da 250.000 polise karşılık 173.000 özel güvenlik görevlisi bulunurken, sektörün yıllık cirosu 4.5 milyar €; İngiltere’de 141.398 polise karşılık 250.000 özel güvenlik görevlisi bulunurken, sektörün yıllık cirosu 3 milyar £’dir (COESS, 2008). ABD tek başına iç güvenliğe 100 milyar  dolar harcıyor ve bu rakamın 2015’te 180 milyar doları bulacağı tahmin ediliyor (Neocleous, 2008: 151). Küresel güvenlik piyasası 1990’lı yıllarda 55,6 milyar dolar iken, bu rakam 2000 yılında 100 milyar dolara ulaşmıştır. 2010 yılında ise 200 milyar dolar civarında olacağı düşünülmektedir (Neocleous, 2008: 149). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çalışma, yukarıda kısaca genel çerçevesi verilmeye çalışılan neoliberal küreselleşmenin yansımalarından biri olan özel güvenlik olgusunun Türkiye’deki gelişimini, tarihsel süreç içerisinde yasal boyutta kat ettiği seyir bağlamında inceleyecektir. Söz konusu inceleme, özel güvenliğin Türkiye’de hangi aşamalardan geçerek bugünkü durumuna geldiğini, özel güvenlik şirketlerinin ya da görevlilerinin haklarının ve sorumluluklarının neler olduğunu ve özel güvenliğin iç güvenlik bağlamında nereye oturduğunu, özel güvenlik alanındaki söz konusu ve olası sorunların neler olduğunu tespit etmeyi amaçlamaktadır. Çalışma son olarak sayısal veriler üzerinden özel güvenliğin Türkiye’de bugün aldığı boyutların değerlendirilmesi ile tamamlanacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’de Özel Güvenliğin ‘Milattan Öncesi’&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel güvenliğin Türkiye’deki varlığını 1970’li yıllara kadar geriye götürmek mümkündür. 70’li yılların çatışmalı politik ortamında sermayenin karşılaştığı soygun, işyeri işgali, grev ya da çatışma gibi kimi güvenlik riskleri, sermaye açısından var olanın ötesinde bir yöntemle güvenliğin tesisini ‘zorunlu’ kılmıştır. Çünkü devletin askeri ve polisi aracılığı ile sağlanan ve herkese ‘eşit’ olarak sunulması zorunlu olan kamusal güvenliğin, mekâna bağlı (kurumun kendi bünyesinde var olan) ve yalnızca o mekân için söz konusu olamaması nedeniyle karşılaşılan sorunlar (zaman kaybı ve bu sürede uğranan zararlar), o gün için pratik bir tepki olarak polislerden kurulan ‘Banka Ekipleri” ve jandarma erleri aracılığı ile aşılmaya çalışılmıştır. İdeolojik amaçlarla gerçekleştirilen banka soygunları karşısında devlet bankaların güvenliğini bir taraftan jandarma erleri aracılığı ile sağlamaya çalışırken bir taraftan da bankalar tarafından polis birimlerine çok sayıda araba hibe edilmiş ve o arabalar sadece bankaların güvenliğini sağlamakla mükellef olan polis ekiplerine verilmiştir (Yardımcı, 2009: 229). Bankalar düzeyinde el yordamı ile oluşturulan bu ‘özel koruma’ uygulaması kişisel düzeyde de aynı yöntemle sağlanmaya çalışılmıştır. Söz konusu dönemde kişisel koruma talep eden kişiler; emekli subay, astsubay ya da emniyet görevlilerini farklı konumlarda işe alma ve böylece bu kişiler eliyle kendi güvenliklerini sağlama yoluna gitmişlerdir. “Emekli oldukları kurumlar itibariyle silah taşıma hakkına sahip olan bu görevliler, gerektiğinde silahlarıyla müdahale etmiş, ancak yasa önünde bu durum, kendilerini veya korumakla görevli oldukları kişiyi meşru müdafaa olarak kabul edilmiştir” (Yardımcı, 2009: 229). Böylece anılan girişimler ile yasal düzeyde bir uygulamaya gidilmeden mekâna ya da kişiye bağlı güvenlik birimlerinin uygulama düzeyindeki temelleri atılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;70’lerde temelleri atılan söz konusu uygulama 1981 yılında çıkarılan yasa ile yasal zemine kavuşturulurken, kanun kapsamına giren özel ya da kamusal kurum ve kuruluşlarda kurum bünyesine bağlı güvenlik teşkilatları oluşturulmaya başlamıştır. Böylece kurum bünyesinde oluşturulan teşkilatlar aracılığı ile asıl görevi kurumun güvenliğini sağlamak olan kalıcı personel istihdam edilmeye başlanmış, bu teşkilatlar aracılığı ile kurumlar polis ve ordunun sağladığı güvenliğe ek olarak kendi teşkilatları eliyle de güvenliklerini temin eder konuma gelmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Özel Güvenliğin Miladı: Kurum Bünyesindeki Özel Güvenlik Teşkilatları&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;24.07.1981 tarihili Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 2495 sayılı Bazı Kurum ve Kuruluşların Korunması ve Güvenliklerinin Sağlanması Hakkında Kanun ile özel güvenlik olgusu, Türkiye iç güvenliği bağlamındaki yerini yasal olarak almaya başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2495 sayılı Yasa her şeyden önce kurumların kendi bünyelerinde oluşturulacak olan özel güvenlik teşkilatlarını düzenler (md: 3, md: 8) ve bu teşkilatların sorumluluk alanlarını yalnızca o kurumun faaliyet alanı ile sınırlandırır (md: 11). Kanun “millî ekonomiye veya devletin savaş gücüne önemli ölçüde katkısı bulunan, kısmen veya ta&amp;shy;mamen yıkılmaları, hasara uğratılmaları veya geçici bir zaman için dahi olsa çalışmadan alıko&amp;shy;nulmaları, ülke güvenliği, ülke ekonomisi veya toplum hayatı bakımından olumsuz neti&amp;shy;celer yaratacak, kamuya veya özel kişilere ait kurum ve kuruluşların sabotaj, yangın, hırsızlık, soy&amp;shy;gun, yağma, yıkma, burada bulunanların zorla işten alıkoyma, sağlıklarını ve vücut bütün&amp;shy;lükle&amp;shy;rini tehdit ve tehlikelere karşı korunması ve güvenliklerinin sağlanması, yurt dışına giriş çıkış yapılan yerlerde giriş ve çıkışa yarayan belgelerin kontrolü ile giriş çıkış işlemlerinin yapıl&amp;shy;ması, aranan ve giriş çıkışı yasaklananların resmî güvenlik görevlilerine tesliminin sağ&amp;shy;lanma&amp;shy;sı” (md: 1) amacı ile “bu özellikleri taşıyan ve millî eğitim ve öğretim ve ekonomi ile devletin savaş gücüne önemli ölçüde katkısı bulunan baraj, enerji santralleri, rafineri, enerji nakil hatları, akaryakıt nakil, depolama, yükleme tesisleri ve benzeri yerlerle, sivil trafiğe açık devlet eliyle işletilen hava meydanları ve limanlar, tarihi eserler, ören yerleri, sitler, açık ve kapalı müzeler, sanayî ve ticarî ve turistik tesisler” ile “İstanbul ve diğer şehirlerdeki kapalı çarşı ve buna benzer ticarî, turistik tesislerde” bu Kanun hükümleri çerçevesinde özel güvenlik teşkilâtı kurulabileceğini belirtir (md: 2).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanun; sayılan söz konusu yerlerde hangi tür güvenlik önlemlerinin alınacağı&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;, bir güvenlik teşkilatı kurulmasının gerekli olup olmadığı (md: 3) ya da kurulmuş olan teşkilatın ihtiyacın ortadan kalkması halinde hangi usullere göre varlığına son verileceği (md: 6) gibi konularda karar verici merci olarak Bakanlar Kurulu’nu yetkili kılmıştır. Bakanlar Kurulu kararını, bünyesinde özel güvenlik teşkilatı kurulacak olan ilgili kuruluş ve bakanlığının görüşleri ve taleplerini dikkate alarak, İçişleri Bakanlığı’nın önerisi üzerine verir. Bakanlar Kurulu kararı ile kurulan özel güvenlik teşkilâtlarının ve 2495 sayılı Yasa’nın uygulamasının izlenmesi ve gereğinin yapılması için her ilde, valinin veya görevlendireceği vali muavininin başkanlığında il garnizon komutanlığı temsilcisi, il savcısı, il jandarma alay komu&amp;shy;tanı, il emniyet müdürü, o ilde kuruluşu varsa MİT temsilcisi&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; ve gerektiğinde valilikçe belirle&amp;shy;necek diğer kuruluş temsilci&amp;shy;lerinin katılmasıyla Özel Güvenlik Teşkilâtı İl Koordinasyon Kurulu oluşturulur. İl Koordinasyon Kuruluna lüzum görüldüğü takdirde ve kendi güvenliği ile ilgili konularda ala&amp;shy;kalı kuruluşun yetkili temsilcisi geçici üye olarak valinin daveti üzerine katılabilir (md: 7).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel güvenlik teşkilatında görevli olan personel, ister kamu kurumunda çalışsın isterse özel kurumda çalışsın, Türk Ceza Kanunu’nun uygulan&amp;shy;masında memur sayılır ve bunlara karşı görevleri sırasında veya görevlerine bağlı olarak suç işleyenler devlet memurları aleyhine suç işlemiş gibi cezalandırılırlar (md: 13). Yine söz konusu personel ilgili yasanın onuncu maddesine göre, görev alanları içinde yasa ile verilmiş görevlerini yaparken silâh taşıma ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’na göre si&amp;shy;lâh kullanma yetkisine sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu maddeler birlikte dikkate alındığı zaman, 2495 sayılı Yasa tarafından düzenlenen özel güvenlik teşkilatlarının; “kısmen veya ta&amp;shy;mamen yıkılmaları, hasara uğratılmaları veya geçici bir zaman için dahi olsa çalışmadan alıko&amp;shy;nulmaları, ülke güvenliği, ülke ekonomisi veya toplum hayatı bakımından olumsuz neti&amp;shy;celer yaratacak, kamuya veya özel kişilere ait kurum ve kuruluşlar” bünyesinde kurulan kâr amacı gütmeyen, Bakanlar Kurulu’nun kararı ile yalnızca kanunun kapsadığı alanlarda kurulabilen ve ihtiyacın kalmaması ya da koruma görevinin kolluk kuvvetlerince yürütülmesinin daha tasarruflu ve yararlı görülmesi hallerinde (md: 6) yine aynı kurumca kaldırılan, yalnızca bünyesinde kurulduğu kurumun güvenliğini sağlamakla görevli olan, kamu görevlilerinin oluşturduğu bir koordinasyon kurulu tarafından denetlenen, personeli ceza yasalarının uygulanmasında memur sayılan ve PVSK’na göre silah kullanma yetkisine sahip olan bir güvenlik birimi olduğu görülmektedir. Bu anlamda 2495 sayılı Yasa ile kurulan bu teşkilatların, devletin iç güvenlik aygıtları olan Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı’na&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; rakip bir oluşum olmadığı gibi, tam tersine bu aygıtların hızlı yanıt veremediği ülke güvenliği, ülke ekonomisi veya toplum hayatı açısından önem taşıyan ve zaten çoğunluğu kamu kurumu olan kurumların bünyesindeki birer alt birimi (bir tür kuruma özgü karakol da diyebiliriz) olduğunu söylemek de mümkündür. Bu teşkilatlar, Emniyet ve Jandarma’dan beklenen iç güvenlik hizmeti ile bağlantılı olarak güvenlik hizmeti vermekte, ancak söz konusu hizmeti yasal olarak polis ya da jandarma olmayan personel aracılığı ile verirken, personelin ücreti de teşkilatı bünyesinde barındıran kurumlar tarafından karşılanmaktadır. Dolayısıyla özel güvenlik personeli, kendi kurumlarından maaş alan ancak gerek yerine getirdiği görev itibariyle (ülke güvenliği, ülke ekonomisi veya toplum hayatı açısından önem taşıyan bir güvenlik hizmeti) kamusal bir görev icra eden, gerekse ceza yargılamasında memur olarak kabul gören, bu anlamda da iç güvenlikten sorumlu olan polis ve jandarmayı bütünleyen birer güvenlik görevlisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, 2495 sayılı Yasa ile iç güvenliğin genel kolluk aygıtı olan Emniyet’e ve Jandarma’ya alternatif/rakip yeni bir güvenlik aygıtı yaratılmış değildir. Yasanın çıkarılmasından sonra, iki kurum da yasalar çerçevesinde görevlerinde ya da yetkilerinde ve görev sahalarında herhangi bir kısıtlanma olmadan görevlerine devam etmiş, polis ilgili kanunda belirtildiği gibi “asayişi, amme, şahıs, tasarruf emniyetini ve mesken masuniyetini” korumaya ve “halkın ırz, can ve malını muhafaza ve ammenin istirahatını temin” etmeye, jandarma da “emniyet ve asayiş ile kamu düzenini sağlama, koruma ve kollama”ya devam etmiştir (PVSK, md: 1, JTGYK, md. 7). Kanun çerçevesinde belirtilen kurumlar bünyesinde kurulan güvenlik teşkilatları ise bir tür ‘bekçi’ olarak görev sahalarını “sabotaj, yangın, hırsızlık, soygun, yağma ve yıkma, zorla işten alıkoyma gibi her çeşit tehdit, tehlike ve tecavüze karşı” korumakla görevlendirilmişlerdir (2495, md: 9).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2495 sayılı Yasa ile kurulan özel güvenlik teşkilatları yasanın belirttiği alanlarda sınırlı olarak kurulan ve kurulmaları Bakanlar Kurulu’nun kararına bağlı olan teşkilatlardır. Bu nedenle, isteyen her kurum güvenlik gibi bir gerekçe göstererek kendi bünyesinde bu nitelikte bir teşkilat oluşturamamaktaydı. 1992 yılında 2495 sayılı Yasa’da yapılan değişikliklerle güvenlik teşkilatı kurabilecek kurumların çerçevesi genişletilmiş, böylece daha çok sayıda özel kurum ve kuruluş kendi güvenlik teşkilatlarını oluşturma yoluna gitmiştir. Dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın açıklamasına göre 2000 yılı itibariyle Türkiye’deki toplam özel güvenlik teşkilatı sayısı 11.939, bu birimlerde görev yapan özel güvenlik personeli sayısı ise 104.924 kişidir (Demirkol, 2000: 13)&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Özel Güvenlikte Şirketleşme Dönemi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990’lı yılların ilk yarısından itibaren ise özel güvenlik alanında yeni bir gelişmeye tanık olunmuştur. Ticari şirket statüsünde kurulan ve belge üzerinde temizlik ya da danışmanlık hizmeti veriyor görülen kimi şirketler, 2495 sayılı Yasa’nın bünyesine girmeyen ancak ‘özel güvenlik ihtiyacı’ hissettiklerini iddia ettikleri kimi kurum ve kuruluşların güvenliğini sağlamaya başlamıştır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Sözü edilen oluşumların özel kişi ve kurumlara güvenlik hizmeti sunduğu 6-7 yıllık bir dönemin ardından, İstanbul Valiliği tarafından yayınlanan 1999 tarihli bir tebliğ ile İçişleri Bakanlığı tarafından yine 1999 yılında yayınlanan bir genelge, anılan şirketlere kısmi de olsa yasal bir zemin kazandırma yolundaki girişimler olarak okunabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990’lı yılların ikinci yarısından yaşanan Sabancı Suikasti, Abdullah Öcalan’ın yakalanması ve Mavi Çarşıdaki patlamalar gibi olayların ardından 1999 yılında İstanbul Valiliği tarafından yayınlanan 15.03.1999 tarihli ve 1999/1 sayılı Güvenlik Tebliği ile İstanbul genelinde her kuruluşun, kendi imkânlarıyla, giderlerin kendisi tarafından karşılanması şartıyla, giriş-çıkışları kontrol altına alabilecek, şüpheli durumları kolluk güçlerine bildirebilecek yeterli sayıda kişiyi işe alabilmesine olanak tanınmıştır. Bu tebliğ, özel güvenlik teşkilatı kurma zorunluluğu doğurmadan, kurumlara güvenlik hizmeti verecek kimseleri kurumlarında istihdam etmenin yolunu açmıştır. Söz konusu yolun açılması ile de kimi kuruluşlar verdikleri gazete ilanları ile herhangi bir eğitim almamış kimseleri kuruluşun kapısında gözetim yapmaları için işe almaya başlamıştır. Zaten var olan ya da bu gelişme üzerine kurulmaya başlayan güvenlik şirketlerinin de anılan ortamda söz konusu ‘gözetim görevlilerini’ temin etme yoluna gittiği görülür (Yardımcı, 2009: 230). Dolayısıyla İstanbul Valiliği’nin yayınladığı tebliğ, özel güvenlik şirketlerine doğrudan yasal bir zemin sağlamamakla birlikte, tebliğin kurumlara güvenliklerini temin için yarattığı yasal zemin sayesinde güvenlik hizmeti veren birer ticari şirket olan özel güvenlik şirketlerine de yeni ve yasal zemine sahip iş olanakları yaratılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1999 yılında İçişleri Bakanlığı’nın yayınladığı 25.11.1999 tarihli ve 4330 sayılı Genelge ise özel güvenlik şirketlerine doğrudan yasal statü kazandıran ilk resmi belgedir. Söz konusu genelge “güvenlik şirketlerinin elemanlarından yararlanılabilecek” durumları belirterek, kısıtlı bir çerçevede de olsa özel güvenlik şirketlerinin varlığının devlet tarafından resmi düzeyde tanındığını ortaya koymuştur. Dahası genelge, bu tür şirketlerin kurulmasının önünde herhangi bir yasal engel bulunmadığını ifade ederek de söz konusu tanımayı kuvvetlendirmiştir. Genelgenin ilgili hükmü şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Güvenlik görevlisi çalıştırmaya yönelik kanuni bir düzenlemesi bulunmayan güvenlik şirketlerinin kurulmasına ve bu tür hizmetleri görmesine engel olan herhangi bir kanuni düzenleme bulunmadığından dolayı, özel gerçek ve tüzel kişilerin kendi kuruluşlarında veya toplantı, konferans, konser, spor müsabakası gibi etkinliklerde sadece fiziki güvenlik önlemlerinin aldırılması, kuruluş içinde ve eklentilerinde gözetleme hizmeti gördürülmesi amacıyla güvenlik şirketinin elemanlarından yararlanabileceklerdir”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4330 sayılı Genelge özel güvenlik şirketlerinin varlığını tanımakla birlikte, gerek görev sahası gerekse hak ve yetkiler açısından bu şirketleri ve personellerini son derece kısıtlamıştır. Şirketler ancak yukarıda belirtilen durumlarda ve sadece ‘fiziki önlemlerin alınması’ ve ‘gözetleme hizmeti’ vermekle sınırlanırken, güvenlik görevlilerinin de “genel ve özel kolluk kuvvetlerinin kullandığı renk ve şekil itibari ile benzer kıyafetleri giyemeyecekleri, yine bu kuvvetlerin kullandığı cop, kelepçe vb. teçhizatı kullanamayacakları, silah taşıyamayacakları ve kullanamayacakları” belirtilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4330 sayılı Genelge’nin ardından çıkarılan 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun ile özel güvenlik şirketleri ilk kez bir yasa ile düzenlenmiştir. Böylece Türkiye’deki varlıkları Dak Güvenlik Şirketi’nde olduğu gibi 1987 yılına kadar giden özel güvenlik şirketleri 17 yıllık bir sürenin sonucunda yasal zeminde düzenlenmiş ve yasa güvencesine alınmıştır. 5188 sayılı Yasa 10.06.2004 tarihinde kabul edilip 26.06.2004 tarihli ve 25504 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. 21.04.2005 tarihinde kabul edilen ve 27.04.2005 tarihli ve 25798 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile de yasanın bazı maddelerinde değişikliğe gidilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5188 sayılı Yasa, “kişilerin silahlı personel tarafından korunması, kurum ve kuruluşlar bünyesinde özel güvenlik birimi kurulması veya güvenlik hizmetinin şirketlere gördürülmesi”ne (md: 3) ilişkin yasal düzenlemeyi içermektedir. 2495 sayılı Yasa’dan farklı olarak kurumlara ek olarak kişilerin korunmasını da kanun kapsamına alan 5188 sayılı Kanun, eş zamanlı olarak özel güvenlik birimlerinin (2495’teki özel güvenlik teşkilatları) yanı sıra özel güvenlik şirketlerini de kanun kapsamına almıştır. Ancak Kanun, temel olarak kişilerin korunması, kurum ve kuruluşlar bünyesinde özel güvenlik birimi kurulması ve özel güvenlik şirketlerinden söz etmekle birlikte, asıl olarak özel güvenlik şirketlerini ve şirketlerde görev yapacak olan özel güvenlik görevlilerine dair bir düzenlemeyi içerir. Bu anlamda yasa yapıcı, kurum bünyesinde kurulacağını belirttiği özel güvenlik birimlerinin gerek kanunda gerekse yönetmelikte ismini anmakla yetinmekte, bu birimlerin hangi esas ve usullere göre kurulacağına ve çalışacağına değinmemektedir. Bu anlamda, yasa yapıcının 5188 sayılı Yasa ile kurum bünyesinde kurulacak birimleri değil, özel güvenlik şirketlerini düzenlemeyi amaçladığı ve dahası özel güvenlik biçimi olarak şirketleri yaygınlaştırmayı hedeflediği açıklıkla görülebilmektedir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Kanun’un kurum bünyesinde kurulan özel güvenlik teşkilatlarını düzenleyen 2495 sayılı Yasa’yı yürürlükten kaldırdığı da dikkate alınırsa söz konusu tespit bir kez daha doğrulanmış olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5188 sayılı Yasa’da “kamu güvenliğini tamamlayıcı mahiyetteki özel güvenlik hizmetlerinin yerine getirilmesine ilişkin esas ve usulleri belirlemek” (md: 1) amaçlanmaktadır. Söz konusu amaç dikkate alındığında; Yasa ile düzenlenen özel güvenlik hizmetlerinin, nitelikleri gereği kamusal güvenlik niteliği taşımayan, dolayısıyla devletin resmi iç güvenlik aygıtları olan Emniyet ve Jandarma’nın görev/sorumluluk sahasına girmeyen hizmetler olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Yasaya göre özel güvenlik hizmetleri, özel alanlarda güvenliğin tesisi vasıtasıyla kamu güvenliğini tamamlayan/perçinleyen bir nitelik arz etmektedir. Yönetmeliğin 13. maddesinde yer verilen ifadeler de özel güvenliğin, kamusal ve genel güvenliğin bir parçası olmadığını, onun alanı dışında kalan ikincil nitelikli güvenlik hizmeti olduğunu kanıtlar içeriktedir. Yönetmeliğe göre, “özel güvenlik görevlileri ve yöneticileri görev alanları içerisinde genel güvenliğin ve kamu düzeninin bozulduğu hallerde durumu derhal genel kolluğa bildirir. Özel güvenlik kapsamında korunan ve güvenliği sağlanan yerlerde can ve mal güvenliğinin ciddi şekilde tehlikeye düştüğü veya düşeceği anlaşıldığında, mülki idare amirleri genel kolluğu görevlendirir” (Yönetmelik, md: 13). Bu bağlamda özel güvenliğin, yeni alanların “güvenliğe” açılması ile birlikte kamusal güvenliğin alanına girmeden, ona paralel olarak ilerlediği görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişi ve kuruluşların talebi üzerine, koruma ve güvenlik ihtiyacı dikkate alınarak, güvenlik hizmetinin istihdam edilecek personel eliyle sağlanması, kurum ve kuruluşlar bünyesinde özel güvenlik birimi kurulması ya da bu hizmetin güvenlik şirketlerine gördürülmesi, özel güvenlik komisyonunun kararı üzerine valiliğin iznine bağlıdır (md: 3). Özel güvenlik komisyonu, kanunda belirtilen özel güvenlikle ilgili kararları almak üzere valinin görevlendireceği bir vali yardımcısının başkanlığında, il emniyet müdürlüğü, il jandarma komutanlığı, ticaret odası başkanlığı, sanayi odası başkanlığı temsilcisinden oluşur. Sanayi odasının bulunmadığı illerde komisyona ticaret ve sanayi odası başkanlığının temsilcisi katılır. Özel güvenlik izni verilmesi ya da bu uygulamanın kaldırılması için başvuran kişi ya da kuruluşun temsilcisi ilgili komisyon toplantısına üye olarak katılır. Komisyon, kararlarını oy çokluğu ile alır; oyların eşitliği halinde başkanın bulunduğu taraf çoğunluk sayılır; çekimser oy kullanılamaz (md: 4). Özel güvenlik izni almak üzere komisyona başvuran kişi ya da kurum temsilcisinin de komisyon üyeleri arasında yer alıp oy verebilmesi son derece sorunlu bir uygulamadır. Çünkü izin talep eden, aynı zamanda izni verenlerden birisi olarak komisyonda yer almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel güvenlik şirketlerinin güvenlik alanında faaliyette bulunabilmeleri İçişleri Bakanlığı’nın iznine tâbidir. Faaliyet izni verilebilmesi için şirket hisselerinin nama yazılı olması ve faaliyet alanının münhasıran (yalnızca) koruma ve güvenlik hizmeti olması zorunludur. Bu şirketler tarafından üçüncü kişi, kurum ve kuruluşlara sağlanacak koruma ve güvenlik hizmetleri, hizmetin başlamasından en geç bir hafta önce ilgili valiliğe yazılı olarak bildirilir. Acil ve geçici nitelikteki koruma ve güvenlik hizmetlerinde süre kaydı aranmaz (md: 5).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel güvenlik görevlilerinin koruma ve güvenlik hizmetinde kullanacağı silah ve teçhizat, korunacak ilgili kişi veya kuruluş tarafından temin edilir. Yasaya göre özel güvenlik şirketleri ateşli silah alamaz ve bulunduramazlar. Ancak bu durumun bir istisnası vardır. Özel güvenlik şirketlerine, para ve değerli eşya nakli, geçici süreli koruma ve güvenlik hizmetlerinde kullanılmak üzere, özel güvenlik eğitimi veren kurumlara, silah eğitiminde kullanılmak üzere, komisyonun kararı ve valinin onayı ile silah alma, kullanma ve taşıma izni verilebilir (md: 8). Özel güvenlik şirketlerinin yasa çerçevesinde silah edinememeleri, bu şirketlerin birer alternatif silahlı güç haline gelmesini engelleme amacı taşımaktadır. Ancak Yasa’nın düzenlemediği ve öngörmediği bir sorun vardır. Büyük sermaye grupları kendi bünyelerinde görev alanı yalnızca güvenlik olan bir özel güvenlik şirketi kurarak, bu şirkete sermaye grubu bünyesindeki diğer kurum, kuruluş ya da şirketlerini koruma yoluna gidebilirler. Böylesi bir durumda koruma için gerekli olan silahlar işveren olan sermaye grubu tarafından temin edileceğine göre, sermaye grubu kendi güvenliğini kendisi sağlayan bir silahlı güce dönüşebilecektir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Bunun için yasal bir engel bulunmamaktadır. İçinden geçtiğimiz kriz ortamı ve kriz dönemlerinde sermayenin el değiştirmesi ve giderek belirli ellerde toplanması gerçeği, neoliberal dönemde sermayenin yeni bir kazanç alanı olarak özel güvenliğe yöneldiği gerçeği ile birlikte değerlendirildiğinde, karşımıza şöyle bir tablonun çıkması ihtimali imkânsız değildir: Hızla büyüyen bir sermaye grubunun yine bir faaliyet alanı olarak özel güvenlikte şirket satın almalar yoluyla tekelleşme yoluna gitmesi ve böylece devlet içinde kendi kendisini finanse eden alternatif bir silahlı gücün belirmesi. Ya da mafya örgütlerinin yasadışı silahlı koruma ve buna bağlı birtakım yasadışı işlerini bir özel güvenlik şirketi ve bir ikinci ticari şirket kurarak ve yasadışı işlerinin kılıfı olarak kurdukları kendi ticari şirketlerini yine kendi özel güvenlik şirketleri (kendileri tarafından kurulan özel güvenlik şirketi ve burada yasal olarak istihdam ettikleri ve özel güvenlik görevlisi sertifikası aldırdıkları kendi adamları) eliyle koruma yoluna gitmelerinin önünde yasal bir engel yoktur. Bu olasılık dahilinde mafya örgütleri yasadışı olan silahlarını devletin izni ve güvencesi ile edinmiş ve kullanmış olacaklardır. Yine yasal düzeyde koruma görevini yerine getiren bir mafya elemanı güvenlik görevlisi, işi nedeniyle ve görev sahasında bir ölüm ya da yaralamaya neden olduğunda, bu durumun koşulları çerçevesinde pekala vazife gereği ya da nefsi müdafaa sayılabilecektir. Aynı olasılık ve imkânları İslamcı cemaatler ya da yasadışı örgütler için de düşünmek olasıdır. Kendi üyelerini güvenlik ve savunma açısından eğitebilecek ve bunları beklenmedik bir zamanda ve durumda yetişmiş güç olarak kullanabileceklerdir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasa dahilindeki belirtilen olasılıklar, bir de 5188 sayılı Yasa’nın beşinci maddesinde yer verdiği, yabancı kişilerin Türkiye’de özel güvenlik şirketi kurabilmesi ve yabancı şirketlerin Türkiye’de özel güvenlik hizmeti verebilmesi&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt; gerçeği ile çarpıldığında, ortaya çıkacak olan olasılıklar dizisinin büyüklüğü ve derinliği ancak emperyalizm-uluslararası siyaset-matematik prizmasından bakılarak hesaplanabilecek bir boyutta olacaktır. Tekelleşmiş uluslararası sermaye, mafya ya da dünyanın hemen hemen tüm bölgelerinde faaliyet yürüten istihbarat örgütlerinin yan kuruluşları konumundaki şirketlerin bu yasal zeminden hareketle ülke içindeki özel güvenlik alanına girebileceği düşünülürse, söz konusu olasılık dizisinin ülke halkı açısından son derece güvenliksiz bir ortam yaratacağı kesindir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda belirtilen sakıncalar ile ilgili olarak yasada bir denetim mekanizması öngörülmüştür. Buna göre özel güvenlik birimlerini, özel güvenlik şirketlerini ve özel güvenlik eğitimi veren kurumları denetleme yetkisi yasa ile İçişleri Bakanlığı’na ve valiliklere verilmiştir. Denetim sonucunda amacı dışında faaliyet gösterdiği veya suç kaynağına dönüştüğü tespit edilen şirketlerin ve özel eğitim kurumlarının faaliyet izni iptal edilir. Bu şekilde faaliyet izni iptal edilen şirketlerin veya kurumların, kurucu ve yöneticileri, özel güvenlik şirketlerinde ve özel güvenlik eğitimi veren kurumlarda kurucu ve yönetici olamazlar (md: 22). Yasa sözü edilen denetim mekanizmasını içermekle birlikte, sözü edilen mekanizma ancak devletin polisinin baş edebileceği denli küçük yapılar için söz konusudur. Yukarıda olasılık dahilinde değerlendirilen durumlar için söz konusu denetimin çok da işlevsel olamayacağı açıktır. Kaldı ki, denetim mekanizması işletilip de özel güvenlik şirketinin suç kaynağına dönüştüğü tespit edinceye kadar kamuya ve kişilere verilecek olan zararın telafisi denetim sayesinde mümkün olamayacaktır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Çünkü denetim sonucunda sadece suç kaynağına dönüştüğü tespit edilen kurum kapatılıp, sorumluları da şirket kurma ve yönetme hakkından mahrum bırakılmakla yetinilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5188 sayılı Yasa kapsamında özel güvenlik alanında çalışacak olan özel güvenlik personeli,  90 saatlik bir teorik ve pratik eğitim ile 30 saatlik silah eğitiminden&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt; geçtikten sonra, valilikten özel güvenlik kimliği alarak çalışma hakkını elde eder (md: 12, 14). Bu görevlilerin görev sahası, yalnızca görevli olduğu kurumun alanı ile sınırlıdır (md: 9) ve söz konusu alan içerisinde özel güvenlik görevlilerine yasa ile tanınan yetkiler şunlardır: Koruma ve güvenliğini sağladıkları alanlara girmek isteyenleri duyarlı kapıdan geçirme, bu kişilerin üstlerini dedektörle arama, eşyaları X-ray cihazından veya benzeri güvenlik sistemlerinden geçirme, kimlik sorma, görev alanında haklarında yakalama emri veya mahkûmiyet kararı bulunan kişileri yakalama ve arama, aramalar sırasında suç teşkil eden veya delil olabilecek ya da suç teşkil etmemekle birlikte tehlike doğurabilecek eşyayı emanete alma, olay yerini ve delilleri koruma, gerekli hallerde ve kanunun izin verdiği çerçevede zor kullanma (md: 7).  Sayılan yetkileri yalnızca görev alanlarında ve görev süreleri içerisinde kullanabilen güvenlik görevlileri, silahlarını da görev alanı dışına çıkaramazlar (md: 9)&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt;. Özel güvenlik görevlileri, kanunda belirtilen koruma ve güvenlik hizmetleri dışında başka bir işte çalıştırılamazlar (md: 16). Göreve başlama ve ayrılma durumları 15 gün içinde işveren tarafından valiliğe bildirilir (md: 11-12).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sayılarla Türkiye’de Özel Güvenliğin Bugünü&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;2495 sayılı Yasa ile kurulan özel güvenlik teşkilatlarının sayısı, henüz yasal düzeyde şirketleşmenin başlamadığı 2000 yılı verileri ile 11.939 iken, bu teşkilatlarda istihdam edilen personel sayısı da 104.924 kişidir (Demirkol, 2000: 13). Özel güvenlik alanında şirketleşmeyi teşvik eden ve düzenleyen 5188 sayılı Yasa’nın çıkarılmasının arından ise teşkilatların sayısının 2008 Temmuz ayı Emniyet verileri ile 11.394 olduğu görülmektedir&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt;. Teşkilat sayısında ciddi bir gerileme olmamakla birlikte, aradan geçen sekiz yıllık süre içerisinde sayının artmadığı, tam tersine gerilediği de bir gerçektir. Bu durum özel güvenliğin şirketleşme boyutunda ilerlediğinin de göstergesidir. Teşkilatlarda çalışan toplam personel sayısı Emniyet tarafından bilinmemekle birlikte, kamuda özel güvenlik kadrosunda bulunan personele dair veriler 2004 sonrasında şöyle bir seyir izlemiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Yıllar İtibariyle Kamuda Çalışan Özel Güvenlik Görevlisi Sayıları&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;[15]&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;2004                  9.501&lt;br /&gt;2005                 10.930&lt;br /&gt;2006                 12.710&lt;br /&gt;2007                 12.491&lt;br /&gt;2008                 10.512&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel güvenlik alanının şirketleşmeye açıldığı 2004 yılından itibaren kamuda kadrolu olarak istihdam edilen personel sayıları dikkate alındığında, 2008 itibariyle bir önceki yıla kıyasla yaklaşık olarak yüzde 17 oranında gerilediği görülmektedir. BUMKO çalışanları tarafından bundan sonraki yıllarda da söz konusu sayının giderek düşeceği tahmin edilmektedir. Çünkü kamu kurumları giderek artan oranda dışarıdan hizmet satın alma yoluna gitmektedir. Yine Maliye Bakanlığı’ndan edinilen özel güvenlik hizmet satın alımlarına dair veriler de söz konusu tahmini destekler niteliktedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Yıllar İtibariyle Özel Güvenlik Hizmet Alımına İlişkin Ödenek Ve Harcama Verileri (TL olarak)&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn16" name="_ftnref16"&gt;[16]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;İDARELER                                   2006                                                             2007                                                         2008                                                           2009&lt;br /&gt;                                                KBÖ              HARCAMA                 KBÖ            HARCAMA                     KBÖ                HARCAMA                     KBÖ                      HARCAMA*&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Genel Bütçe &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Kaps. Kamu &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;İd.                                6.200.000            3.056.820              15.984.300      14.069.769            30.795.300      33.338.558                46.264.050          12.238.143&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Yükseköğretim &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Kurumları           14.867.600         11.133.092            29.735.448      30.246.941            41.329.071        42.484.056              71.063.000            13.373.749&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Diğer Özel &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Bütçeli İdare-&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;ler.                              1.250.000              751.322               19.944.000        32.984.045          22.910.810         43.246.487               25.368.600           11.289.348&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;DDK'lar                    60.000                       44.181                    50.000                   1.250                        50.000                      0                               2.200.000                          0&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;TOPLAM            22.377.600             14.985.415           65.713.748        77.302.004          95.085.181       119.069.101              144.895.650         36.901.240&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda gerek harcama gerekse ödenek düzeyinde kamu kurumlarının özel güvenlik hizmetini, piyasadaki şirketlerden satın alma yoluna gittikleri görülmektedir. Kurumların bütçe ödenekleri ile harcamaları arasındaki oransal farklılaşmalar 2006 yılından itibaren takip edildiğinde, başlarda bütçelerinin tamamını harcayamayan kamu kurumlarının, giderek yıllık ödeneklerini aşmaya, yer yer ise ikiye katlamaya başladıkları gözlenmektedir. Bu anlamda özel güvenliğin yasal düzeyde şirketleşmesi ile birlikte kamunun giderek artan oranda özel güvenlik sektörüne yeni bir sermaye birikim alanı yarattığı görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamu kurumlarının giderek özel güvenlik hizmeti satın almaya yönelmeleri gibi özel kurum ve kişiler de yıllar itibariyle artan oranda özel güvenlik hizmetlerinin müşterisi olmaya başlamışlardır. Buna bağlı olarak da özel güvenlik alanındaki şirket ve eğitim kurumlarının sayısı her geçen yıl artış kaydetmektedir. 2001 yılında henüz yasal boyut kazanmadan 240 dolaylarında olduğu söylenen şirket sayısı, 2008 sonu itibariyle polis bölgesinde 1.041’e, jandarma bölgesinde ise 14’e yükselmiştir. Yine eğitim kurumlarının sayısı da 2008 sonu itibariyle, toplam olarak 604’e ulaşmıştır. Söz konusu verilerde yaşanan artışlar, kendisini özel güvenlik izni alan yer sayısında ve özel güvenlik görevlisi sayısında da göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Yıllar İtibariyle Toplam Özel Güvenlik Şirket/Kurs Sayıları&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                   2007-Aralık                                                  2008-Aralık&lt;br /&gt;Özel Güvenlik Şirketi&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;(Polis Bölgesi)                                   925                                                               1.041&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Özel Güvenlik Şirketi &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;(Jandarma Bölgesi)                          12                                                                   14&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Özel Güvenlik Şirketi &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Toplam                                             937                                                                1.055&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Özel Güvevnlik Kursu &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;(Polis Bölgesi)                                  516                                                                 600&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Özel Güvenlik Kursu &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;(Jandarma Bölgesi)                           4                                                                    4&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Özel Güvenlik Kursu &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Toplam                                             520                                                               604&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Polis Bölgesi Özel Güvenlik Verileri İle Özel Güvenlik&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Özel Güvenlik &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Verileri                       2007-Haziran            2007-Aralık          2008-Şubat            2008-Temmuz             2008-Aralık&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Özel Güvenlik &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;İzni Alan Yer &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Sayısı                            26.315                              28.660                  29.018                         30.875                          34.268&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Kimlik Alan &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Ö.G.G. Sayısı&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn17" name="_ftnref17"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[17]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;                             185.457                            218.660               221.298                       250.103                       276.490&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Sertifika Alan &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Ö.G.G.                        274.838                            314.940               322.055                      369.142                         415.471&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Mevcut Personel &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Sayısı                        85.047                               100.984               102.368                                                                119.721&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Özel güvenlik alanı, her geçen yıl artan oranda insanı iş kapısı olarak kendisine çekmektedir. Son yılların en çok iş olanağı yaratan alanı olarak özel güvenlik piyasası, özellikle vasıfsız gençler için bir iş umudu olarak görülmektedir. 2001 krizi sonrasında her yıl giderek artan ve günümüzde yüzde 20’nin üzerine çıkan genç işsizliği oranları dikkate alındığında ve bu gerçek özellikle sözü edilen dönemde istihdam olanaklarında yaşanan genel gerileme ile birlikte değerlendirildiğinde, özel güvenliğin neden son zamanların en gözde işi olarak belirdiği anlaşılacaktır. Ancak özel güvenlik son yılların en çok istihdam yaratan alanı olmakla birlikte, sektördeki mevcut ücret ve mesai koşulları bu alanın da yeni bir sömürü alanı olduğunun işaretlerini vermektedir. Ezici bir çoğunlukla asgari ücret düzeyinde ve 12 saati bulan mesai sistemi ile çalışan özel güvenlik görevlileri, sözleşmeli çalışma koşulları nedeniyle her an işlerini kaybetme olasılığı ile karşı karşıyadır. Özel güvenlik piyasasında mevcut olan hazır işsizler ordusu ve güvenlik şirketlerinin ihale alabilmek için fiyatları aşağı çekmesi de bahsedilen olumsuz iş koşullarında etkili olan faktörler arasındadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, özel güvenlik dünyada olduğu gibi Türkiye’de de son yılların en hızlı büyüyen sektörlerindendir. Haliyle son yılların en çok iş olanağı yaratan alanıdır. Ancak gerek yasal düzeyde barındırdığı sorunlar bağlamında, gerekse güvenlik personelinin hakları, yetkileri, çalışma koşulları ve personelin niteliği (yasal düzeyde sahip oldukları yetkiyi ve olanakları kötüye kullanma boyutunda) anlamında son yılların en sorunlu alanlarından biri olmaya da adaydır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kaynakça:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bauman, Zymunt (1999), Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları (Çev: Abdullah Yılmaz) (İstanbul, Ayrıntı, 1. Baskı)&lt;br /&gt;Demirkol, Mehmet (2001), “İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ile 2001 Yılındaki Projeleri, Hedefleri, Problemler, Çözüm Önerileri”, Teknolojik Güvenlik, C: IV, S: 15.&lt;br /&gt;Harvey, David (1997), &lt;a href="http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Book.asp?ID=1097"&gt;Postmodernliğin Durumu&lt;/a&gt; (Çev: Sungur Savran) (İstanbul, Metis: 1. Baskı)&lt;br /&gt;Harvey, David (2004), Yeni Emperyalizm (Çev: Hür Güldü) (İstanbul, Everest: 1. Baskı).&lt;br /&gt;Neocleous, Mark (2006), “Security, Commodity, Fetishism”, Critique, 35 (3): 339-355.&lt;br /&gt;Neocleous, Mark (2008), Critique of Security (Edinburg, Edinburg University Pres: First Published)&lt;br /&gt;Shearing, C., Stenning, P. (1981), “Modern Private Security: Its Growth and Implications”, Crime and Justice: An Annual Review of Research içinde (Der: M. Tonry ve N. Morris) (Chicago: University of Chicago Press), Vol: 3, pp: 193-245.&lt;br /&gt;Özcan, Perihan (2008), “Türkiye 220 Bin Özel Güvenlikçiyle Avrupa’da Birinci Sırada, 117 Bin Kişi De Eğitim Aldı Ama Açıkta”, Yeni Aktüel, S: 137, 21-27 Şubat.&lt;br /&gt;Yardımcı, Sibel (2009), “Özel Güvenlik, Kent yaşamı ve Yönetimsellik”, Toplum ve Bilim, S: 115, s: 226-260.&lt;br /&gt;“Erken Uyarı Merkezi ve Dak Güvenlik”, Teknolojik Güvenlik, Sayı: 1, Yıl: 1997, Ankara, s: 46-49.&lt;br /&gt;“DAK Güvenlik Securitas’a Satıldı”, &lt;a href="http://arsiv.sabah.com.tr/2006/04/27/eko141.html"&gt;http://arsiv.sabah.com.tr/2006/04/27/eko141.html#&lt;/a&gt; , erişim: 22.05.2008.&lt;br /&gt;Private security in Europe – CoESS Facts &amp;amp; Figures 2008, &lt;a href="http://www.coess.org/pdf/CoESS_Facts_Figures_2008.pdf"&gt;http://www.coess.org/pdf/CoESS_Facts_Figures_2008.pdf&lt;/a&gt; , erişim: 20.04.09&lt;br /&gt;Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu, &lt;a href="http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/569.html"&gt;http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/569.html&lt;/a&gt;, erişim: 06.05.2008.&lt;br /&gt;2495 sayılı Bazı Kurum ve Kuruluşların Korunması ve Güvenliklerinin Sağlanması Hakkında Kanun,&lt;br /&gt;tkb.meb.gov.tr/Kanun/BazıKurumveKuruluşlarınKorunmasıveGüvenliklerininSağl.hk....-72k,erişim: 15.04.2006.&lt;br /&gt;5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun, &lt;a href="http://rega.basbakanlik.gov.tr/"&gt;rega:// eskiler/2004/06/20040626.htm&lt;/a&gt; , erişim: 10.04.2006.&lt;br /&gt;Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanunun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik, &lt;a href="http://rega.basbakanlik.gov.tr/"&gt;rega:// eskiler/2004/10/20041007.htm&lt;/a&gt; , erişim: 05.05.2008.&lt;br /&gt;İstanbul Valiliği’nin 15.03.1999 tarihli ve 1999/1 sayılı Tebliği&lt;br /&gt;İçişleri Bakanlığı’nın 25.11.1999 tarihli ve 4330 sayılı Genelgesi&lt;br /&gt;2803 sayılı Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu, &lt;a href="http://www.jandarma.tsk.tr/kriminal/turkish%20internet/anasayfa/hukuki_dosyalar/2803%20sayili%20kanun.doc"&gt;http://www.jandarma.tsk.tr/kriminal/turkish%20internet/anasayfa/hukuki_dosyalar/2803%20sayili%20kanun.doc&lt;/a&gt; , erişim: 02.07.2009.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.tepesavunma.com.tr/kurumsal/tepe_guvenlik_kurumsal"&gt;http://www.tepesavunma.com.tr/kurumsal/tepe_guvenlik_kurumsal&lt;/a&gt; , erişim: 01.07.2009.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.akfen.com.tr/ha_guvenlik.php"&gt;http://www.akfen.com.tr/ha_guvenlik.php&lt;/a&gt; , erişim: 01.07.2009.&lt;br /&gt;Emniyet Genel Müdürlüğü 7.7.2008 tarihli Bilgi Edinme Başvurusu.&lt;br /&gt;Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü’nden Edinilen Bilgiler.&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Dipnotlar:&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; AÜ SBF Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; 2495 sayılı Kanun, md. 3: a) Sadece özel güvenlik önlemleri aldırılması, b)Kuruluş bünyesinde özel güvenlik teşkilâtı kurdurulması, c) Kuruluşun önemine ve özelliğine binaen her iki yöntemin birlikte uygulanması. Bunlardan hangilerinin uygulanacağı; ilgili kuruluşun görüşü de alınmak suretiyle, kuruluşa en az malî yük getirmesi ve yeterince etkili olması gibi hususlar dikkate alınarak, İçişleri Bakanlığınca tespit edilir.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Bu fıkrada yer alan “... o ilde kuruluşu varsa MİT temsilcisi...” ibaresi, 02/07/1992 tarih ve 3832 sayılı Kanunla metinden çıkartılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde; Emniyet Genel Müdürlüğü belediye sınırları içerisindeki bölgelerde, Jandarma Genel Komutanlığı ise belediye sınırları dışındaki bölgelerde iç güvenliği sağlamakla görevli olan genel kolluk kuvvetleridir.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Söz konusu özel güvenlik teşkilatlarının kaç tanesinin kamu kurum ve kuruluşlarında kurulduğu ve özel güvenlik personeli olarak ifade edilen 104.924 kişinin kaçının kamu kurumlarında güvenlik hizmeti veren ve devletin kadrolu memuru olan personel, kaçının ise özel kurum ve kuruluşlarda çalışan ve o kurumun kurallarına tabi olarak çalışan personel olduğu bilinmemektedir. Bu sayıların, bir kısmının kamu kurumlarında bir kısmının ise özel kurumlarda kurulan teşkilatların ve buralarda istihdam edilen personelin toplamı olduğu dikkate alınmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Bugün özel güvenlik şirketi olarak faaliyetini sürdürmekte olan Dak Güvenlik Şirketi’nin Güvenlik Proje Grup Müdürü Emre Erdal, Teknolojik Güvenlik adlı dergiye verdiği röportajda kendi şirketlerinin 1987 yılında güvenlik görevlileri ile fiziksel güvenliğe yönelik olarak hizmet vermeye başladığını belirtmektedir. “Erken Uyarı Merkezi ve Dak Güvenlik”, Teknolojik Güvenlik, Sayı: 1, Yıl: 1997, Ankara, s: 46-49.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanunun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’te özel güvenlik birimi ifadesine daima “özel güvenlik birimi kurmak veya özel güvenlik şirketlerinden hizmet satın almak” biçimindeki kullanımlarda yer verildiği görülmektedir. Özel güvenlik birimi kurmanın koşullarına değinilmeyen yönetmeliğin de bu anlamda Kanun ile aynı çizgide ilerlediği ve özel güvenlik şirketlerini yaygınlaştırmayı hedeflediği görülmektedir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Örneğin Türkiye’de şu anda Bilkent Holding bünyesinde Türkiye’nin en büyük özel güvenlik şirketi ve eğitim kurumlarından birisi olan Tepe Savunma ve Güvenlik Sistemleri’ni, Akfen Holding ise yine sektörün en büyüklerinden birisi olan TAV Özel Güvenlik Hizmetleri A.Ş’yi bünyesinde bulundurmaktadır. Tepe Güvenlik, 1992 yılında özel güvenlik teşkilatı olarak Bilkent Holding’e bağlı şirketlerin fiziki güvenlik sistemi ve hizmet ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla faaliyete geçmiştir. TAV Güvenlik, TAV’ın Türkiye’de işletmekte olduğu terminallerde, tüm kontrol noktalarında ve otopark bölgelerinde görev yapmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Yabancı kişilerin Türkiye’de özel güvenlik şirketi kurabilmesi ya da yabancı özel güvenlik şirketlerinin Türkiye’de özel güvenlik hizmeti verebilmesi mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesine bağlıdır. Örneğin bir ABD’li özel güvenlik şirketinin Türkiye’de hizmet verebilmesi, Türk özel güvenlik şirketlerine de ABD’de aynı imkânın yasal düzeyde tanınmasına bağlıdır. Ancak yasal düzeyde karşılıklılık ilkesinin tanınmış olması, mutlaka her iki ülkenin şirketlerinin de diğer ülkede bu faaliyetleri rahatlıkla ve sorunsuz bir şekilde yürütebileceği anlamına gelmemektedir. Özel güvenliğin çıkış yeri olan ABD’deki özel güvenlik şirketlerinin çoğunun uluslararası faaliyet yürüttüğü ve bu alanda tekelleştiği, dahası bu şirketlerin aynı zamanda birer özel askeri şirket niteliği sergileyerek uluslararası çatışmalara katıldığı dikkate alınırsa, Türk özel güvenlik şirketlerinin yasal düzeyde hakları olsa bile ABD’de “iş tutamayacakları” açıktır. Oysa ABD şirketleri Türkiye koşullarında rahatlıkla iş yapabilecektir. Gerek finansal olanakları, gerek deneyim fazlaları ve gerekse arkalarında yükselen büyük siyasal-askeri kompleks sayesinde.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Yabancı şirketlerin Türkiye’deki şirket satın almaları başlamıştır. Dünyanın en büyük güvenlik şirketlerinden İsveçli Securitas, 2006 yılında Türkiye’de 3 bin özel güvenlikçi çalıştıran DAK Güvenlik’in yüzde 51’ini 2.7 milyon Euro’ya satın almıştır. &lt;a href="http://arsiv.sabah.com.tr/2006/04/27/eko141.html"&gt;http://arsiv.sabah.com.tr/2006/04/27/eko141.html#&lt;/a&gt; , erişim: 22.05.2008. 2007 yılı Ocak ayında MHP Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut, Temel Ceza Kanunları’na uyum amacıyla çeşitli kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı görüşmeleri sırasında TBMM Genel Kurul’unda yaptığı konuşmada bu konuyla ilgili endişelerini dile getirmişti. PETKİM, TÜPRAŞ, Türk Telekom, Limanlar gibi stratejik yerlerin güvenliklerinin önce özel güvenliğe devredilmesinin, ardından bu özel güvenlik şirketlerinin yabancı şirketler tarafından satın alınmasının düşündürücü olduğunu belirten Bulut şöyle devam etmişti sözlerine: “Kurumlar, sekiz saatlik çalışma sürelerinin dışında bu güvenlik şirketlerinin kontrolünde olacak. 24 saat kurumların içinde olan bu yabancı şirketlere Telekom’da haberleşme mahremiyetimiz, TOBB, İTO’da şirketlerimizin ticari sırları, limanlara girip çıkan mallar, gemiler, havaalanlarındaki giriş ve çıkış bilgileri emanet.” Perihan Özcan, “Türkiye 220 Bin Özel Güvenlikçiyle Avrupa’da Birinci Sırada, 117 Bin Kişi De Eğitim Aldı Ama Açıkta”, Yeni Aktüel, S: 137, 21-27 Şubat, 2008.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Yasanın 21. maddesi  özel güvenlik malî sorumluluk sigortasını düzenler. Buna göre özel hukuk kişileri ve özel güvenlik şirketleri, istihdam ettikleri özel güvenlik görevlilerinin üçüncü kişilere verecekleri zararların tazmini amacıyla özel güvenlik malî sorumluluk sigortası yaptırmak zorundadır. Ancak söz konusu maddede belirtilen zarar tazmini maddi zararla sınırlıdır. Kişilerin ölüm, sakatlanma ya da ruhsal düzeyde yara alması ile sonuçlanacak olan durumlarda, zararlarının tazmin edilemeyeceği dikkate alındığında ileri sürülen sakınca  daha da anlaşılır olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Özel güvenlik eğitimine alınan adaylar asgari yüz yirmi saatlik eğitime tabi tutulur. Programın otuz saati silah ve atış eğitimine ayrılır. Ateşli silah taşımayacak özel güvenlik görevlilerinin silah ve atış eğitimini alması zorunlu değildir. Bu görevlilerin temel eğitimi doksan saatten aşağı olmayacak şekilde düzenlenir (Yönetmelik, md: 33).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Hangi koruma ve güvenlik hizmeti için ne miktar ve özellikte ateşli silah bulundurulabileceği komisyon tarafından belirlenir. Ancak eğitim ve öğretim kurumlarında, sağlık tesislerinde, talih oyunları işletmelerinde, içkili yerlerde silahlı özel güvenlik görevlisi çalıştırılmasına izin verilmez. Özel güvenlik görevlileri, özel toplantılarda, spor müsabakalarında, sahne gösterileri ve benzeri etkinliklerde silahlı olarak görev yapamazlar (md: 8).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Bilgiler EGM 7.7.2008 tarihli bilgi edinme başvurusu yanıtından elde edilmiştir&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;[15]&lt;/a&gt; Haziran 2009 itibariyle, Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü, Kadrolar dairesi verilerinden alınmıştır. 2004 yılı öncesi verileri, elektronik ortamda olmadığı için ulaşmak mümkün olmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref16" name="_ftn16"&gt;[16]&lt;/a&gt; Kaynak: Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü. Haziran 2009.&lt;br /&gt;* Harcama verileri Mayıs 2009 itibariyledir.&lt;br /&gt;**Kurumların özel güvenlik hizmet alımına ilişkin maliyetlerine doğru şekilde sınıflandırdıkları varsayılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref17" name="_ftn17"&gt;[17]&lt;/a&gt; Özel güvenlik görevlileri, özel güvenlik kurslarında verilen 90 saat teorik ve 30 saat silah eğitimi olmak üzere verilen eğitimi başarı ile tamamladıklarında, kurstan bir başarı sertifikası ediniyorlar. Ancak valiliklerce verilen özel güvenlik görevlisi kimliklerini almadan bu alanda çalışamıyorlar. Kimliği alma süreci ise uzun ve meşakkatli bir süreç. Gerekli belgelerin edinilmesi şu an için 1100 TL’lik bir harcama gerektiriyor ki, özel güvenlik alanına yönelen insanların çoğunun gelir seviyesi düşük, dahası işsiz oldukları dikkate alındığında, sertifika alanlar ile kimlik alanlar arasındaki sayı farkının nedeni ortaya çıkmaktadır. Belgelerin temin edilmesinden sonra ise valiliklerce birkaç ay süren bir soruşturma sürecinin ardından, sicili sorunsuz olanlar kimliklerini edinip yeni bir mücadele sürecine girmektedir. Çünkü her ne kadar son zamanların en çok iş olanağı yaratan alanı ise de, özel güvenlik alanında da her kimlik sahibinin iş bulması söz konusu olmamaktadır. Mevcut personel sayısı bu alanda istihdam edilen personelin sayısını göstermektedir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5920641138997780610-23248326470866559?l=evrenhaspolat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/23248326470866559'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/23248326470866559'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenhaspolat.blogspot.com/2009/12/turkiyede-ozel-guvenligin-gelisimi-ve.html' title='Türkiye’de Özel Güvenliğin Gelişimi ve Bugünü'/><author><name>Yard. Doç. Dr. Evren Haspolat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08222583241682490540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5920641138997780610.post-6760289230869948452</id><published>2009-12-03T11:07:00.004+02:00</published><updated>2009-12-03T12:13:27.459+02:00</updated><title type='text'>GÜVENLİKLİ KENTSEL/YEREL YAŞAM NEDİR? BAZI ÖNERİLER…</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Makalenin Künyesi: Evren Haspolat (2009), "Güvenlikli Kentsel/Yerel Yaşam Nedir? Bazı Öneriler...", Memleket Mevzuat, Sayı: 45, mart-2009.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerel yönetimlerce yerine getirilmesi gereken yerel hizmetlerin tümü, geniş bir bakış açısı ile dikkate alındığı zaman, bu hizmetlerin tümünün güvenlikli kentsel/yerel yaşamın olmazsa olmaz parçaları oldukları görülür. Güvenlikli yerel yaşam ile kast edilen; yerel hizmetlerin genel olarak yerel halkın beden ve ruh sağlığı korunarak karşılandığı bir yaşamdır. Bu anlamda yerel güvenlik kavramını, yoksulluk ve yoksulluğun ‘doğal’ sonucu olarak can ve mala yönelen şiddet ve bunlara karşı alınan polisiye tedbirler bağlamında tanımlamamak gerekir. Genel anlamda güvenlik; zengini yoksulun saldırısından korumakla değil, tam tersine halkın geniş kesimlerini sömürü süreçlerinden korumakla mümkün olacaktır. Bu anlamda genel düzeyde güvenlikli bir yaşam için sosyal devletin neden önemli ve gerekli olduğuna, istihdam olanaklarının neden artırılması gerektiğine değinilmelidir. Eşzamanlı olarak ise yapılması gereken, bunun yerel siyasetlerle değil genel siyasetle mümkün olduğunun altını ısrarla çizmektir. Sözü edilen genel güvenlik sorunu belediyelerin değil, hükümetlerin çözebileceği geniş kapsamlı bir sorundur. Bu bağlamda AKP’nin yarattığı yerel sadaka kültürünün sorun çözmekten uzak günübirlik özelliği ve temelden yoksunluğu vurgulanmalı ve sadaka kültürü mahkum edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerel düzeyde güvenlikli yaşam ile kastedilen yerel hizmetlerin olması gerektiği içerikte ve kalitede halka sunulmasıdır. Peki “olması gereken içerik ve kalite” nedir? Olması gereken içerik ve kalite: Şebeke suyunun Dünya Sağlık Örgütü’nün belirttiği kriterlere uygun olması, bu çerçevede su arıtma tesislerinin geliştirilmesi ve yeterli kapasiteye ulaştırılması, isale hatlarının sağlam ve kanalizasyon şebekesinden uzak olması, çöplerin düzenli toplanması, sokakların temizliğinin düzenli şekilde yapılması, sokaklara belirli aralıklarla çöp kutularının konulması, tüm sokak ve caddelerin mazgallar ile donatılması ve böylece yağmurun neden olacağı su baskınlarının ve bunun da yol açacağı can ve mal kayıplarının önlenmesi, ilerleyen küresel ısınmaya ve yol açtığı kuraklığa karşı çevrenin korunması ve ağaçlandırılması, yerel sınırlar içerisindeki derelerin-yeraltı sularının-nehirlerin-göllerin korunması ve kirleticilerin engellenmesi, yerel sınırlar içindeki sanayi kuruluşlarının havaya-suya-toprağa karıştırdığı atıkların arıtılmasının sağlanması ve bunun için gerekli tedbirlerin alınması, hava kirliliğinin önlenmesi için gerek sanayi tesislerinin gerekse konutların baca filtrelerinin düzenli kontrol edilmesi, düşük kaliteli kömür kullanımının önüne geçilmesi, kanalizasyon atıklarının mutlaka arıtılması, bunun için arıtma tesisi kurulması, halkın çöplerini ayrıştırarak temizlik görevlilerine teslim etmesi için gerekli yatırım ve bilgilendirmenin yapılması, bu çerçevede yerleşim birimlerine farklı çöp kutularının (doğal atıklar-kağıt-cam-plastik-elektronik atıklar için) yerleştirilmesinin sağlanması, atıkların geri dönüşümünün belediyelerce gerçekleştirilmesi (hem çevre koruma açısından hem de ekonomik boyutu ile dikkate alınmalı bu konu), bu çerçevede geçimini bu atıkları toplayarak sağlayan vatandaşların/hemşehrilerin söz konusu geri dönüşüm için istihdam edilmesi (böylece hem onlara iş olanağı sağlanarak toplumla sağlıklı bütünleşmeleri sağlanacak hem de belediyenin bu işi organize bir biçimde yapabilmesi için gerekli olan personel sağlanmış olunacaktır), yerel ulaşımın halkın ucuz ve kaliteli ulaşımını mümkün kılacak şekilde bizzat belediyeler tarafından sağlanması (bunun için metro gibi aynı anda çok sayıda kişiyi hızlı taşıyabilecek ekonomik ve güvenli araçlara yönelmek gerekir), bu doğrultuda hem trafiği karıştıran hem de halkın güvenli ulaşımına olanak tanımayan dolmuş ve özel halk otobüsü taşımacılığına son verilerek tüm semtlere belediye otobüsleri-metro-hafif raylı sistem-vapurlar ile ulaşımın sağlanması, halkın yoğunluklu olarak bulunduğu iş-alışveriş mekânları-sokaklar-caddelerin medeni hayata uygun şekilde tasarlanması ve bu alanların kimin nereden nereye yürüyeceğini bilmediği alanlar/mekânlar olmaktan çıkarılması, kaldırımlar ve üst geçitler ile metro/tren alt geçitlerindeki merdivenlerin tümünün engelli vatandaşlar dikkate alınarak tasarlanması, yaya geçitlerinin belirginleştirilmesi, yayaların yeşil ışık sürelerinin uzatılması, yaya geçitlerinin önlerine ve alt geçit çıkışlarına hız kesici tümseklerin konulması (alt geçitlerden hızla çıkan ya da hızla yaya geçidinden geçmekte olan yayalara çarparak kazalara ve ölümlere sebep olan sürücüler böylece engellenmeye çalışılmalıdır), okul önlerinde trafik açısından özel önlemlerin alınması, halkın günlük iş ve yaşam telaşı içerisinde dinlenebileceği-spor yapabileceği-doğal hayatla temas edebileceği geniş park alanlarının yaratılması, yollarda bisiklet alanlarının ayrılması, gürültü kirliliğine karşı özel ekiplerin oluşturulması ve hem işyeri ve konutlardan hem de araçlardan fazla gürültü-ses yapanlara gerekli işlemlerin uygulanması, gürültüsüz bir kent ortamı yaratılması, halka besin ulaştıran market-hâl-pazar-kasap-restoran-cafe-bar gibi yerlerin belediyenin sağlık ekiplerince sürekli denetlenmesi, hijyen koşullarının sıkı sıkıya uygulanması, sağlıksız besin maddelerinin imha edilmesi, genel tuvaletlerin salgın hastalıkların yayılmaması açısından sürekli denetlenmesi ve gerekli hijyenik koşulların sağlanması için tedbir alınması, belediye sınırları içerisindeki kamu arazilerinin halkın ve kentlinin yararına olacak şekilde ve kent dokusunu bozmayacak şekilde değerlendirilmesi, birer rant alanına dönüşmesine izin verilmemesidir. Büyük kentlerin yeni cazibe merkezlerine dönüşen gecekondu alanları kent zenginlerinin yeni yaşam alanları haline getirilirken, gecekondu sakinleri evlerinden edilerek kendi kaderlerine terk edilmemelidir. Gecekondu alanları o bölgede oturan halkın satın alma gücüne uygun şekilde imar edilmeli ve kentsel altyapı ve üstyapı hizmetlerine kavuşturulmalıdır. Gecekondu alanları üzerinden kent zenginlerine, belediyenin olanakları ile yeni rant alanları yaratılmamalıdır. Belediye yönetimlerinin yerel halkın ortak yönetimi olduğu unutulmamalıdır. Belediyenin kolluk gücü olan zabıta memurlarının ıslah edilmesi ve böylece halk nezdindeki saygınlıklarının artırılması gerekmektedir (rüşvetçi, istediğini elde edemeyince şiddet uygulayan zabıta örneklerinin dışında, görevini gereği gibi kurallar dahilinde ve savsaklamadan yapan zabıtaların var edilmesi gereği dikkate alınmalıdır).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda sayılan yerel hizmetler gereği gibi yerine getirildiği ve belediyelerimizin yapısındaki mevcut sorunlar giderildiği taktirde yerel düzeyde güvenlikli bir yaşam söz konusu olabilecektir. Bu anlamda yerel seçimlerde hedef, bu noktaların tümüne odaklanmak ve bunları bir bütün olarak değerlendirmekten geçmektedir. Ancak bu durumda güvenli bir kent yaşamı mümkün olacaktır. Aksi taktirde gürültülü, sokakları çöplerle dolu, musluklarından pis suların aktığı, minibüslerin okul çıkışlarında öğrencilerin üzerine sürüldüğü, zabıtaların katı atık toplayıcılarını dövdüğü (Çankaya Belediyesi örneğine bakınız), gecekonducular kamu arazilerinin işgalcileri ilan edilirken bu alanların üstelik de belediye olanakları ile donatılarak ve değerine değer kazandırılarak zenginlerin kullanımına sunulduğu bir yerel birimde, güven içinde bir yaşam söz konusu olamayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerel düzeyde güvenli bir yaşam, zengini yoksulun saldırısından korumak için polisiye tedbirlerle, özel güvenlik görevlileri ya da güvenlik gereçleri ile mekânları ve alanları donatmakla değil; tam tersine kentin tümüne eşit olanaklar/hizmetler sunmakla mümkün olacaktır. Bunun için halkın yönetim organlarından biri olan belediyeleri halkın tümünün ‘ortak’ ve ‘yerel’ ihtiyaçları için seferber etmek, bu bağlamda hemşehrilerin her birini bir diğerinden üstün ya da ayrıcalıklı görmemek belediyeciliğin ana kuralı olmalıdır. Bu çerçevede hedef şehrin belirli semtlerini ‘parlatmak’ ve geri kalanını kendi kaderine terk etmek değil, şehri bir bütün olarak dikkate almak ve çözümü bütün için üretmek olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ankara Özelinde Güvenlikli Kentsel Yaşamın Yaratılması İçin Bazı Öneriler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Kentsel su güvenliğinin sağlanması için, kısa-orta-uzun vadeli su plan ve projeleri geliştirilmeli ve maliyet-süre vs. gibi tüm açılardan değerlendirilen plan ve projeler seçim çalışmaları sırasında halka ilan edilmelidir.&lt;br /&gt;2- Kentin yağışlı günlerde karşılaştığı su baskınlarının yol açtığı sorunlardan korunabilmesi için gerekli olan altyapı projesi öncelikli olarak hazırlanmalı ve seçim sürecinde halka ilan edilmelidir.&lt;br /&gt;3- Kentin genel alanlarına ve apartman-bina önlerine çöp kutuları yerleştirilmelidir. Kent kimliği, başkent kimliği ile uyuşmayan sokaklara çöp koyma ayıbından Ankaralı kurtarılmalıdır. Böylece sokaklara konulan çöplerin yarattığı sağlıksız ortam giderilebilir ve yerel halkın salgın hastalıklardan korunması sağlanabilir, sağlık güvenliği temin edilebilir.&lt;br /&gt;4- Çöplerin geri dönüşüme uygun olarak toplanması için proje üretilmelidir. Böylece hem kentsel çevrenin kirlenmesinin önüne geçilerek sağlıklı bir kentsel çevre yaratılacak hem de belediye açısından önemli bir gelir kalemi yaratılmış olacaktır.&lt;br /&gt;5- Şehir sınırları içerisindeki, özellikle kent merkezindeki dere yatakları ıslah edilmeli, buradaki yapılaşmalar engellenmelidir. Mogan Gölü’nün su güvenliği çerçevesinde proje(ler) geliştirilmeli ve kent kimliğinin bir parçası olan bu gölün kuruması ve kirlenmesi engellenerek, kent halkının dinlenme alanlarından birisinin yok olmasının önüne geçilmelidir.&lt;br /&gt;6- Kızılay’daki trafik yoğunluğunu düşürmek için planlar hazırlanmalıdır. 2004 Altgeçiti’nin ışıklandırması sağlıklı hale getirilmeli ve altgeçitin çıkısına hız düşürücü tümsekler konulmalıdır.&lt;br /&gt;7- İsmet İnönü Bulvarı her iki tarafında bulunan kamu kurumlarının yoğunluğu dikkate alınarak, gerek burada çalışan personelin gerekse söz konusu kurumlarda işi olan vatandaşların güvenli bir şekilde karşıdan karşıya geçişi sağlanacak şekilde düzenlenmelidir. Söz konusu bulvardaki ölümlü kazaların en aza indirilebilmesi için “öncelik yaya”da anlayışı ile proje üretilmelidir. Aynı yaklaşım şehrin işlek olan tüm bulvarları için söz konusu edilmelidir (Örneğin De Gaul, Mevlana Bulvarı vs).&lt;br /&gt;8- Kızılay, yayaların en yoğunlukla bulunduğu alanlardan birisi olması nedeniyle, kaldırımlar gidiş geliş açısından yayayı yönlendirici biçimde tasarlanmalı ki insanlar sürekli birbirlerinin hareketlerini engellemesinler.&lt;br /&gt;9- Atatürk Orman Çiftliği, Gençlik Parkı, Kurtuluş Parkı gibi kent içerisinde halka nefes aldırabilecek ağaçlık park alanları yeniden düzenlenmeli ve güvenli birer dinlenme alanı haline getirilmelidir.&lt;br /&gt;10- Halkın güvenli ulaşım hakkını engelleyen minibüsler ve halk otobüsleri ulaşım hatlarından kaldırılmalıdır.&lt;br /&gt;11- Ülke başkentinin kimliği açısından bir utanç kaynağı olan, Başbakanlık önündeki ve Güven Park çevresindeki otobüs ve minibüs durakları kaldırılmalıdır. Söz konusu kaos alanı bir ülkenin başkentinin kent merkezi ile asla uyuşmayacak bir çirkinlik kaynağıdır. Söz konusu alanlar ağaçlandırılarak Güven Park’ın alanına dahil edilmelidir. Böylece söz konusu alanın yarattığı gürültü-hava kirliliği engellenirken, kentsel görünüm de kısmen düzeltilebilecektir.&lt;br /&gt;12- Ankara’nın imar planına ve kent kimliğine aykırı şekilde hızlanan kent çeperlerindeki hoyrat ve güvenliksiz-kalitesiz yapılaşmaya son verilerek, Batıkent benzeri yeni yerleşim projelerinin hayata geçirilmesi için çalışılmalı, söz konusu çalışmalar seçimlerde halka ilan edilmelidir.&lt;br /&gt;13- Kentsel ulaşım metro temel alınarak sağlanmalıdır. Bu çerçevede metro hatlarının kentin ana yerleşim alanlarına paralel olarak uzatılması ve çeşitlendirilmesi sağlanmaya çalışılmalı, bu doğrultuda projeler üretilerek halka ilan edilmelidir.&lt;br /&gt;14- Kentin en gözde alanları alışveriş merkezlerine değil, halkın güvenli ve sağlıklı alışveriş yapacağı semt pazarlarına uygun olarak düzenlenmelidir. Semt pazarlarının sayısı artırılmalı ve bu pazarlardaki gıda ve fiyat güvenliği zabıta aracılığı ile temin edilmelidir.&lt;br /&gt;15- Bir üniversite ve öğrenci kenti olan Ankara’da öğrencilerin kentteki yaşantısını kolaylaştıracak projeler üretilmelidir. Örneğin öğrencilerin okullarına bisikletleri ile gidebilmeleri için ana bulvar ve caddelerde güvenlikli bisiklet şeritleri oluşturulmalıdır. Bu olanak; öğrencilerin ulaşımını güvenli hâle getirecek, çevre açısından kirliliği azaltacak ve aynı zamanda metro-ankaray-otobüs gibi toplu taşım araçlarındaki yoğunluk azaltılabilecektir.&lt;br /&gt;16- Kent trafiğini hafifletmek açısından sadece öğrencilerin değil, tüm kent sakinlerinin kısa mesafelerdeki ulaşımlarını bisikletleri ile gerçekleştirebilmeleri için bisiklet şeritlerinin yanı sıra kent merkezlerinde bisiklet park yerleri oluşturulmalıdır.&lt;br /&gt;17- Kent merkezinde var olan park yeri sıkıntısını gidermek için büyük çapta bir proje geliştirilmeli ve halka ilan edilmelidir.&lt;br /&gt;18- Gıda güvenliği açısından lokanta-restoran-cafe-bar-market-kasap-hâl gibi yerlerin sürekli denetlenmesine yönelik planlar hazırlanmalıdır.&lt;br /&gt;19- Ankara’nın kent kimliğinin önemli parçaları olan Ulus gibi semtlerdeki tarihi binaların restorasyonu yapılarak, bina güvenlikleri sağlanmalıdır.&lt;br /&gt;20- Yine Ankara’nın kent kimliğinin olmazsa olmaz bileşenlerinden olan Ankara Kalesi’nin hem düzenlenmesi hem de 24 saat boyunca güvenle gezilebilecek bir mekâna dönüştürülmesi için proje üretilmelidir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5920641138997780610-6760289230869948452?l=evrenhaspolat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/6760289230869948452'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/6760289230869948452'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenhaspolat.blogspot.com/2009/12/guvenlikli-kentselyerel-yasam-nedir.html' title='GÜVENLİKLİ KENTSEL/YEREL YAŞAM NEDİR? BAZI ÖNERİLER…'/><author><name>Yard. Doç. Dr. Evren Haspolat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08222583241682490540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5920641138997780610.post-7692341769805507061</id><published>2008-09-12T13:05:00.003+02:00</published><updated>2008-09-12T13:25:30.105+02:00</updated><title type='text'>SU ÖZELLEŞTİRMELERİNİN YÖNTEMİ OLARAK YAP-İŞLET DEVRET MODELİ VE KAMU ÖZEL İŞBİRLİKLERİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Makalenin Künyesi: Evren Haspolat, "SU ÖZELLEŞTİRMELERİNİN YÖNTEMİ OLARAK YAP-İŞLET DEVRET MODELİ VE KAMU ÖZEL İŞBİRLİKLERİ", Toplum ve Hekim Dergisi, Ocak-Şubat 2008, Cilt: 28, Sayı: 1, s: 53-62&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Evren Haspolat&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[*]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ÖZET&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;2006 Aralık ayında İzmit’te ve 2007 Ağustos ayında Ankara’da yaşanan ‘susuzluk’ sorunu her iki vakada da bir yönetim zafiyeti olarak belirmiştir. İlkinde susuzluğun sorumlusu meteorolojik verileri dikkate almayan özel şirkettir. İkincisinde ise sorumlu DSİ Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı Gerede Projesi’ni önceliği metro projesi olarak saptayarak geri çeviren, şehir şebekesinin suyunu park-bahçe işleri için harcayan, ASKİ kaynaklarını su yatırımları için değil kavşak ve üst geçit işleri için harcayan Büyükşehir Belediye Başkanıdır. Hâl böyle iken yaşanan susuzluk sorununu küresel ısınmaya bağlayan hükümet, çözümü de büyük bir acele ile su kaynaklarını özelleştirmede bulmuştur. Özelleştirmenin susuzluğa çare olmadığı, tam tersine susuzluğu yarattığı İzmit örneğinde görülmesine rağmen, hükümetin çözüm olarak özelleştirmeyi dayatmasını mevcut koşullarda açıklamak mümkün değildir. Ancak hükümetin geniş özelleştirme programına yeni alanlar ekleme çabası dikkate alındığında bu girişim anlam kazanmaktadır. Hükümet, Ankara ve İzmit’te yaşanan susuzluk sorununu su kaynaklarını özelleştirebilmek için bahane olarak kullanmıştır. Susuzluğun ardından özelleştirmeye yönelik açıklamaların yapılması ve hiç vakit kaybedilmeden yasal değişikliklere yönelmek bunun göstergeleridir. Yap İşlet Devret Yasası’nda yapılmak istenen değişiklik ve kamu özel işbirliği modelini yasalaştırma çalışmaları gelecek dönemdeki su özelleştirmelerinin araçlarını yaratmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ANAHTAR KELİMELER:&lt;/strong&gt; Özelleştirme, Dünya Bankası, Kamu Özel İşbirliği, Yap-İşlet-Devret Modeli, Susuzluk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SUMMARY&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;The dehydration issue both in İzmit in December 2006 and in Ankara in August 2007 was appeared as weakness of administration. In the first event the responsible was the private company which did not take into consideration the meteorological data. In the second event the responsible was the metropole mayor who refused the Gerede Project which had been prepared by the General Directorate of State Hydraulic Works because of the priority determination of the underground project, who consumed the city drinking water for irrigation of the parks, have spent the revenue of ASKİ not for water investments but for road junctions and overpasses. Nevertheless the government linked the dehydration problem with global warming and found the solution to this problem in privatizing the water resources. Although İzmit model showed that privatization is not a solution to the dehydration problem since it has caused more dehydration, the imposition of privatization by the government in power is not understandable under these conditions. However, it only gets a meaning when the government’s attempt to include new areas into the privatization program is taken into consideration. The government used the dehydration problem which took place both in Ankara and İzmit as an excuse for the water privatization. Making statements in favor of privatization just after the dehydration problem came into the scene and seeking to arrange legal amendments for this purpose are the obvious indicators of this pretext. Both the aimed legal changes to be made in the Build-Operate-Transfer Law and the attempts to legalize Public-Private Partnership (PPP) model create the tools for water privatization in the future period.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KEYWORDS:&lt;/strong&gt; Privatization, World Bank, Public Private Partnerships, Build-Operate-Transfer, Dehydration.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;GİRİŞ&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;2006 Aralık ayında İzmit’te yaşanan susuzluk&lt;a title="" style="mso-endnote-id: edn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_edn1" name="_ednref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; sorunu, o günün koşullarında kuraklığa bağlı olarak “bir” şehirde yaşanan sınırlı ve kuraklığa bağlı olağan bir sorun gibi algılandı. Ancak 2007 yazına damgasını vuran Ankara’daki susuzluk, İzmit’te yaşanan sorunun hiç de “bir” şehirle sınırlı ve olağan bir sorun olmadığını gösterdi. Ankara ile birlikte İstanbul, İzmir ve Bursa da 2007 yazı süresince susuzluğun sınırında yaşayan şehirler oldu. Yöneticiler tarafından yaşanan susuzluğunun ardında küresel ısınma sorununun olduğu ileri sürülse de kısa sürede ortaya konulan incelemeler ve verilerle anlaşıldı ki sorunun kaynağı küresel ısınma değildi. Yaşanan dönemsel bir kuraklık söz konusuydu, ancak asıl sorun yönetim zafiyeti idi. İzmit’te yap-işlet-devret modeline göre suyun yönetimini üstlenen su çokuluslusu Thames Water’ın meteorolojik verileri dikkate almayarak barajda su biriktirmemesi sonucunda, Ankara’da ise Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan Gerede Projesi’nin “belediyenin önceliğinin su olmadığı” gerekçesi ile Ankara Büyükşehir Belediyesi’nce dikkate alınmaması sonucunda iki büyük kent ve kent halkı susuzluğa mahkum edilmişti.&lt;a title="" style="mso-endnote-id: edn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_edn2" name="_ednref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmit ve Ankara’da yaşanan susuzluk sorununun nedenini kuraklık olarak saptayan hükümet, çözümü de özelleştirmede gördü. Ankara’da Ağustos ayında susuzluk yaşanırken hükümet sorunu gidermek ya da asıl faili görevinden almak yerine özelleştirme söylemini yükseltmeyi tercih etti. Özelleştirmenin kuraklık sorununa nasıl bir çözüm getireceği bilinmemekle birlikte, sorunun asıl nedeni olan yönetememe zafiyetinden yola çıkıldığında da özelleştirme gibi bir çözümün üretilmesi pek olası görünmemektedir. Her ne kadar Ankara’daki sorun yerel yöneticinin yönetim zafiyeti ise de İzmit’te yaşanan sorunun kaynağında bizzat hükümet tarafından çözüm olarak sunulan özel şirket bulunmaktadır. İzmit vakası kuraklık ya da susuzluk sorununa özelleştirmenin çözüm olmadığını kesin olarak kanıtlamışken, hükümetin büyük bir acele ile susuzluk yaşayan kentlerin de ötesine geçerek ülke çapında akarsuları ve sulama tesislerini özelleştirme yönelimi nasıl açıklanabilir? Bu makale İzmit ya da Ankara’da yaşanan susuzluğun nedenlerinin ortada olmasına rağmen, yaşanan olumsuzluğun hükümet tarafından su özelleştirmelerinin önünü açmak için bahane olarak kullanıldığı ve yeni dönemde yaşanacak su özelleştirmelerinin yap-işlet-devret ve kamu özel işbirliği yöntemleri kullanılarak gerçekleştirileceği savı üzerine inşa edilmiştir. Sözü edilen su özelleştirmeleri dönemi ise küreselleşme, yapısal uyarlama ve özelleştirme zincirinin su alanındaki ayağıdır. Bu bağlamda çalışma iki ana bölümde incelenecektir. İlk bölümde 1970’ler krizinin ardından, kapitalizmin krizini aşmak üzere hakim kıldığı serbest piyasa ekonomisi ve bunun sonucu olan özelleştirme olgusuna yer verilecek, ikinci bölümde ise kamu ile özel sektörün işbirliği-ortaklığı olarak sunulan yap-işlet-devret ve kamu özel işbirliği modellerinin gerçekte nasıl birer özelleştirme yöntemi olduklarına değinilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1.BÖLÜM: ALTIN ÇAĞIN SONU VE PİYASA EKONOMİSİNE GEÇİŞ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1970’ler Krizi ve Yapısal Uyarlama Politikaları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından Keynes’in iktisadi öğretisinin kılavuzluğunda girilen 1945-75 dönemi, gerek Batı’da gelişen refah devleti gerekse Üçüncü Dünya’da gelişen sosyal devlet bağlamında yeni bir birikim modeline denk düşer. Yeni dönemin Keynes tarafından ortaya konulan temel mantığı, pazarın kendi doğal mekanizması içinde sermaye oluşturmakta veya talep yaratmakta çektiği zaafı kamunun yeni harcama alanları açarak gidermesi gerektiği, aksi takdirde ekonominin sürekli olarak düşük istihdam ve düşük kapasite kullanımı düzeyinde durgunluğa saplanıp kalacağı” yönündeydi (Güvenç, 1998). Söz konusu anlayış temel alınarak girilen yeni dönem, kapitalist sistemin 1914-40 arasında emperyalist savaşlar, devrimler ve karşı devrimler ile ‘aşağı doğru’ bir salınıma geçtiği depresif uzun dalga&lt;a title="" style="mso-endnote-id: edn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_edn3" name="_ednref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; döneminin aksine, 1940-68 arasında tam istihdama, sosyal güvenliğe ve üreticilerin gerçek gelirlerinde düzenli bir artışa dayalı genişleyici bir uzun dalga dönemi oldu (Mandel, 1991).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keynes’in görüşlerinin devlet politikalarını dönüştürdüğü, kamunun büyük yatırımlarla özel sektöre öncülük yaptığı, ekonomi içerisinde kamunun payının sürekli arttığı, tam istihdama yönelimin ve sosyal güvenliği toplumun genelinde yaygınlaştırma uygulamasının hakim olduğu dönem, 1970’lerin başına gelindiğinde Batı’da kâr hadlerinde başlayan düşüşe bağlı olarak krize sürüklenmiştir. 70’lerde petrol fiyatlarında yaşanan artışlarla birlikte dünya çapında yükselen enflasyon sonucunda fiyatlar yükselirken üretim oranlarında önemli düşüşler gerçekleşmiştir. Stagflasyon olarak adlandırılan ve durgunluk içerisinde enflasyonun yaşandığı bu dönemde ABD’nin kendi ekonomik açığını kapatma adına doları dalgalanmaya bırakması ile doların değeri hızla düşürülürken, faiz oranları yükselmiştir. Yükselen faiz oranları ise Üçüncü Dünya’nın borcunun bir gecede iki üç katına çıkmasına neden olmuştur. Söz konusu gelişmeye bağlı olarak petrol üreticisi olmayan Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin borcu 1973 ile 1982 arasında beş kat artarak 612 milyar dolara yükselmiştir (Ellwood, 2002).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü Dünya’nın 50’ler ve 60’lar süresince artan borçlarına rağmen, Batı’nın kendi krizini aşmak için Üçüncü Dünya’ya kendi sanayi donanım ve ürünlerinden alma şartı ile bankalarında biriken petro-dolarları&lt;a title="" style="mso-endnote-id: edn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_edn4" name="_ednref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; kredi olarak akıtmaya başlaması ile Batı’nın krizi bir süre geciktirilirken, Üçüncü Dünya tam anlamıyla bir borç kısırdöngüsüne sürüklenmiş ve bu girişim Üçüncü Dünya’nın borç stokunun 1976-80 yılları arasında % 20 artış göstermesi ile sonuçlanmıştır (Toussaint, 1999). Meksika’nın 1982’de borçlarını ödeyemez duruma gelmesi ile başlayan borç krizi diğer ülkelere de kısa sürede yayılmış ve borç krizinin uluslararası finans dünyasında yarattığı panik üzerine hazırlanan Baker ve Brandy Planları kriz sonrasının koşullarını Batılı ülkeler lehine belirlemiştir. ABD Maliye Bakanı James Baker tarafından hazırlanan Baker Planı, Üçüncü Dünya Ülkeleri’ni borçlarını ödeyebilmeleri için ekonomilerini radikal bir biçimde yeniden yapılandırmaya zorlayan bir strateji getirirken, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın (DB) 1985 yılı toplantısında her iki kurumun da borçlu ülkelerin ekonomik politikalarına daha köklü düzenlemeler dayatması istenmiştir (Ellwood, 2002). Sürece damgasını vuran diğer rapor yine 1980’li yıllarda ABD maliyesine yön verenlerden Nicholas Brandy tarafından hazırlanmıştır. Bu planın kilit noktalarından birisi ise borçlu ülkelerin kamu teşekküllerini özelleştirmeleri idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Krizin ardından Baker ve Brandy planlarının kılavuzluğunda uygulanmaya başlanan yapısal uyum programları; IMF, DB ve Batılı ülkeler tarafından “ülkelerin kriz durumlarına uyum sağlamaları ve krizleri atlatmalarını sağlamak için tasarlanan programlar” (Stiglitz, 2002) olarak tanımlanan; ancak gerçekte ‘serbest piyasa’ gündeminin geniş kapsamlı bir versiyonu olan ve genellikle neoliberalizm denilen anlayışla uyumlu bir dizi politikadan oluşan programlardı (Danaher, 2004). Temel hedefi borçların ödenmesi olan yeniden yapılandırma süreci Üçüncü Dünya’da iki evrede hayata geçirildi. Birinci evre devalüasyon, kemer sıkma politikası, bütçe açığını küçültme, fiyatların serbestleştirilmesi, petrol ürünleri ve kamu hizmetlerinin fiyatlarının yükseltilmesi ve ücretlerin endekslenmemesi uygulamaları ile ‘kısa vadede ekonomik istikrarı sağlama’ hedefine odaklanırken; ikinci evre ticaretin serbestleştirilmesi, bankacılık sisteminin serbestleştirilmesi, kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesi, vergi reformu, toprağın özelleştirilmesi, işgücü piyasasının esnekleştirilmesi, özel ödenek fonlarının geliştirilmesi, eğitim ve sağlık gibi temel alanların aşamalı olarak sivil toplum örgütlerine kaydırılması (özelleştirme), iyi yönetişim uygulamaları ile gerçek anlamda ‘yapısal düzenleme’yi gerçekleştiriyordu (Toussaint, 1999).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;24 Ocak Kararları: Serbest Piyasa Ekonomisiyle Dışa Açılma&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin genelinde uygulamaya konulan yapısal uyarlama politikalarına bağlı olarak 1984-90 arasında Batılı özel bankalar Üçüncü Dünya’dan 178 milyar dolar kazanç elde ederken, 1980-99 arasında Üçüncü Dünya’nın borç stoku yaklaşık 3 trilyon dolara ulaştı ve Afrika’nın borcu yapısal uyarlamalarla % 400 arttı. Kısacası yapısal uyum programları Washington merkezli bir grup olan Development Gap’in tespiti ile “ülkeleri borç, uyum programları, zayıflayan bir yerel ekonomi, artan savunmasızlık ve daha fazla borçtan oluşan trajik bir döngüye itti” (Ellwood, 2002).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1970’ler süresince Üçüncü Dünya’nın yaşadığı trajik borç döngüsünden Türkiye de muaf kalmadı. Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından devletin inşası için uygulamaya konulan devletçi ve korumacı ekonomi anlayışı, ülkeyi kendi olanakları ile kalkındırma hedefini gütmekteydi. Ancak Türkiye’nin kendi olanakları ile kalkınma yolu 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile kapatıldı. Demokrat Parti dış yardımlara-özellikle de ABD yardımları- dayalı bir kalkınma anlayışına yöneldi (Sertel, 1988). Sonrasında yaşanan 30 yıl, her ne kadar 1963’ten sonra uygulanmaya başlanan kalkınma planları ve bu kapsamda oluşturulan iktisadi devlet teşekkülleri dikkate alındığında, devletin ekonomideki rolünün gittikçe genişlediği bir dönem olsa da, gerçekte liberal kapitalist yolla kalkınmaya odaklanan ve bunun sonucunda da dünya sanayi ve finans sermayesine bağımlı bir ekonomik büyüme olmuştur (Sertel, 1988). 1973-77 arasındaki dönem Türkiye açısından Avrupa para piyasalarına açılma dönemi olmuştur. Söz konusu dönemde elinde biriken petro-dolarlardan kâr etmek amacındaki Avrupa bankalarının dıştan, yatırımlarını artırmak isteyen yerli üreticilerin ise özellikle petrol ithalatı için içten yaptığı baskılar, ekonominin serbestleşerek dışa açılması yönünde büyük bir basınç oluşturmuştur. Bu basınç ortamında Türkiye’nin iç piyasada gerekli önlemleri almadan ithalat yapabilmek için kısa vadeli dış borçlanma yoluyla ekonomisinde gelişmeyi sürdürme girişimi, 1977’de kısa vadeli borçların ödenememesi ile krize yol açmıştır (Kazgan, 2005). İç ve dış baskıların çakıştığı bu dönemde sürdürülen borçlanma politikasının tıkanması üzerine Adalet Partisi Hükümeti tarafından IMF’yi tatmin etmek üzere 24 Ocak 1980’de hazırlanan ‘Serbestleşme İçinde İstikrar Sağlama’ programı, yeni birikim modelinin kurallarını belirlemiştir. 24 Ocak Kararları olarak anılan ve ekonomiyi serbest piyasa ekonomisiyle dışa açılmaya (ihracata dönük kalkınmaya) götüren bu kararlar 12 Eylül sonrasında Özal hükümetleri ile uygulamaya geçirildi. 24 Ocak Kararları çerçevesinde iç pazarın dışarının rekabetine açılması, ihracatın özendirilmesi, döviz kontrolünün serbest bırakılması, banka faizlerinin serbest bırakılması, tarımsal ürünlerin ihracatının ve turizmin özendirilmesi, imalat sanayinin geriletilmesi ve kamu varlıklarının özelleştirilmesi yeni birikim modeline damgasını vuran uygulamalar olarak belirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Serbest Piyasa Ekonomisinin Aracı Olarak Özelleştirme&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980 sonrasında Türkiye’nin yöneldiği yeni birikim modeli çerçevesinde devlet aygıtı yeniden yapılandırılmıştır. Devletin yeniden yapılandırılması, devlet aygıtının belirlenmiş iktisadi-politik hedefler doğrultusunda konum ve işlevleri bakımından yeniden tanımlanarak örgütlenmesidir (Güler, 1996). Söz konusu yeniden yapılandırmanın en temel araçlarından birisi özelleştirme olmuştur. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın ifadesine göre özelleştirmenin temel amacı, nihai olarak devletin ekonomide işletmecilik alanından tümüyle çekilmesini sağlamaktır (Türkiye’de Özelleştirme, 2007). Ancak Başkanlığın yaptığı tanım özelleştirmenin dar tanımını oluşturur. Çünkü bu haliyle özelleştirme sadece kamu iktisadi teşekküllerinin özel sektöre devrini içerir. Oysa özelleştirme çok daha geniş bir anlama sahiptir. Geniş anlamda özelleştirme: a- Kamu iktisadi teşekküllerinin yönetim ve mülkiyetinin özel kesime devredilmesi, b- Kamu hizmetlerinin özel kesime ihâle edilmesi, c- Kamu hizmetlerinin fiyatlandırılması, d- Kurumsal serbestleşmenin sağlanması gibi dört temel alanı kapsamaktadır (20. Yılında Türkiye’de Özelleştirme Gerçeği, 2005). &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Özelleştirmenin evrensel boyutta gündeme gelmesi iki nedenden ötürüdür: İlk neden, 1980’li yılların başında dış borç faizlerini dahi ödeyemez duruma düşen Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin yeniden borç ödeyebilir duruma girmesiyle ilgiliyken, ikincisi ‘bütünleşen dünya’da rekabet koşullarının eşitlenmesi için devlet müdahalesini ve desteklerini en aza indirme, çokuluslu şirketler karşısında ulus devlet gücünü zayıflatmada yatar (Kazgan, 2002). Yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü dünya çapında yaygınlaştırılan özelleştirme uygulamasının birbirine zıt iki yanı mevcuttur. Biri, özelleştirmenin yerli/yabancı sermayenin kâr haddini artırmaya katkısı ve bunun da ekonomiye dinamizm getirmesi beklentisi; ikincisi, eğer bu dinamizm gelmiyorsa, ekonomide sıfır toplamlı bir oyun oynanıyor olması. Yani özelleştirme ekonomide verim artışı ve dinamik büyüme sürecini harekete geçiremiyorsa, bu yoldan sermayenin kârını artırma, toplumun geri kalan kesiminde fakirleşmeyle birlikte gider (Kazgan, 2002).&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Dünya geneli ile birlikte aynı nedenlerle özelleştirmeye yönelen Türkiye’de, 1980 sonrasında uygulamaya konulan özelleştirme uygulamaları kapsamında tasfiye, devir, satış yetkisi Ekonomik İşler Yüksek Koordinasyon Kurulu’na tanınırken, Dünya Bankası’nın desteğiyle özelleştirme uygulamalarının stratejik bir plana dayandırılması amacıyla, 1985 yılında, amaçların, önceliklerin, kapsamın ve zamanlama planının belirlendiği bir stratejinin oluşturulması gereğinden hareketle Devlet Planlama Teşkilatı tarafından Özelleştirme Ana Planı hazırlatılmasına karar verilmiştir. Açılan uluslararası ihâle sonucunda, Morgan Guaranty Trust Company of New York firması, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası, Sınai Yatırım ve Kredi Bankası, Yatırım Finansman A.Ş. ve Price Waterhouse/Muhaş A.Ş. ile birlikte Özelleştirme Ana Planı’nı hazırlamakla görevlendirilmişlerdir. (Kilci, 1998). Kısacası Türkiye’nin özelleştirme planı Dünya Bankası’nın isteği ve yabancı kurum-kuruluşların çizdiği çizelgeye göre belirlenmiş, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ise bu çizelgeyi uygulamakla görevlendirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Söz konusu Özelleştirme Ana Planı kapsamında Türkiye şartlarında özelleştirmenin amaçları öncelik sırasına göre şu şekilde belirlenmiştir (Kilci, 1998);&lt;br /&gt;· Pazar güçlerinin ekonomiyi harekete geçirmesine imkân verilmesi,&lt;br /&gt;· Verimliliğin ve randımanın artırılması,&lt;br /&gt;· Malların ve hizmetlerin kalite, miktar ve çeşitliliğinin artırılması,&lt;br /&gt;· Halka açık şirketlerin teşvik edilmesi,&lt;br /&gt;· Sermaye piyasalarının geliştirilmesinin hızlandırılması,&lt;br /&gt;· Hazinenin KİT’lere sağladığı mali desteğin asgariye indirilmesi,&lt;br /&gt;· KİT’ler tarafından uygulanan tekelci fiyatlandırma ve dolaylı vergilendirmenin azaltılması,&lt;br /&gt;· Kamu görevlilerinin politika ve yönetmelik konularında çalışmalarına izin verilmesi,&lt;br /&gt;· Modern teknoloji ve yönetim tekniklerinin cezbedilmesi,&lt;br /&gt;· Çalışanlara hisse senedi vermek suretiyle iş verimliliğinin artırılması,&lt;br /&gt;· Kamu ve özel sektör kuruluşları arasındaki dengenin değiştirilmesi,&lt;br /&gt;· Yabancı yatırımlarla uluslararası ekonomik ve politik bağların kuvvetlendirilmesi,&lt;br /&gt;· Mevcut sermaye yatırımlarındaki iç kârlılığın artırılması ve&lt;br /&gt;· Devlete gelir sağlanması.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yukarıda sayılan hedeflerin bütünü dikkate alındığında görülmektedir ki amaç zarar ettiği ileri sürülen kamu iktisadi teşekküllerinden kurtulmak ve kamuya gelir sağlamak değil, özel sermayenin egemenliğindeki serbest piyasa ekonomisini hakim kılmaktır ve bunun için de kamu varlıklarını özel sermayeye devretmektir. Bu durum ‘devlete gelir sağlanması’ maddesinin en sona bırakılmasından da rahatlıkla anlaşılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;1985 yılında hazırlanan Özelleştirme Ana Planı çerçevesinde 1985 yılından itibaren 246 kuruluştaki kamu hisseleri, 22 yarım kalmış tesis, 393 taşınmaz, 8 otoyol, 2 boğaz köprüsü, 103 Tesis, 6 Liman, şans oyunları lisans hakkı ile Araç Muayene İstasyonları özelleştirme kapsamına alınmıştır. 23 kuruluştaki kamu payı ile 4 taşınmaz daha sonra özelleştirme işlemine tabi tutulmaksızın kapsamdan çıkarılmak, tasfiye edilmek veya kapsamda olmayan başka bir kuruluşla birleştirilerek tüzel kişiliği sona erdirilmek üzere devredilmiştir (Türkiye’de Özelleştirme, 2007). 1986 yılından itibaren hız kazanan ve tamamı kamuya ait veya kamu iştiraki olan kuruluşlardaki kamu paylarının özelleştirme kapsamına alınması yoluyla yürütülen program çerçevesinde, Başkanlık tarafından 2007’ye kadar 195 kuruluşta hisse senedi veya varlık satış/devir işlemi yapılmış ve bu kuruluşlardan 186’sında hiç kamu payı kalmamıştır. Gerçekleştirilen özelleştirme uygulamalarının toplam tutarı ise 30 milyar dolar düzeyindedir (Türkiye’de Özelleştirme, 2007).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2001 krizinin ardından iktidar olan AKP Hükümeti 1980 sonrasında Özal ile başlatılan özelleştirme sürecinin en hızlı ve radikal takipçisi olmuştur. Başbakan Erdoğan’ın “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” (Milliyet, 16.10.2005) veciz sözünde ifadesini bulan özelleştirme takipçiliği, Hükümetin “uzun yıllardır Türkiye’de birikmiş olduğunu belirttiği bir dizi sorunu aşmak” üzere açıkladığı Acil Eylem Planı’nın yapı taşlarından birisini oluşturmaktaydı. Acil Eylem Planı adı ile 16 Kasım 2002’de Başbakan Erdoğan tarafından ilân edilen planda “serbest piyasanın daha iyi işlemesi için gerekli koşulların oluşumunu sağlamak, ekonomideki etkinlik ve verimliliği artırmak hedeflerini bir an önce gerçekleştirmek için” özelleştirme çalışmalarına hız verileceği belirtiliyordu (Acil Eylem Planı, 2002).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bu kapsamda en geç üç ay içinde;&lt;br /&gt;· Özelleştirme kapsamındaki kuruluşların gözden geçirilmesi ile yeni bir özelleştirme stratejisi ve takviminin belirleneceği,&lt;br /&gt;· Özelleştirme kapsamına alınacak KİT’lerin gruplandırılması ile her KİT’e uygun özelleştirme stratejisi ve takviminin belirleneceği,&lt;br /&gt;· Özelleştirme uygulamalarında yurtdışında çalışan kişilerin katılımının teşvik edileceği,&lt;br /&gt;· İlk bir yıl içinde madencilikte özelleştirme çalışmalarının sonuçlandırılacağı,&lt;br /&gt;· Ayrıca, kamuya ait ruhsatlı maden alanlarının tedricen özel sektöre devredileceğine değiniliyordu (Acil Eylem Planı, 2002).&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;AKP Hükümeti’nin Acil Eylem Planı’nda ortaya koyduğu özelleştirme hedefi 2004 yılından itibaren Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın artan iş hacminde yansımasını bulmuştur. Başkanlık tarafından hazırlanan ‘Türkiye’de Özelleştirme’ başlıklı çalışmada yer verilen ‘Yıllar İtibariyle Özelleştirme İşlemleri’ tablosu incelendiğinde söz konu yansıma hemen göze çarpmaktır. 1985-2002 arasındaki 17 yılda 16.179 milyon dolarlık özelleştirme gerçekleşirken, 2003-2007 yılları arasındaki 5 yıllık AKP Hükümeti döneminde 22.021 milyon dolarlık özelleştirmenin yapıldığı görülmektedir (Türkiye’de Özelleştirme, 2007). &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. BÖLÜM: ÖZELLEŞTİRME YÖNTEMİ OLARAK&lt;br /&gt;YAP-İŞLET DEVRET MODELİ VE KAMU ÖZEL İŞBİRLİKLERİ&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Özelleştirme Kavramının İdeolojik Seyri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’lerin başında Thatcher Hükümeti özel sektörü yeniden yapılandırmayı hedefleyen politik stratejisi ile hem ülkesinde hem de dünyada yeni bir dönemin kapısını araladı. Söz konusu yeni dönemde, serbest piyasa ekonomisini tüm kurumları ile hakim kılmak için özelleştirme en radikal kalkınma aracı olarak görüldü (Hall, 2003) ve bu anlayış kısa sürede dünya genelinde hakim anlayış haline geldi. İngiltere, ABD ve Yeni Zelanda’nın ardından Üçüncü Dünya’da ve eski komünist ülkelerde uygulanan özelleştirme, işten çıkarmalar ve kamu hizmetlerinin paralı hâle getirilmesi ya da fiyatlarının yükseltilmesi türünden önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçların toplumların geniş kesimlerinin ekonomik konumunda yarattığı tahribat sonucunda ise özelleştirme, toplumun geniş kesimleri nezdinde olumsuz bir anlam yüklenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüklendiği olumsuz anlam, uygulamalara yönelik direnişlerin önemli boyutlara ulaşması ve bunların sonucunda kavramın politik olarak ihtilaflı bir hâle gelmesi üzerine özelleştirme kavramı geri plana itilirken, özellikle 1990’lardan itibaren yeni kavramlar ortaya konulmaya ya da yaygınlaştırılmaya başlanmıştır (Hall, 2003). Yeni dönemde öne çıkarılan Yap-işlet-devret (Build-Operate-Transfer, BOT), kamu özel işbirliği (Public-Private Partnership, PPPs) ve özel sektör katılımı (Private Sector Participation, PSI) gibi kavramlar katılım, işbirliği gibi “olumlu” anlamlarla yüklenirken, özelleştirme kavramının çevresinde oluşan olumsuzluğu da dağıtma-muğlaklaştırma işlevi görmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yap-İşlet Devret Modeli&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3996 sayılı Yasa’da tanımlandığı biçimi ile yap-işlet-devret (YİD) modeli, ileri teknoloji ve yüksek maddi kaynak ihtiyacı duyulan projelerin gerçekleştirilmesinde kullanılmak üzere geliştirilen özel bir finansman modeli olup, yatırım bedelinin (elde edilecek kâr dahil) sermaye şirketine veya yabancı şirkete, şirketin işletme süresi içerisinde ürettiği mal veya hizmetin idare veya hizmetten yararlananlarca satın alınması suretiyle ödenmesini ifade eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de YİD modelinin uygulanması yönünde 1980’lerin başında girişimler başlatılmış ve ilk yasal düzenleme enerji sektöründe gerçekleşmiştir. 04.12.1984 tarih ve 3096 sayılı Türkiye Elektrik Kurumu Dışındaki Kuruluşların Elektrik Üretimi, İletimi, Dağıtımı ve Ticareti ile Görevlendirilmesi Hakkında Kanun ile elektrik enerjisi alanında özel sektöre de faaliyette bulunma olanağı tanınmıştır. Söz konusu kanun ile başlatılan YİD süreci, bu yönde hazırlanan ve TBMM’den geçirilen pek çok kanunun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesine ve bu yöndeki girişimlerin hukuka karşı ilerletilmesine rağmen, ‘imtiyaz sözleşmesi’nden ‘özel hukuk sözleşmesi’ne, Danıştay’ın ön denetim görevinin kaldırılmasından tahkim usulünün geçerli kılınmasına kadar olan aşamaları geride bırakarak bugünlere gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de daha çok enerji alanında uygulanan YİD modeli, Sayıştay tarafından 2004 yılında hazırlayarak TBMM’ye sunulan Enerji Raporu’nda “bugün ülkemizde enerji alanında yaşanan sıkıntıların başlıca sebebi” olarak ifade edilmektedir. Sözü edilen Rapor’da YİD modeliyle yapılan 24 ve Yap-İşlet (Yİ) modeliyle yapılan 5 olmak üzere toplam 29 adet santral incelenmiş ve saptanan sorunların başlıcalarına yer verilmiştir. Raporda YİD modeline dair belirtilen sakıncalar şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;· Sözleşmeler üzerinde idarî yargının ön denetimi olmaması sonucunda kamu aleyhine hükümlerin yer aldığı ve riskin kamunun üzerinde kaldığı sözleşmeler akdedilmiştir.&lt;br /&gt;· Bakanlık ile özel şirketler arasında imzalanan sözleşmelerin tamamına “Gizlilik” yönünde hükümler konulması nedeniyle, kamu aleyhine yapılan düzenlemelerin ilgili kurum ve kuruluşlar ile kamuoyu tarafından öğrenilmesi imkânı da ortadan kalkmıştır.&lt;br /&gt;· YİD modeliyle yapılan santrallerle ilgili olarak ilâna çıkılmamış, başka şirketlerden teklif alınmamış ve ihâle yapılmamıştır.&lt;br /&gt;· Santrallerin kurulacakları yerlerin, arz-talep dengesi göz önüne alınarak Bakanlık tarafından belirlenmesi gerekirken, bu yerlerin seçiminin firmalara bırakılması sonucunda bazı bölgelerde talebin çok üzerinde enerji üretecek kapasitede santraller kurulmuş ve üretilen enerjiye o bölgede ihtiyaç duyulmadığı için ilâve yatırım yapılarak yeni iletim hatları tesis edilmiş, bu da enerji maliyetlerinin yükselmesine ve kayıp-kaçak oranlarının artmasına yol açmıştır.&lt;br /&gt;· Şirketler tarafından ilgili yönetmelik hükümlerine aykırı olarak düzenlenen hatalı fizibilite raporlarına dayanılarak proje kabulleri yapılmış, bağlı ve ilgili kuruluşların fizibilite raporlarına verdikleri olumsuz görüşler dikkate alınmamıştır.&lt;br /&gt;· 3096 sayılı Kanun hükümlerine göre sadece elektrik üretmek amacıyla kurulan şirketlerle sözleşme imzalanması mümkün olduğu halde, farklı alanlarda da faaliyet gösteren şirketlerle sözleşmeler imzalanmış ve yine aynı Kanuna göre sözleşmelerde işletme sürelerini belirleme yetkisi Bakanlar Kuruluna ait iken, Bakanlık, yetkisini aşarak Bakanlar Kurulu Kararı olmaksızın bazı projelerin işletme sürelerini artırmıştır.&lt;br /&gt;· Firmaların belirledikleri yatırım tutarları ile öz sermaye getiri oranlarının hiçbir araştırma ve analiz yapılmaksızın aynen kabulü ve şirketlerle imzalanan sözleşmelere kamu aleyhine hükümler konulması sonucunda, toplam yatırım maliyetleri gerçeği yansıtmayan santrallerden yüksek tarifelerle enerji satın alınmasına ve şirketlerin söz konusu yatırımlarından USD bazında % 85’lere varan yüksek oranlarda getiri elde etmelerine yol açılmıştır.&lt;br /&gt;· Firmalar, santralleri fizibilite raporlarında verdikleri ilk teklif fiyatlarından daha düşük bedellerle tamamladıkları halde, yatırım dönemi sonunda (özellikle doğalgaz santrallerinde) maliyetlerin yıllık % 4.6 ile % 5 arasında değişen oranlarda eskale edilmesine izin verilerek toplam yatırım maliyetlerinin daha da yükselmesine sebep olunmuştur.&lt;br /&gt;· Görevli şirketlerle imzalanan Uygulama/İmtiyaz Sözleşmeleri defalarca değiştirilmiş ve her değişiklikle, projelerin toplam yatırım tutarları ve elektrik satış tarifeleri yükseltilmiş, işletme süreleri uzatılmış, erken üretim, eksik ve fazla üretim fiyatları değiştirilmiştir. Bu tür değişiklikler tamamen şirketlerin talepleri doğrultusunda ve firmaların lehine olmuş, kamu yararı açısından yapılması zorunlu olan değişiklikler yapılmamış, bu da kamu kesiminin riskinin artmasına yol açmıştır.&lt;br /&gt;· Tüm bu uygulamalar sonucunda, santrallerin işletmede oldukları ortalama 4 yıllık süre içinde 2.3 milyar USD kamu zararı ortaya çıkmıştır (Sayıştay Enerji Raporu Özet Bilgi, 2004).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda belirtilen sakıncaları içeren YİD modeli; yapım, işletme ve devir olmak üzere üç aşamada gerçekleşmektedir. Yapım aşaması, bir kamu yatırım veya hizmetinin özel kesime ihâle edilmesinden oluşur. Kamu-özel sektör ortaklığı ile yürütülen bu projelerde yapım aşaması için gerekli finansman özel sektör tarafından temin edildiğinden, klâsik finansman yöntemiyle yapılan işlere oranla-üstelik devletten alınan teşviklere ve vergi indirimlerine rağmen- daha pahalıya mâl olmaktadır (Sayıştay İzmit Raporu, 2002). İşletme aşaması yine özel kesimce gerçekleştirilen modelde, üretilen mal veya hizmet kamu kurum ve kuruluşlarınca veya hizmetten yararlananlarca satın alınır, dolayısıyla kamu hizmeti özel kesimce ve yine içerisine kendi kârı da eklenerek fiyatlandırılır. Devir aşaması tesislerin, borçsuz, bakımı yapılmış, eksiksiz ve işler durumda, ilgili kamu kurum veya kuruluşuna bedelsiz olarak devredilmesi şeklinde gerçekleşir. Ancak Sayıştay’ın Raporu’nda belirttiği biçimiyle işletme süreleri sözleşmelere sürekli eklenen yeni hükümlerle uzatılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YİD modelinin, yapım-işletme-devir aşamalarında gerçekleşen kamu hizmetlerinin özel kesime ihâle edilmesi ve kamu hizmetlerinin fiyatlandırılması özellikleri ve tesislerin kamuya teslim süresinin sürekli ileri atılması uygulamaları dikkate alındığında, genel olarak ifade edilen kamu-özel ortaklığının aksine bir özelleştirme yöntemi olduğu açıktır. Üstelik bu özelleştirme yöntemi doğrudan kamu varlıklarının satılmasında oluşan kamu zararının çok ötesinde zarara yol açan, yapım ya da işletme sürecinde özel kesimin % 85’lere varan kazançlar elde etmesine olanak yaratan, sonuç olarak riskin de borcun da kamuya yüklendiği bir yöntemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kamu Özel İşbirlikleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamu özel işbirliği modeli yeni bir uygulama değildir. Alexis de Tocqueville 170 yıl önce hükümet dışı şirketlerin, demokrasiye bir Amerikan mirası olduğunu belirtirken, Donald Haider Chicago kentinin görüntüsünün 1909’da kamu özel işbirliği ile yapılan bir planı yansıttığını belirtir. Yine 1940 yılında Pittsburgh’da yapılan Toplum Kalkınması İçin Allegheny Konferansı, bu ülkedeki geliştirilmiş ekonomik ve eğitimsel kalkınma için tahsis edilmiş kamu özel işbirliğinin en parlak örneklerinden birisidir (Davis, 1986). Kamu özel işbirliği, ABD’de Carter döneminde özellikle New York, Detroit, Cleveland gibi kentlerde beliren ulusal kent siyasası ile bağlantılı ekonomik ve sosyal kriz sonrasında uygulanan bir siyasa aracı olarak belirmiştir (Lyall, 1986). Bu bağlamda yeni bir model olmayan kamu özel işbirliği, özelleştirmenin politik olarak ihtilaflı hâle gelmesi ile birlikte yeniden ‘piyasaya sürülmüştür’. Yeni dönemdeki anlamı ile kamu özel işbirliği kavramı, ilişkilerin saldırgan bir dönüşümünden ziyade, kurallara dayalı bir uygulama ve daha çok işbirliği ile oluşturulan özel sektörün aynı biçimdeki (özelleştirme) yatırımlarını ifade etmek için geliştirilmiştir (Hall, 2003). ‘Özel sektör katılımı’ (Private Sector Participation, PSI) olarak ifade edilen benzer terim de, gelişmekte olan ülkeler bağlamında DB ve diğer uluslararası örgütler tarafından geniş ölçüde kullanılmaktadır. Her iki durumda da kelime hukuksal ya da teknik bir deyimden ziyade Thatcherci anlamda özelleştirme teriminin yerini alan bir ifadedir (Hall, 2003). Dolayısıyla kamu özel işbirliği terimi bu bağlamıyla bir özelleştirme uygulamasıdır, ancak bünyesindeki işbirliği-ortaklık kavramları ile özelleştirme üzerindeki yaygın olumsuz kanıyı muğlaklaştırma işlevi görmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Bankası, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve Uluslararası Kalkınma Departmanı (DFID) gibi uluslararası kurumlar tarafından Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde kamu hizmetlerini şehirlere devretmek üzere stratejik bir araç olarak görülen kamu özel işbirliği modelinin, literatürde de yeni-liberaller ve yeni-muhafazakârlar tarafından savunulduğu görülmektedir. Yeni-liberaller ve yeni-muhafazakârlar kamu özel işbirliğini, özel sektör rolünün kamunun, toplulukların ve sivil toplum örgütlerinin kaynakları ile desteklendiği bir piyasayı güçlendirme stratejisi olarak desteklemektedirler (Miraftab, 2004). 1980’lerde Reagan ve Thatcher yönetimleri tarafından kentsel kalkınma için ana strateji olarak teşvik edilen kamu özel işbirliği modeli, kamu hizmetleri için devlet harcamalarını azaltmak ve devletin sorumluluklarının alanını küçültmek amacıyla, kamu sektörünün varsayılan yetersizliklerinden sakınmak ve özel sektöre daha fazla güvenmek olarak teşvik edilmiştir (Miraftab, 2004). Söz konusu teşvik doğal olarak sadece bu ülkelerle sınırlı kalmamış, daha çok yapısal uyarlamalar ile kamu kaynaklarını özelleştirmeye zorlanan Üçüncü Dünya Ülkeleri’ne doğru hızlı bir genişleme kaydetmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskinin Üçüncü Dünyası bugünün ise Güney’indeki ülkelerde kamu ile özel sektörün ‘işbirliği’ , ‘ortaklığı’ esasına dayalı olarak uygulanan projeler daha çok DB, IMF, Uluslararası Finans Kurumu (IFC), Çok Taraflı Yatırım ve Garanti Kuruluşu (MIGA), Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA) ve bölgesel kalkınma bankaları tarafından finanse edilmektedir (Başar, 2000). Kamu özel işbirliği etiketi hem önerdiği hem de gizlediği şey açısından etkilidir. Kamu katılımı, demokrasi ve şeffaflığı imâ ederken, diğer taraftan mevcut kamu kaynaklarını genellikle kamu mallarının özelleştirilmesi için kullandığı gerçeğini gizlemektedir (Shiva, 2003). Ortaklık ilişkisinin taraflarından özel sektör her zaman tüm yükümlülüklerden sorumlu tutulmazken, belirli bir kamu hizmeti alanı yatırım yapmak ve işletmek üzere kendisinin tasarrufuna sunulmaktadır. Diğer taraftan devlet örgütü hem ortaklığın yolunu açan kuralları koyarken hem de kamu kaynaklarını (kamulaştırma, vergi indirimleri, teşvikler) özel sektör için seferber ederken, kendisini ortaklığın güçsüz tarafı konumuna düşürmektedir. Bu bağlamda kamu özel işbirliği modelinin kararsız ve aldatıcı özü ortaklığın etkili bir özelleştirme biçimi haline gelmesini olanaklı kılmaktadır ve model bunu fakir halk ve devlet ile özel sektörün ve piyasanın güç paylaşımı başlığı altında gerçekleştirmektedir (Miraftab, 2004).&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;YİD Modeli İle Su Özelleştirmesi: İzmit Şehri Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye su yönetimi sistemi içinde içme ve kullanma suyu konusunda ulusal düzeyde örgütlenmiş olan üç ana kuruluş bulunmaktadır. Bunlar 1- Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü, 2- İller Bankası Genel Müdürlüğü ve 3- Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’dür (Güler, 1999). Türkiye’de suyun yönetiminde köy-il-ülke geneli boyutunda görev alan bu üç kuruluştan Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün tasfiye işlemi 13.01.2005 tarihli Yasa ile gerçekleştirilmiştir. Diğer iki kurumun tasfiye süreci ise DB’nin raporları uyarınca devam etmektedir&lt;a title="" style="mso-endnote-id: edn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_edn5" name="_ednref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;. Türkiye’de su ile ilgili altyapı yatırımlarını yapan, bu alanda yerel yönetimlere proje geliştiren, fizibilite çalışmalarını yapan, kredi temin eden kurumların bir bir tasfiyesi ya da bu görevleri yerine getirme kanallarının mali ve idari erozyonlarla tıkanması, su yönetimi konusunda yerel düzeyde görev üstlenen yerel yönetimleri de zor durumda bırakmış ve onları bu yatırımlar için dış krediye yönlendirmiştir. Bu anlamda su yönetiminin sacayağını oluşturan üç kurumun DB tarafından yürütülen yapısal uyum programı çerçevesinde tasfiye edilmesi ya da bu yöndeki çalışmaların sürdürülmekte olması, sadece bu kurumları kapsayan bir tasfiye süreci olarak işlememiş, aynı zamanda da yerel yönetimleri dış borç batağına sürüklemiş, iş alanlarının uluslararası mühendislik ve danışmanlık firmalarına geçmesine neden olmuş, her şeyden önemlisi de su gibi hayati bir maddenin yönetiminin yabancı ve kâr amacı güden işletmelere geçmesine yol açmıştır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ulusal düzeydeki su yönetimi yapılanmasında yaratılan büyük yıkımın yerel düzeydeki yansıması İzmit’te 2006 yılı Aralık ayında görünür hale gelmiştir. 24 Şubat 1995 tarihli ve 95/T-17 sayılı Kararla YİD kapsamına alınan İzmit Kirazdere (sonradan Yuvacık adını alıyor) Projesi hem su konusunda uygulanan YİD yönteminin enerji alanındaki YİD uygulamaları gibi çok ciddi kamu zararlarına yol açtığını kanıtlamış hem de su gibi hayati bir alanın kamusallıktan uzaklaştırılarak özelleştirilmesinin halkın günlük hayatında ne denli büyük bir yıkım yarattığını kanıtlamıştır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İzmit Projesi YİD öncesi ve YİD sonrası olarak iki aşamada gerçekleşmiştir. Proje kapsamında bulunan Kirazdere Barajı ilk olarak 1968 yılında hazırlanan Marmara Havzası İstikşaf Raporu’nda yer almıştır. 1966 yılında başlayan proje etütleri 1978 yılında tamamlanırken, 1972 tarihli ve 7/5290 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile İzmit şehrine su temin işi DSİ Genel Müdürlüğü’ne verilmiştir. 1982-83’te DSİ Genel Müdürlüğü, İzmit’in 2020 yılına kadar gereksinim duyacağı su ihtiyacını saptamak ve gerekli planlamayı yapmak üzere Kirazdere Projesi Planlama Rapor’unu hazırlamıştır. Bu raporda İzmit, Yarımca, Derince, Değirmendere ve Gölcük’ün 2020 yılında içme-kullanma-endüstri su ihtiyacının 273 milyon m³ olacağı hesaplanmış ve bu çerçevede 131 milyon m³’lük ihtiyacın mevcut kaynaklardan, geri kalan 142 milyon m³’ünün de yapılması planlanan Kirazdere Barajı’ndan karşılanması planlanmıştır. 09.02.1987’de Gama İnşaat’a ihâle edilen projenin Yap-İşlet-Devret modeline geçirilmesi yönünde 1989-90 arasında kimi girişimler söz konusu olsa da, Hazine ve İzmit Belediyesi’nin tesislerin ileri bir teknoloji gerektirmediği, İzmit Belediyesi’nin bu tesislerde üretilecek suya ihtiyacı olmadığı ve üretilecek suyun birim fiyatının yüksekliği nedeniyle satılamayacağından Hazine’nin sübvanse etmek zorunda kalacağı gibi nedenlerle olumsuz görüş belirtmeleri nedeniyle bundan vazgeçilmiştir. 15.10.1990’da Kamu Ortaklığı Fonu finansmanı kapsamına alınan proje, 19.10.1994’te fon kapsamından çıkarılmıştır. Hazine ve İzmit Belediyesi geçen zaman içerisinde olumsuzluk yönünde belirttikleri görüşlerini değiştirmiş ve projenin YİD modeli ile tamamlanması yönünde alınan Belediye Meclisi Kararına dayanılarak 1990 yılından başlayarak 1996 yılına kadar geçen süre içinde, eşgüdümü Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarlığı tarafından yürütülen çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar sonucunda proje, bazı yatırımların YİD modeliyle yapılmasını düzenleyen 3996 sayılı Kanun ile uygulamaya ilişkin 94/5907 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının (BKK) yürürlüğe girmesini müteakip 3996 sayılı Kanunun 4047 sayılı Kanunla değişik Geçici 1’inci maddesine dayanarak Yüksek Planlama Kurulu (YPK) tarafından verilen 24.02.1995 tarih ve 95/T-17 sayılı Karara istinaden YİD modeli kapsamına alınmıştır. YİD kapsamına alınma ile paralel olarak projenin bedeli de sürekli artmıştır. İlk teklif bedeli 480 milyon dolar olan proje YİD kapsamına alındığında bedeli bir anda 890.9 milyon dolara yükselmiştir. Buna 23.5 milyon dolarlık kamulaştırma bedellerinin belediyece karşılanması, belediyenin %15’lik ortaklık payı için eklenen 19.5 milyon dolarlık bedel ve1999-2014 yılları arasında kullanılmasa dahi alınması taahhüt edilen 142 milyon m³ suyun bedeli de eklendiğinde projenin kamuya toplam maliyetinin 4-4.5 milyar dolar olacağı tahmin edilmektedir (Topçu, 2006; Sayıştay İzmit Raporu, 2002).&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İzmit Şehri Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi’nin YİD kapsamına alınmasının ardından suyun yönetimini üstlenmek üzere İzmit-Su Anonim Şirketi (İSAŞ) adlı bir şirket kurulmuştur. Bu şirketin kuruluş amacı şöyle belirtilmiştir: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“İzmit Belediyesi Evsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi ile ilgili olarak, İzmit Belediyesi’ne arıtılmış ve ham su satmak için Yuvacık Barajı, su arıtma tesisi, boru hatları, pompalama istasyonları ve tesislerin proje, mühendislik ve inşaatının yapılması, bu amaç için gerekli malzemenin temini, yapısal tesisin test edilmesi, işletmeye alınması, yönetilmesi, işletilmesi ve bakımının yapılması”. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda belirtilen amaç ile İSAŞ’ı kuran üç ortaktan GAMA şirketin % 53.5, GÜRİŞ % 11.5 ve Thames Water % 35 hissesine sahip olmuştur. Ancak bu oranlar İzmit Büyükşehir Belediyesi’nin başvurusu üzerine Bakanlar Kurulu’nun Belediye’nin İSAŞ’ın en çok %39 hissesine sahip olabileceği yönündeki kararının ardından şirketin hisselerinde şu yönde bir değişim gerçekleşmiştir: Thames Water % 35, GAMA % 23.5, Büyükşehir Belediyesi % 15, GÜRİŞ % 11.5, Mitsui &amp;amp; Co. Ltd. % 7.5, Sumitomo % 7.5 (Topçu, 2006).&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Projenin YİD kapsamına alınması ve İSAŞ’ın kuruluşunun ardından Büyükşehir Belediyesi ile İSAŞ arasında 24.08.1995 tarihinde Uygulama ve Su Satış Anlaşması imzalanmış ve 1998 yılında Yuvacık Barajı’nın tamamlanması ile tesisler 18 Ocak 1999’da işletmeye alınmıştır. Böylece 1999-2014 yıları arasında 15 yıl süre ile İSAŞ’tan su satın alınması anlaşmaya bağlanmıştır (Sayıştay İzmit Raporu, 2002).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayıştay’ın gerek projenin YİD kapsamına alınması sürecine ilişkin işlemler gerekse İSAŞ’ın kurulması sürecindeki işlemler üzerinden yaptığı inceleme sonucunda hazırladığı “Yap – İşlet – Devret Modeli İle Yapılan İzmit Şehri Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi Hakkında Rapor”unda yer verdiği tespitler, söz konusu YİD kararının nasıl hukuka karşı alındığını ve bu süreçte kamunun uğradığı zararın ne denli büyük olduğunu ortaya koymaktadır. Sayıştay Raporu’nda, YİD modeli ile İzmit Su Projesi kapsamında inşa edilen Yuvacık Barajı Arıtma Tesisleri ve İsale Hatlarının yatırım maliyetleri, DSİ Genel Müdürlüğü tarafından dış kaynaklı kredi temin edilerek yürütülen ve benzer iş niteliğinde olan:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;- İzmir Tahtalı Barajı, Arıtma Tesisi ve İsale Hatları,&lt;br /&gt;- İstanbul Yeşilçay-Yeniemirli Arıtma Tesisi,&lt;br /&gt;- Diyarbakır İçme ve Sanayi Suyu Temini,&lt;br /&gt;projelerinin maliyetleri ile karşılaştırılmış ve bu karşılaştırma sonucunda İzmit Su Projesi’nin isale hattı ve su arıtma tesisi maliyet bedellerinin benzer projeler olarak irdelenen projelerin isale hattı ve arıtma tesisi maliyet bedellerinden 3 ilâ 9 kat daha yüksek olduğu görülmüştür (Sayıştay İzmit Raporu, 2002).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonuç Yerine: Ankara’nın Susuz Yazı ve Hükümetin Su Kaynaklarını Özelleştirme Çabası&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP Hükümeti, 2007 Ağustos ayında Ankara’da yaşanan susuzluk sorununun&lt;a title="" style="mso-endnote-id: edn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_edn6" name="_ednref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; hemen sonrasında, Türkiye’nin bu durumu özelleştirme ile aşacağını ilân etti. Hükümetin susuzluk sorununa ‘anında’ geliştirdiği ve Başbakan Erdoğan’ın “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” (Milliyet, 16.10.2005) sözünde ifadesini bulan bu çözümün temeli AKP’nin Acil Eylem Planı’na dayanmaktadır. Planda ifade edilen “serbest piyasanın daha iyi işlemesi için gerekli koşulların oluşumunu sağlamak” amacı, AKP Hükümeti tarafından iktidara gelir gelmez büyük bir hızla uygulamaya konulmuş, bu kapsamda özelleştirmeler de Acil Eylem Planı’nda belirtilen alanların çok ötesine geçerek yeni alanlara yayılmaya başlamıştır. Su kaynakları da bu yeni alanlardan sadece birisini oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetin su kaynaklarını özelleştirme girişiminin 2006 yılında başladığını belirtmek yanlış olmayacaktır. 2006 yılında, su ticaretine hakim olan çokuluslu şirketlerin çıkarlarını kamu politikalarına taşıyan, kamu politikasına dönüştüren Dünya Su Konseyi tarafından 3 yılda bir düzenlenen Dünya Su Forumu’nun beşincisinin Türkiye’de yapılması kararı alınmıştır. AKP Hükümeti bu kararın alınması için hem DSİ Genel Müdürü hem de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı aracılığı ile büyük bir çaba sarf etmiş ve sonucunu da almıştır. Su kaynaklarının pazarlanma yeri olan Dünya Su Forumu’nun Türkiye’de yapılacağının kesinleşmesinin ardından ise Başbakan ülkesini pazarlama görevi ile bağlantılı olarak “Gap’a paramız yok, mecbur pazarlıyoruz” (Milliyet, 23.12.2006) açıklamasını yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan tarafından bu açıklamanın yapılmasının ardından, Türkiye su kaynaklarının özelleştirilmesi süreci de son derece yoğun bir döneme girmiştir. Söz konusu süreç şöyle ilerlemiştir: 2006 Aralık ayında İzmit gibi Türkiye’nin en önemli sanayi şehrinde “susuzluk” krizi patlak vermiş, ülkenin başkentinde Büyükşehir Belediye Başkanı’nın açıkladığı haliyle küresel ısınma nedeniyle yaşanan kuraklığa bağlı olarak 1 Ağustos’tan itibaren kentte uygulanacak dönüşümlü su kesintisinin hemen öncesinde, 31 Temmuz’da, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler 12-13 akarsuyun satışa çıkarılacağını duyurmuştur. “Küresel ısınma, beklenenin altında kalan yağışlar ve geciken barajlar nedeniyle kapıya dayanan su krizi” üzerine Hükümet’in bulduğu çözüm, “akarsu ve göletlerin kullanım hakkını yap-işlet-devret yöntemi ile 49 yılı geçmeyecek şekilde özel sektöre satma” kararı olmuştur (Milliyet, 31.07.2007). Hükümetin su sorununa bulduğu çözümde, halkı yaşadığı bu sorundan kurtaracak yatırımcının payına ise “barajdan elde edilen suyu işletme süresi boyunca satarak hem yatırım maliyetini çıkarmak hem de kâr etmek” düşmüştür (Milliyet, 31.07.2007). 22 Temmuz Seçimleri’nin ardından Çevre ve Orman Bakanlığı görevine getirilen DSİ Eski Genel Müdürü Veysel Eroğlu’nun Türkiye İşverenler Sendikaları Konfederasyonu’nun İşveren Dergisi’ne verdiği röportaj ‘ilginç tesadüfler’ zincirine yeni bir halka eklemiştir. Yeni bakan da yaşanan sıkıntıları küresel ısınmaya bağladıktan sonra “sulamada da özel sektörün önünü açmak lazımdır” saptamasını yapmış ve yöntem olarak da YİD ve kamu özel işbirliğinden söz etmiştir (İşveren Dergisi, Ağustos-2007). İki önemli kentte yaşanan susuzluk sorununun ardından gelen açıklamalar dönemi, Çevre ve Orman Bakanı’nın “birçok il susuzluk yaşıyor, su projelerine para yok” (Milliyet, 15.10.2007) açıklaması ile son bulmuş ve artık su özelleştirmelerinin yasama sürecine geçilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;04.12.2007 tarihinde Meclis Başkanlığı’na gelen ve şu an Meclis gündeminde olan “Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun ile Devlet Su İşleri Umum Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”&lt;a title="" style="mso-endnote-id: edn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_edn7" name="_ednref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; ile DSİ Genel Müdürlüğü enerji alanından sonra sulama alanında da yatırımcı kuruluş olmaktan uzaklaştırılacakken, “Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Kamu Kesimi İle Özel Sektör İşbirliği Modelleri Çerçevesinde Gerçekleştirilmesine İlişkin Kanun Tasarısı Taslağı”nın yasalaşması ile de DSİ Genel Müdürlüğü’nden boşalacak su yatırımları alanı özel kesime açılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak İzmit ve Ankara’da yaşanan susuzluk sorunun kaynağını küresel ısınma ve kuraklık olarak saptayan hükümet, çözümü de kaynakları özelleştirmeye açmakta bulmuştur. Özelleştirmenin kuraklığa nasıl bir çözüm üreteceği bilinmemektedir. Ancak özel kesimin kendi kârını korumak ve artırmak için bugüne kadar çevreyi nasıl tahrip ettiği sayısız örnekle ortadadır. Özelleştirmenin kuraklık sorununa nasıl bir çözüm getireceği bilinmemekle birlikte, sorunun asıl nedeni olan yönetim zafiyetinden yola çıkıldığında da özelleştirme gibi bir çözümün üretilmesi pek olası görünmemektedir. Her ne kadar Ankara’daki sorun yerel yöneticinin yönetim zafiyeti ise de İzmit’te yaşanan sorunun kaynağında bizzat hükümet tarafından çözüm olarak sunulan özel şirket bulunmaktadır. İzmit vakası kuraklık ya da susuzluk sorununa özelleştirmenin çözüm olmadığını kesin olarak kanıtlamışken ve yaşanan susuzluk sorununun nedeni çok açık bir biçimde ortada iken Hükümet’in, çözüm olarak su kaynaklarını özelleştirmeye yönelmesi sadece bir şekilde açıklanabilir: Minareyi çalan kılıfını hazırlar… 2009 Dünya Su Forumu’nun Türkiye’de yapılması için büyük çaba harcayan ve şimdilerde 2009 Forumuna hazırlanan, Türkiye su kaynakları yönetiminin üç ana kurumunu tasfiye eden ya da halihazırda etmekte olan Hükümet, su özelleştirmeleri için gerekli yasal süreci başlatmak üzere Ankara ve İzmit’te yaşanan susuzluk sorununu iyi bir gerekçe olarak değerlendirmiş ve gereğini yapmak üzere kanun tasarıları ya da tasarı taslakları ile kamuoyunun önüne çıkmıştır. Bundan sonraki süreç YİD ve kamu özel işbirliği yöntemleri ile Türkiye’nin su kaynaklarının su çokuluslularına satışı biçimde işleyecek ve Türkiye, Latin Amerika halklarının yaşamlarında yarattıkları yıkım sonucu Latin Amerika’dan kovulan su çokulusluları için yeni pazar olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DİPNOTLAR&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3366ff;"&gt;[*]&lt;/span&gt; Evren Haspolat, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi, &lt;a href="mailto:evrenhaspolat78@yahoo.com"&gt;evrenhaspolat78@yahoo.com&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#3366ff;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#3366ff;"&gt;[1]&lt;/span&gt; Susuzluk kavramı, ihtiyaç duyulan suyun bulunamaması durumunu ifade etmek için kullanılmıştır. İhtiyaç duyulan suyun bulunamamasının nedenlerinden birisi kuraklık olabilecekken, diğer nedenler su tesislerine (baraj, arıtma tesisi, dağıtım şebekesi) gerekli yatırımın yapılmaması, zamanında önlem alınmaması olabilir. Gerek Ankara’da gerekse İzmit’te yaşanan sorun, kuraklıktan çok yönetsel sorunlardan ve zamanında gerekli tedbirlerin alınmamasından kaynaklandığı için, sorunu ifade ederken kuraklık kavramı yerine susuzluk kavramı kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-endnote-id: edn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ednref2" name="_edn2"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3366ff;"&gt;[2]&lt;/span&gt; “Ankara’yı Susuz Bıraktıran Belge” , &lt;a href="http://www.hurriyet.com.tr/gundem/7008700.asp?m=1"&gt;http://www.hurriyet.com.tr/gundem/7008700.asp?m=1&lt;/a&gt; , erişim: 10.01.2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-endnote-id: edn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ednref3" name="_edn3"&gt;&lt;span style="color:#3366ff;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Uzun Dalgalar; tarihsel gerçeklikleri, kapitalist üretim tarzının topyekün tarihinin kesin olarak ayırt edilebilir niteliklere sahip parçalarını temsil eder. Kapitalist üretim tarzının farklı niteliklere sahip bu parçaları, genişleme ve daralma yönlerinde gelişmelerine bağlı olarak da ‘genişleyici uzun dalga’ ve ‘depresif uzun dalga’ olarak adlandırılmaktadır. Genişleyici uzun dalga yukarı doğru salınımın, depresif uzun dalga ise aşağı doğru salınımın gerçekleştiği dönemlerdir (Mandel, E.; 1991: 77-83).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-endnote-id: edn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ednref4" name="_edn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Petro-dolar: Petrol üreticisi ülkelerin 1960’lar ve 1970’ler süresince petrol satışlarından elde ettikleri gelirlerin Batılı özel bankalarda yatırıma dönüştürülmüş bölümü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-endnote-id: edn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ednref5" name="_edn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; DSİ Genel Müdürlüğü’nün tasfiye sürecine ilişkin olarak bknz: Yıldız, Dursun (2007), “Ülkemizdeki Su Kaynakları Yönetimi Kurumsal Yapısı ve Geleceği”, YAYED Su Sempozyumu Bildiriler Kitabı (yayın aşamasında), Sempozyum Tarihi: 08.12.2007.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-endnote-id: edn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ednref6" name="_edn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Ankara’da 2007 Ağustos ayında yaşanan susuzluk sorununun gerçek nedeni pek çok uzman tarafından yapılan değerlendirmede plansızlık, yönetim zafiyeti ve kurumsal gerileme olarak tespit edilmiştir. Bknz.:&lt;br /&gt;YAYED: “Su Araştırma Merkezi: İki Büyük Kentteki Susuzluğun Nedeni Plansızlık ve Kurumsal Gerileme”, &lt;a href="http://www.yayed.org/genel/bizden_detay.php?kod=553&amp;amp;tipi=4&amp;amp;sube=0"&gt;http://www.yayed.org/genel/bizden_detay.php?kod=553&amp;amp;tipi=4&amp;amp;sube=0&lt;/a&gt;,&lt;br /&gt;Meteoroloji Mühendisleri Odası: “Su Krizini Yaratanlar Çözümü Su Kaynaklarını Satmakta Buldular”,&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.tmmob.org.tr/modules.php?op=modload&amp;amp;name=News&amp;amp;file=article&amp;amp;sid=2542"&gt;http://www.tmmob.org.tr/modules.php?op=modload&amp;amp;name=News&amp;amp;file=article&amp;amp;sid=2542&lt;/a&gt;, &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Jeoloji Mühendisleri Odası: “Özelleştirmeci, Fırsatçı Zihniyet Yine İş Başında; Kuraklık Bahanesiyle Akarsular Da Özelleştiriliyor, Siyasal Afet Devam Ediyor!”, &lt;a href="http://www.tmmob.org.tr/modules.php?op=modload&amp;amp;name=News&amp;amp;file=article&amp;amp;sid=2544"&gt;http://www.tmmob.org.tr/modules.php?op=modload&amp;amp;name=News&amp;amp;file=article&amp;amp;sid=2544&lt;/a&gt; ,&lt;br /&gt;Şehir Plancıları Odası: “Su Sorunun Gerisinde Plansız Gelişme ve Günü Kurtarma Stratejileri Yatmaktadır”, &lt;a href="http://www.spo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=256&amp;amp;tipi=3&amp;amp;sube=0"&gt;http://www.spo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=256&amp;amp;tipi=3&amp;amp;sube=0&lt;/a&gt;,&lt;br /&gt;Dursun Yıldız, “Su Uzmanı: Ankara’da Susuzluğun Sebebi Gökçek”, &lt;a href="http://www.8sutun.com/node/36524/print"&gt;http://www.8sutun.com/node/36524/print&lt;/a&gt; ,&lt;br /&gt;Çevre Mühendisleri Odası 2007 Su Raporu, &lt;a href="http://www.cmo.org.tr/yeni/duyuru2.php?did=86"&gt;http://www.cmo.org.tr/yeni/duyuru2.php?did=86&lt;/a&gt; .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-endnote-id: edn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ednref7" name="_edn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Söz konusu tasarı ile DSİ Kanununa eklenecek hüküm şöyledir: “3996 sayılı Kanun (YİD Yasası) hükümlerine göre meydana getirilen tesislerden katkı payı ve ortak tesis yatırım harcamalarına tekabül eden kısmı görevli şirketin işletme süresi sona erdikten sonra bu maddede yazılı esaslar dahilinde tesislerden istifade edecekler tarafından ödenir”. Kışlalı, M. “Sulama da Özelleşiyor-Dünya Bankası İstedi”, Cumhuriyet Gazetesi, 17.12.2007.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KAYNAKLAR&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP İktidarı’nın Acil Eylem Planı (2002). Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008, &lt;a href="http://www.belgenet.com/eko/acileylem_161102.html"&gt;http://www.belgenet.com/eko/acileylem_161102.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başar, M. (2000). Proje Finansmanında Bir Araç Olarak Yap İşlet Devret Modeli ve İzmit Büyükşehir Belediyesi Su Temin Projesinde Modelin Uygulanışı, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevre Mühendisleri Odası 2007 Su Raporu (2007). Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008, &lt;a href="http://www.cmo.org.tr/yeni/duyuru2.php?did=86"&gt;http://www.cmo.org.tr/yeni/duyuru2.php?did=86&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Danaher, K. (2004). Küresel Ekonomi ve Demokrasi-Dünya Bankası ve IMF’ye Karşı Mücadele, 1. Baskı, İstanbul: Metis&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davis, P. (1986). Why Partnerships? Why Now?, Proceedings of the Academy of Political Science, Vol. 36, No. 2, Public-Private Partnerships: Improving Urban Life (1986), pp. 1-3.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellwood, W. (2002). Küreselleşmeyi Anlama Kılavuzu, 1. Baskı, İstanbul: Metis&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güler, B. A. (1996). Yeni Sağ ve Devletin Değişimi-Yapısal Uyarlama Politikaları-, 1. Baskı, Ankara: TODAİE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güler, B. A. (1999). Su Hizmetleri Yönetimi Genel Yapısı, ( Ed.), 1. Baskı, Ankara: TODAİE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güvenç, N. (1998). Küreselleşme ve Türkiye, 1. Baskı, İstanbul: BDS&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hall, D., De La Monte, R., Davies, S. (200&lt;a name="_Toc38992527"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a name="_Toc38991702"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a name="_Toc36959781"&gt;3). &lt;/a&gt;Terminology of Public-Private Partnerships (PPPs), Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008, &lt;a href="http://www.epsu.org/spip/IMG/doc/PPPs-defs.doc"&gt;http://www.epsu.org/spip/IMG/doc/PPPs-defs.doc&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jeoloji Mühendisleri Odası (2007). Özelleştirmeci, Fırsatçı Zihniyet Yine İş Başında; Kuraklık Bahanesiyle Akarsular Da Özelleştiriliyor, Siyasal Afet Devam Ediyor!, Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008,&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.tmmob.org.tr/modules.php?op=modload&amp;amp;name=News&amp;amp;file=article&amp;amp;sid=2544"&gt;http://www.tmmob.org.tr/modules.php?op=modload&amp;amp;name=News&amp;amp;file=article&amp;amp;sid=2544&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazgan, G. (2002). Küreselleşme ve Ulus-Devlet-Yeni Ekonomik Düzen-, 2. Baskı, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazgan, G. (2005). Türkiye Ekonomisinde Krizler (1929-2001), 1. Baskı, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kışlalı, M. (2007). Sulama da Özelleşiyor-Dünya Bankası İstedi, Cumhuriyet Gazetesi, 17.12.2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilci, M. (1998). Türkiye'de Özelleştirme Uygulamaları – 2, Ulaşım Tarihi 11 Ocak 2008, &lt;a href="http://ekutup.dpt.gov.tr/kit/kilcim/ozel2.html"&gt;http://ekutup.dpt.gov.tr/kit/kilcim/ozel2.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lyall, K. C. (1986). Public-Private Partnerships in the Carter Years Proceedings of the Academy of Political Science, Vol. 36, No. 2, Public-Private Partnerships: Improving Urban Life. (1986), pp. 4-13&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mandel, E. (1991). Kapitalist Gelişmenin Uzun Dalgaları, 2. Baskı, İstanbul: Yazın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.tmmob.org.tr/modules.php?op=modload&amp;amp;name=News&amp;amp;file=article&amp;amp;sid=2542&amp;amp;mode=thread&amp;amp;order=0&amp;amp;thold=0"&gt;Meteoroloji Mühendisleri Odası (2007). Su Krizini Yaratanlar Çözümü Su Kaynaklarını Satmakta Buldular&lt;/a&gt;, Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008, &lt;a href="http://www.tmmob.org.tr/modules.php?op=modload&amp;amp;name=News&amp;amp;file=article&amp;amp;sid=2542"&gt;http://www.tmmob.org.tr/modules.php?op=modload&amp;amp;name=News&amp;amp;file=article&amp;amp;sid=2542&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Miraftab, F. (2004). Public-Private Partnerships-The Trojan Horse of Neoliberal Development?, Journal of Planning Education and Research, No. 24, pp. 89-101&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayıştay (2002). Yap – İşlet – Devret Modeli İle Yapılan İzmit Şehri Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi Hakkında Sayıştay Raporu, Ulaşım Tarihi 10 Ocak 2008, &lt;a href="http://www.sayistay.gov.tr/rapor/diger/2002/izmitsu/izmitsu.pdf"&gt;http://www.sayistay.gov.tr/rapor/diger/2002/izmitsu/izmitsu.pdf&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sayıştay (2004). Yap-İşlet-Devret ve Yap-İşlet Modeli Kapsamında Yaptırılan Enerji Projeleri Hakkında Sayıştay Raporu (Enerji Raporu) Hakkında Özet Bilgi, &lt;a href="http://www.sayistay.gov.tr/rapor/diger/2004/Enerji/EnerjiRaporu_Ozet.doc"&gt;http://www.sayistay.gov.tr/rapor/diger/2004/Enerji/EnerjiRaporu_Ozet.doc&lt;/a&gt;, Ulaşım Tarihi 10 Ocak 2008&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sertel, Y. (1988). Türkiye’de Dışa Dönük Ekonomi ve Çöküş, 1. Baskı, İstanbul: Alan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Shiva, V. (2003). Su Savaşları, 1. Baskı, İstanbul: Aram&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stiglitz, J. E. (2002). Küreselleşme: Büyük Hayal Kırıklığı, 1. Baskı, İstanbul: Plan B&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehir Plancıları Odası (2007). Su Sorunun Gerisinde Plansız Gelişme ve Günü Kurtarma Stratejileri Yatmaktadır, Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008, &lt;a href="http://www.spo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=256&amp;amp;tipi=3&amp;amp;sube=0"&gt;http://www.spo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=256&amp;amp;tipi=3&amp;amp;sube=0&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Topçu, F. H. (2006). Suda Dış Kredi: İzmit Örneği, Çınar, T. ve Özdinç, H. K. (Ed), Su Yönetimi-Küresel Politika ve Uygulamalara Eleştiri, 1. Baskı, Ankara: Memleket&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toussaint, E. (1999). Ya Paranı Ya Canını-Dünya Bankası ve IMF’nin Üçüncü Dünya Politikaları-, 1. Baskı, İstanbul: Yazın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de Özelleştirme (2007). Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Ulaşım Tarihi 13 Ocak 2008, &lt;a href="http://www.oib.gov.tr/program/turkiyede_ozellestirme.htm"&gt;http://www.oib.gov.tr/program/turkiyede_ozellestirme.htm&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerel Yönetim Araştırma Yardım ve Eğitim Derneği (2007). Su Araştırma Merkezi: İki Büyük Kentteki Susuzluğun Nedeni Plansızlık ve Kurumsal Gerileme, Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008, &lt;a href="http://www.yayed.org/genel/bizden_detay.php?kod=553&amp;amp;tipi=4&amp;amp;sube=0"&gt;http://www.yayed.org/genel/bizden_detay.php?kod=553&amp;amp;tipi=4&amp;amp;sube=0&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıldız, D. (2007). Su Uzmanı: Ankara’da Susuzluğun Sebebi Gökçek, Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008, &lt;a href="http://www.8sutun.com/node/36524/print"&gt;http://www.8sutun.com/node/36524/print&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıldız, D. (2007). Ülkemizdeki Su Kaynakları Yönetimi Kurumsal Yapısı ve Geleceği, YAYED Su Sempozyumu Bildiriler Kitabı (yayın aşamasında), Sempozyum Tarihi: 08.12.2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. Yılında Türkiye’de Özelleştirme Gerçeği Sempozyumu Bildiriler Kitabı (2005). 1. Baskı, Ankara: TMMOB.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok İl Susuzluk Yaşıyor, Su Projelerine Para Yok, Milliyet Gazetesi, Ulaşım Tarihi 14 Kasım 2007, &lt;a href="http://www.milliyet.com.tr/2007/10/15/ekonomi/eko01.html"&gt;http://www.milliyet.com.tr/2007/10/15/ekonomi/eko01.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gap’a Paramız Yok, Mecbur Pazarlıyoruz, Milliyet Gazetesi, Ulaşım Tarihi 12 Kasım 2007, &lt;a href="http://www.milliyet.com.tr/2006/12/23/ekonomi/eko08.html"&gt;http://www.milliyet.com.tr/2006/12/23/ekonomi/eko08.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemi Pazarlamakla Mükellefim, Milliyet Gazetesi, Ulaşım Tarihi 12 Kasım 2007, &lt;a href="http://www.milliyet.com.tr/2005/10/16/ekonomi/aeko.html"&gt;http://www.milliyet.com.tr/2005/10/16/ekonomi/aeko.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baraj Yap İşlet Devret, Milliyet Gazetesi, Ulaşım Tarihi 13 Kasım 2007, &lt;a href="http://www.milliyet.com.tr/2007/07/31/yasam/ayas.html"&gt;http://www.milliyet.com.tr/2007/07/31/yasam/ayas.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu: Su Yatırımları ve Özelleştirme, İşveren Dergisi, Ağustos 2007, Ulaşım Tarihi 10 Eylül 2007, &lt;a href="http://www.tisk.org.tr/isveren_sayfa.asp?yazi_id=1819&amp;amp;id=90"&gt;http://www.tisk.org.tr/isveren_sayfa.asp?yazi_id=1819&amp;amp;id=90&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun ile Devlet Su İşleri Umum Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, Ulaşım Tarihi 10 Aralık 2007, &lt;a href="http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/kanun_tasarisi_sd.sorgu_sonuc?taksim_no=1&amp;amp;kullanici_id=4862224&amp;amp;sonuc_sira=40&amp;amp;bulunan_kayit=494&amp;amp;metin_arama=&amp;amp;icerik_arama"&gt;http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/kanun_tasarisi_sd.sorgu_sonuc?taksim_no=1&amp;amp;kullanici_id=4862224&amp;amp;sonuc_sira=40&amp;amp;bulunan_kayit=494&amp;amp;metin_arama=&amp;amp;icerik_arama&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Kamu Kesimi İle Özel Sektör İşbirliği Modelleri Çerçevesinde Gerçekleştirilmesine İlişkin Kanun Tasarısı Taslağı , Ulaşım Tarihi 10 Ocak 2008, &lt;a href="http://ekutup.dpt.gov.tr/haber/ahd/taslak.pdf"&gt;http://ekutup.dpt.gov.tr/haber/ahd/taslak.pdf&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5286 sayılı Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünün Kaldırılması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun, Ulaşım Tarihi 2 Ocak 2008, &lt;a href="http://yonetimbilimi.politics.ankara.edu.tr/koyhizmetleri.doc"&gt;http://yonetimbilimi.politics.ankara.edu.tr/koyhizmetleri.doc&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3996 sayılı Bazı Yatırım Ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun, Ulaşım Tarihi 10 Ocak 2008, &lt;a href="http://www.dhmi.gov.tr/dosyalar/kanun_yonetmelik/kanunlar/k3996.pdf"&gt;http://www.dhmi.gov.tr/dosyalar/kanun_yonetmelik/kanunlar/k3996.pdf&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5920641138997780610-7692341769805507061?l=evrenhaspolat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/7692341769805507061'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/7692341769805507061'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenhaspolat.blogspot.com/2008/09/su-zelletirmelerinin-yntemi-olarak-yap.html' title='SU ÖZELLEŞTİRMELERİNİN YÖNTEMİ OLARAK YAP-İŞLET DEVRET MODELİ VE KAMU ÖZEL İŞBİRLİKLERİ'/><author><name>Yard. Doç. Dr. Evren Haspolat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08222583241682490540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5920641138997780610.post-146201528923029864</id><published>2008-05-30T10:52:00.008+03:00</published><updated>2008-12-10T20:32:05.979+02:00</updated><title type='text'>DEVLET SU İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN ÇEVRE VE ORMAN BAKANLIĞI’NA BAĞLANMASININ NEDENLERİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/SD-1JuPJ9YI/AAAAAAAAAG0/bXwSkzM5rzQ/s1600-h/afis1go4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206078872898631042" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/SD-1JuPJ9YI/AAAAAAAAAG0/bXwSkzM5rzQ/s320/afis1go4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;(DSİ tarafından 22 Mart 2007 Dünya Su Günü için hazırlanan bu afişte geleceğimizin su kaynaklarının akılcıl kullanımına bağlı olduğu ve bunun için de zamanın hızla tükendiğine gönderme yapmak amacıyla bir kum saati kullanılmış. Afişin temel kaygısını DSİ'nin geleceği açısından taşımamak da mümkün görünmüyor...&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;DSİ'nin su kaynakları konusundaki ana kurum olma özelliğinin geriletildiği ve kaynaklarının kısıtlandığı, dolayısıyla su kaynaklarının korunması sürecinin ciddi olarak tehlikeye atıldığı bir dönemde böylesi bir afişin DSİ tarafından kullanılması da ironik olmuştur...)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Makalenin Künyesi: Evren Haspolat, "Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün Çevre ve Orman Bakanlığı’na Bağlanmasının Nedenleri", YAYED Memleket Mevzuat Dergisi, Sayı: 34, Nisan-2008.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Evren Haspolat &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Cumhuriyet’in kuruluşu ile başlayan su işlerine ilişkin çalışmalar açısından en önemli kurumsal yapılanma 1953 yılında Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün kurulması ile gerçekleştirilmiştir. 1953’te Su İşleri Teşkilâtı’nın yeniden düzenlenmesinin ardından, 18.12.1953 tarihinde kabul edilen ve 28.02.1954 tarihinde yürürlüğe giren 6200 sayılı Devlet Su İşleri Umum Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun ile teşkilatın yetkileri arttırılarak, Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı, “katma bütçeli, tüzel kişiliğe sahip” Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü kurulmuştur.&lt;br /&gt;Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü, uzun yıllar Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı olarak hizmetlerini yürütmüş, 31.08.2007 tarihli ve 26629 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Kuruluşların Bağlı ve İlgili Olduğu Bakanlıkların Değiştirilmesi İle İlgili İşlem ile de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan ayrılarak Çevre ve Orman Bakanlığı’nın bağlı kuruluşu haline getirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DSİ Genel Müdürlüğü’nün Görev ve Sorumlulukları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de içme ve kullanma suyu konusunda ulusal düzeyde örgütlenmiş üç kuruluş&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; biri olan DSİ Genel Müdürlüğü’nün görev ve sorumlulukları 6200 sayılı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun ve 167 sayılı Yeraltı Suları Hakkında Kanun tarafından belirlenmiştir. Söz konusu iki kanun çerçevesinde DSİ Genel Müdürlüğü’nün yerine getirmekle yükümlü olduğu görev ve sorumluluklar şunlardır:&lt;br /&gt;· -nehir akım ölçümleri,&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;-toprak sınıflaması,&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;-zirai ekonomi,&lt;br /&gt;-jeolojik etüdler,&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;-su kalitesi analizleri,&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;-su yapılarının modellemesi için temel araştırma ve etüdleri yapmak,&lt;br /&gt;· Su havzalarının geliştirilmesi amacıyla; etüd, planlama ve projelendirme çalışmalarını yürütmek,&lt;br /&gt;· Havzalardaki su kaynaklarına ilişkin projelere ekonomik ve teknik çözümler bulmak amacıyla, fizibilite ve master plan raporları hazırlamak,&lt;br /&gt;· Baraj ve hidroelektrik enerji santralleri inşa etmek,&lt;br /&gt;· Sulama ve drenaj tesisleri inşa etmek,&lt;br /&gt;· DSİ tarafından inşa edilmiş olan tüm yapıları işletmek veya gerçek veya tüzel kişilere devretmek,&lt;br /&gt;· Taşkınlara karşı koruma yapıları inşa etmek,&lt;br /&gt;· Yeraltı suyunun kullanımı, korunması, etüd ve araştırılması için tüm çalışmaları yapmak (167 sayılı Kanunla),&lt;br /&gt;· Nüfusu 100 000'den fazla olan yerleşim birimlerine su temin etmek ve su arıtma tesisleri geliştirmek üzere tüm çalışmaları yapmak (1053 sayılı Kanunla),(DSİ Genel Müdürlüğü’ne 7478 sayılı Kanunla verilen “Köylere İçme ve Kullanma Suyu Temini”ne ilişkin sorumluluk, 1964 yılından sonra Yol Su Elektrik Genel Müdürlüğü’ne devredilmiştir),&lt;br /&gt;· Tesislerin işletme ve idaresi için gerekli bina ve yapıları kurmak veya kurdurtmak,&lt;br /&gt;· Yukarıdaki işlerin gerçekleştirilmesi amacıyla emlak ve arazileri kamulaştırma ve/veya geçici olarak kullanmak,&lt;br /&gt;· Malzeme, alet, yedek parça, makine ve daimi ekipmanı işletmek, kiralamak ve temin etmek,&lt;br /&gt;· Bataklıkları ıslah etmek,&lt;br /&gt;· Nehirleri ıslah etmek, &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda sayılan görevler çerçevesinde DSİ Genel Müdürlüğü; tarım için sulama suyu temini, hiroelektrik enerji üretimi, büyük şehirler için içme ve endüstri suyu sağlama, su kalitesini iyileştirme, taşkın kontrolü, arazi ıslahı, nehir düzenleme ve kontrolü, rekreasyon, su ile ilgili yapıların dizaynı ve yapı malzemeleri üzerine araştırmalar yapmak, su kaynaklarının geliştirilmesi için proje, master plan ve fizibilite raporları hazırlanmak, bu itibarla akım ve meteoroloji, toprak sınıflaması, tarımsal ekonomi, erozyon, haritalama, jeolojik koşullar gibi çeşitli konularda gerekli ana verileri ve yapılan havza etüdlerini toplamak gibi görevleri içeren geniş bir görev ve sorumluluk alanına sahiptir. Belirtilen görevler DSİ Genel Müdürlüğü’nün dört ana hizmet alanını oluşturmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Enerji, 2- Tarım, 3- İçme ve Kullanma Suyu, 4- Çevre ve Taşkın Koruma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çevre ve Orman Bakanlığı’nın Görev ve Sorumlulukları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DSİ Genel Müdürlüğü’nün bağlı kuruluşu haline getirildiği Çevre ve Orman Bakanlığı, Çevre Bakanlığı ve Orman Bakanlığı’nın 08.05.2003 tarihli ve 4856 sayılı Çevre ve Orman Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile birleştirilmesi ile oluşturulmuş bir bakanlıktır. Bakanlık;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Çevrenin korunması, kirliliğin önlenmesi ve iyileştirilmesi,&lt;br /&gt;· Ormanların, otlak, yaylak ve kışlakların korunması, imarı ve ıslahı ile bakımını sağlamak,&lt;br /&gt;· Erozyonu önleyici her türlü tedbiri almak,&lt;br /&gt;· Millî parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları, tabiatı koruma alanları ve orman içi mesire yerleri ile biyolojik çeşitliliğin, av ve yaban hayatı alanlarının tespiti, yönetimi, korunması, geliştirilmesi, işletilmesi ve işlettirilmesini sağlamak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biçiminde ifade edilebilecek dört ana görev alanında, prensip ve politikalar tespit etmek, programlar hazırlamak, bu çerçevede araştırmalar ve projeler yapmak, yaptırmak, bunların uygulama esaslarını tespit etmek ve uygulanmasını sağlayacak tedbirleri almakla yükümlüdür.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DSİ Genel Müdürlüğü’nün 54 yıllık geçmişi bağlamında üstlenmiş olduğu görevlerin genişliği; ülkemizde tüm su kaynaklarının planlanması, yönetimi, geliştirilmesi ve işletilmesinden sorumlu birinci derecede yetkili kuruluş oluşu; devlet yatırım bütçesinin yaklaşık 1/4’ünü kullanan ve yurt çapında 30.000’e yakın personeli ile su kaynaklarının geliştirilmesi ve işletilmesi alanında ülke çapında büyük bir birikim, deneyim ve donanımın oluşmasını sağlamış olması gerçeği dikkate alındığında, DSİ gibi bir kurumun, görev alanı ve yetkileri kendisinden çok kısıtlı bir bakanlığa bağlanması uygulamasının ne denli sorunlu ve bir o kadar da tehlikeli bir girişim olduğu anlaşılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorunludur, çünkü Çevre ve Orman Bakanlığı görüldüğü üzere DSİ Genel Müdürlüğü gibi devasa bir kurumun ağırlığını taşıyabilecek, deyim yerinde ise DSİ’yi hazmedecek bir bünyeye sahip değildir. Böyle olmakla birlikte geride bıraktığımız son 4 yılda yapılan gerek yasal değişikliklerle gerekse kurum içerisindeki kimi uygulamalar ile Bakanlığın, Genel Müdürlüğü hazmetme kapasitesi artırılmıştır. Söz konusu değişiklikler şunlardır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· 10.12.2003 tarih ve 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu,&lt;br /&gt;· 29.10.2005 tarih ve 5428 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkındaki Kanun,&lt;br /&gt;· 24.12.2005 tarih ve 5436 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun,&lt;br /&gt;· 1.07.2006 tarih ve 5539 sayılı Yap İşlet Modeli ile Elektrik Enerjisi Üretim Tesislerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışının Düzenlenmesi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun,&lt;br /&gt;· Anayasal değişiklikle DSİ Genel Müdürlüğü’nün katma bütçeli bir kurum olma özelliğinden uzaklaştırılması ve 2006 yılından itibaren 7 yıl içinde elindeki HES projelerini tamamlaması için süre tanınmış olması,&lt;br /&gt;· Son dönemde idari yapı ve teknik kadro açısından yaşanan büyük erozyon.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda sayılan uygulama ve değişikliklerle her ne kadar DSİ Genel Müdürlüğü’nün güçlü yapısı törpülenmiş olsa da Bakanlık hâlâ bağlı kuruluşunu hazmetme kapasitesinden yoksundur. Bu nedenle de DSİ Genel Müdürlüğü’nün Bakanlığa bağlanması tehlikelidir. Tehlikelidir, çünkü DSİ Genel Müdürlüğü şu an sahip olduğu yapı ile hâlâ Türkiye’nin su ve toprak kaynaklarının geliştirilmesinden sorumlu ana kuruluşudur. Bu kuruluşun Çevre ve Orman Bakanlığı gibi söz konusu alanda kendisinden daha geri plandaki bir bakanlığa bağlanması, yakın zamanda Genel Müdürlüğün görev ve yetki alanının daha da daraltılacağı anlamını taşımaktadır. Aralık-2007’nin başlarında Meclis’e gönderilen ve sulama suyu satış ve dağıtımının özelleştirilmesinin yolunu açacak olan, YİD yasasında değişiklik yapılmasına dair tasarı ile DSİ yasasına eklenecek hüküm&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; (bu durumda DSİ enerji alanından sonra sulama alanında da yatırımcı kuruluş olmaktan uzaklaşacaktır) ve gündemdeki Kamu Özel İşbirliği Kanun Tasarısı Taslağı bu yöndeki değişikliğin güçlü işaretleridir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bağlanmanın Ana Nedeni: Dünya Bankası ve Avrupa Birliği Talepleri&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;DSİ Genel Müdürlüğü’nün Çevre ve Orman Bakanlığı’na bağlanması yönündeki değişiklik ve bu değişikliğin Türkiye su kaynakları yönetiminde yaratacağı dönüşümün zemini, yukarıda ayrıntılı olarak anlatıldığı üzere uzun bir süreç içerisinde aşama aşama döşenmiştir. Ancak sözü edilen uzun süreç dikkatlice incelendiğinde, bugünkü değişimin aşamalarının Dünya Bankası (DB) ve Avrupa Birliği’nin (AB) talepleri doğrultusunda gerçekleştiği görülmektedir.&lt;br /&gt;Temmuz 2006’da DB uzmanları tarafından Devlet Planlama Teşkilatı ve su kaynaklarının geliştirilmesi ile ilgili kurum ve kuruluşlarla yapılan görüşmeler ve bu alanda yapılan araştırmalar sonrasında hazırlanan “Irrigation and Water Resource with a Focus on Irrigation Prioritasition and Managament” başlıklı rapordaki bazı tespit ve değerlendirmeler, DSİ Genel Müdürlüğü’nün konumunda yapılan değişiklik ile doğrudan bağlantılıdır. Çünkü raporda su kaynakları yönetimindeki iki ana aktör olan DSİ Genel Müdürlüğü ve Çevre ve Orman Bakanlığı arasındaki ilişki ve birlikteliğin sürdürülmesine vurgu yapılmaktadır. Aynı vurgu Avrupa Birliği Su Çerçeve Direktifi’nde de yer almaktadır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ancak raporun, salt DSİ Genel Müdürlüğü’nün kurumsal yapısını değiştirmek için hazırlandığı düşünülmemelidir. Rapor, daha geniş bir amaç gütmektedir: Türkiye su kaynakları yönetiminin kurumsal yapısını yeniden kurgulamak. Çünkü raporda, Türkiye’nin yeraltı ve yerüstü su kaynakları potansiyeli ve bu potansiyelin kullanılması konusunda detaylı incelemeler ile su kaynaklarının ve sulama sistemlerinin geliştirilmesinden sorumlu kurum ve kuruluşlarla ilgili bir dizi değerlendirme ve öneriye yer verilmektedir. Raporda ayrıca su yasası ve kurumsal yapı düzenlemeleri konusunda da öneriler bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yukarıda ifade edilen tespitler, raporun satırlarına şöyle yansımıştır:&lt;br /&gt;“Dünya Bankası, yeni su yasası ve ilgili kurumların yeniden oluşturulması üzerine bir ulusal konferans düzenlenmesi konusunda hükümete yardımcı olabilir. Bu konferans su kaynaklarının geliştirilmesi konusunda benzer deneyimlere sahip Fransa, ABD, İngiltere, İspanya, Güney Afrika, Avustralya ve Almanya gibi ülkelerin hükümet ve ilgili kurum temsilcilerinin katılımı ile gerçekleşebilir. Bu çalışmaların sonucu olarak, Türkiye’nin su kaynakları yönetimi konusunda bir görüş birliğine varılabilir ve bu doğrultuda bir uygulama planının tespit edilmesi mümkün olabilir”. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu ifadelere dayanılarak, Türkiye su yönetimi için iki alternatif kurumsal yapı önerilmektedir. Birleşik Model olarak adlandırılan ilk modelde, su kaynakları yönetimi-işletme ve bakım-planlama, projelendirme ve inşaat fonksiyonları tek bir kuruluşun çatısı altında kurgulanırken, ikinci modelde su kaynakları yönetim fonksiyonu işletme ve bakım-planlama, projelendirme ve inşaat gibi fonksiyonlardan ayrı olarak düşünülmüş ve su kaynakları yönetimi bölümünün başlangıç yıllarında Başbakanlığa bağlı bir birim olarak hizmet vermesi önerilmiştir. Özellikle ikinci model neoliberalizmin devlet reformu anlayışı ile birebir örtüşmektedir. Çünkü neoliberal devlet reformu düzenleme ve denetleme (politika oluşturma) işleri ile hizmetin sunumu ile ilgili işleri birbirinden ayırmakta ve politika oluşturma görevini kamu yönetimine (bakanlık düzeyinde) bırakırken, hizmet sunumu sürecini ticari esaslara göre özel sektöre devretmektedir&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine raporda, çıkarılacak olan su yasasının ve su yönetimi kurumsal yapısında yapılacak değişikliğin AB Su Çerçeve Direktifi ile uyumlu olması gerektiğine değinilmektedir. Hollanda’nın girişimleri ile hazırlanan ve 2000 yılının Aralık ayında yürürlüğe giren Direktif, sınır aşan sularla ilgili olarak daha çok aşağı kıyıdaş ülkelerin çıkarlarını gözeten ve havza sınırları içerisinde uluslararası koordinasyonu (md. 3) içeren bir içerikle hazırlanmıştır. Direktif’in hedefleri şunlardır:&lt;br /&gt;· Nehir havzalarının entegre yönetimi (su sisteminin politik sınırlarda bitmediğinin kabulü ve sınır ötesi işbirliği),&lt;br /&gt;· Yüzeysel sular ve yeraltı sularının bütüncül olarak korunması,&lt;br /&gt;· 2015’e kadar suların “iyi durum”a gelmesinin sağlanması,&lt;br /&gt;· Su kalite standartlarının ve emisyon kontrolünün birlikte değerlendirilmesi ve öncelikli zararlı maddelerin ortadan kaldırılması,&lt;br /&gt;· Suyun mantıklı bir şekilde kullanılmasını sağlayacak şekilde doğru fiyatlandırılması,&lt;br /&gt;· Bütün paydaşların ve vatandaşların su yönetimine katılması; çevre ile yararlananların çıkarlarının dengelenmesi&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;AB Su Çerçeve Direktifi’nin hazırlanmasına öncülük eden Hollanda, Direktif’in uygulanabilmesi için gerekli olan çalışmalar için de aday ülkelere finansal destek sağlamaktadır. AB Katılım Öncesi İşbirliği Programı (MATRA) kapsamında 2012 yılına kadar birliğe üye ve aday ülkelerdeki su kalitelerini AB standartlarına getirmek amaçlanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti tarafından 04.06.2003 tarihinde imzalanan ve 29.04.2004 tarihli ve 5154 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan MATRA Projesi şu şekilde düzenlenmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Su yönetiminde sorumluluk sahibi kurumlar ve organizasyonlar arasında işbirliğini hızlandırmak ve Türkiye’de su yönetimi planlamasında entegre yaklaşımı geliştirmek”.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DB uzmanlarınca hazırlanan 2006 tarihli raporda referans verilen AB Su Çerçeve Direktifi’nin Türkiye’de uygulanması için hazırlanan Uygulama El Kitabı’nda&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;, Türkiye’de su yönetiminin ana probleminin “(bakanlıklar arası) işbirliği ve koordinasyon eksikliği” olduğuna değinildikten sonra, 2002 yılında kurulan Su Yönetimi Ulusal Platformu’nun bu eksikliği gidermek amacı ile kurulduğu belirtilmektedir. Söz konusu Platform;&lt;br /&gt;• Devlet Su İşleri (DSİ),&lt;br /&gt;• Çevre ve Orman Bakanlığı,&lt;br /&gt;• Tarım ve Köy Hizmetleri Bakanlığı,&lt;br /&gt;• Sağlık Bakanlığı,&lt;br /&gt;• Turizm Bakanlığı,&lt;br /&gt;• Devlet Planlama Teşkilatı,&lt;br /&gt;• Avrupa Birliği Genel Sekreterliği,&lt;br /&gt;• Ulusal Platformun çalışması sırasında belirlenecek diğer devlet kurumlarının katılımı ile oluşacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygulama El Kitabı’nda ifade edildiği biçimi ile yukarıda adı anılan kurumların katılımı ile oluşturulacak Platform’da, Çevre ve Orman Bakanlığı su kalitesi (politikaların belirlenmesi, su kalite standartları, izleme, izin ve yaptırımlar) konularında ana sorumluluğu alırken, DSİ su kantitesi yönetiminden sorumlu olacak ve politikaların ve aktivitelerin koordinasyonu Ulusal Platform sayesinde sağlanacaktır. Bu yüzden Ulusal Platformun bir diğer görevi de Türkiye Entegre Su Yönetim Planı’nın koordineli bir şekilde oluşturulması olacaktır. DSİ’nin Ulusal Platform’un liderliğini ve ev sahipliğini yapması konusunda görüş birliğine varılan metinde, Çevre ve Orman Bakanlığı’na da Ulusal Platform toplantılarının hazırlanmasından (gündemin, toplantı tarihleri, tartışma konularının belirlenmesi) sorumlu olan hazırlık grubuna başkanlık etme görevi yüklenmiştir. Direktif çerçevesindeki bu görevlendirmeler ve oluşturulmaya çalışılan su yönetimi yapısı dikkate alındığında, DSİ Genel Müdürlüğü’nün Direktif’in çok sıkı tedbirlerinin daha sistemli bir biçimde uygulanabilmesi amacıyla Çevre ve Orman Bakanlığı’na bağlandığı sonucuna ulaşmak yanlış olmayacaktır. Bu anlamda söz konusu bağlanmanın olumlu bir gelişme olduğu ve böylece Türkiye su kaynakları yönetiminin daha sağlıklı bir yapıya kavuşacağı da düşünülebilir. Ancak geçmişteki benzer amaçlı düzenlemeler dikkate alındığında bu konuda temkinli olmakta fayda vardır. 1985 yılında imzalanan Tarım SECAL’inde&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;, ülke gübre tekelini elinde tutan Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun (TZDK) modernize edileceği ve geliştirileceği belirtilmiş, ancak yine aynı yıl içerisinde gübrede devlet tekeli kaldırılırken, 1990’lı yılların ilk yarısında da TZDK ortadan kaldırılmıştır&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;. Bu anlamda kurumların modernize edileceği, daha verimli çalışmasının sağlanacağı ya da kurumlar arası sağlıklı işbirliğinin yaratılması için yapısal değişikliğe gidileceğine dair öneri ve hedefler içeren raporların her zaman olumlu sonuçlar doğuracağını düşünmek yanlış olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, DSİ Genel Müdürlüğü’nün Çevre ve Orman Bakanlığı’na bağlanması yönündeki düzenlemede; DB’nin 1980’den günümüze kadar yürüttüğü devletin yeniden yapılandırılması (yapısal uyarlama) politikaları bağlamında merkezi kamusal otoriteyi zayıflatma yönündeki uygulamaları, yine DB’nin 2006 tarihli anılan raporu, AB Su Çerçeve Direktifi ve MATRA Projelerinin temel etken olduğu görülmektedir. Türkiye su kaynakları yönetiminin parçalı, merkezden yoksun ve koordine olamayan yapısı, anılan kurumlara bu alanı kendi talepleri doğrultusunda düzenleme-koordine etme olanağını yaratmıştır. Söz konusu kurumların bu yöndeki proje, rapor ve direktifleri ise küresel su tekellerinin, su kaynakları yönetimi üzerindeki ilgisinden ve çıkarından bağımsız değildir. 1980 sonrasında gerek dünyanın genelinde gerekse Türkiye’de sermayenin devletin kamusal görevlerine yönelik olarak başlattığı saldırı, kamusal olanın tasfiyesine yönelmiştir. Bu bağlamda geride bıraktığımız son 10 yılda özellikle az gelişmiş ülkelerde, devletin su kaynakları ve su yönetimi üzerindeki planlama ve kontrolünün zafiyete uğraması yönündeki süreç dikkat çekicidir. Yukarıda Türkiye özelinde ifadesini bulan DB ve AB gibi kurumların süreçteki rolü dikkate alındığında, bu zafiyetin sadece azgelişmiş ülkelerdeki iç politikanın bir sonucu olmadığı, tam tersine daha büyük oranda küresel şirketlerin çıkarları çerçevesinde hareket eden DB ve AB gibi uluslararası-uluslar üstü kurumların küresel politikalarından kaynaklandığı görülmektedir. Bu bağlamda DSİ Genel Müdürlüğü’nün konumunda yapılan her değişikliği ve bu arada Genel Müdürlüğün Bakanlığa bağlanmasını da küresel su politikaları ve küresel su şirketlerinin çıkarları ile ilişkilendirerek ele almak, süreci doğru okumak açısından elzemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Evren Haspolat, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi, &lt;a href="mailto:haspolat@politics.ankara.edu.tr"&gt;haspolat@politics.ankara.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Türkiye’de içme ve kullanma suyu konusunda ulusal düzeyde örgütlenmiş üç kuruluş bulunmaktaydı. Bunlar: 1- Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü, 2- İller Bankası Genel Müdürlüğü ve 3- DSİ Genel Müdürlüğü. KHGM 13.01.2005 tarihli yasa ile tasfiye edilmiştir. İller Bankası’nın tasfiye süreci ise büyük bir hızla devam etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Çevre ve Orman Bakanlığı resmi internet sitesi, &lt;a href="http://www.cevreorman.gov.tr/"&gt;http://www.cevreorman.gov.tr/&lt;/a&gt; , erişim: 13.12.2007.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Söz konusu hüküm şöyledir: “3996 sayılı Kanun (YİD Yasası) hükümlerine göre meydana getirilen tesislerden katkı payı ve ortak tesis yatırım harcamalarına tekabül eden kısmı görevli şirketin işletme süresi sona erdikten sonra bu maddede yazılı esaslar dahilinde tesislerden istifade edecekler tarafından ödenir”. Kışlalı, “Sulama da Özelleşiyor-Dünya Bankası İstedi”, Cumhuriyet Gazetesi, 17.12.2007.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; “Türkiye ve Avrupa Birliği Su Yönetimi Mevzuatı Çevre Yönetim Planı İlişkisi”,&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.cowiprojects.com/4CountryEnvironmentalProject/turkey/1stRegionalWorkshop/EU-Turkey-WaterManagementLegislation-EMP.pdf"&gt;http://www.cowiprojects.com/4CountryEnvironmentalProject/turkey/1stRegionalWorkshop/EU-Turkey-WaterManagementLegislation-EMP.pdf&lt;/a&gt;, erişim: 02.01.2008.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Güler, “Devlette Reform”, Devlette Reform Yazıları, Pragraf, Ankara, 2005, s. 58.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Efeoğlu , “Avrupa Birliği Su Çerçeve Direktifi ve Bu Alanda Türkiye’de Yürütülen Çalışmalar”, &lt;a href="http://www.emwis.org/documents/pdf/20051215_AylaEfeoglu.pdf"&gt;http://www.emwis.org/documents/pdf/20051215_AylaEfeoglu.pdf&lt;/a&gt; , erişim: 10.12.2007.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; a.k.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Uygulama El Kitabı: Su Çerçeve Direktifi’nin Türkiye’de Uygulanması,&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.artiproje.com.tr/downloads/R3%20Handbook%20WFD%20Turkey%20TR.pdf"&gt;http://www.artiproje.com.tr/downloads/R3%20Handbook%20WFD%20Turkey%20TR.pdf&lt;/a&gt; , erişim: 02.01.2008.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; SECAL: Dünya Bankası’nın ilgili ülke ile sektörel yapısal uyarlama kredilerine yönelik olarak yaptığı anlaşmadır. Türkiye ile SECAL anlaşmaları 1985 yılından itibaren yapılmaya başlanmış olup; 1985 yılından itibaren Tarım SECAL’i, iki mali SECAL ve Enerji SECAL’i imzalanmıştır. Aynı dönemde adlarında SECAL olmasa da, sektörü düzenlemeye dönük eğitim, sağlık ve yerel yönetim sektörlerinde yeniden yapılanma amaçlı proje kredileri anlaşmaları devreye girmiştir. Güler, “Devletin Yeniden Yapılandırılması”, Devlette Reform Yazıları, Pragraf, Ankara, 2005, s. 17.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; a.k., s. 17. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5920641138997780610-146201528923029864?l=evrenhaspolat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/146201528923029864'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/146201528923029864'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenhaspolat.blogspot.com/2008/05/devlet-su-ileri-genel-mdrlnn-evre-ve.html' title='DEVLET SU İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN ÇEVRE VE ORMAN BAKANLIĞI’NA BAĞLANMASININ NEDENLERİ'/><author><name>Yard. Doç. Dr. Evren Haspolat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08222583241682490540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/SD-1JuPJ9YI/AAAAAAAAAG0/bXwSkzM5rzQ/s72-c/afis1go4.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5920641138997780610.post-139369739105902928</id><published>2008-02-08T14:04:00.000+02:00</published><updated>2008-02-08T14:42:26.288+02:00</updated><title type='text'>GÜÇLÜ CUMHURBAŞKANLIĞINDAN GÜÇLÜ BAŞBAKANLIĞA: AKP’nin Kuvvetleri Birleştirme Çabası</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Makalenin Künyesi: Evren Haspolat (2007), "GÜÇLÜ CUMHURBAŞKANLIĞINDAN GÜÇLÜ BAŞBAKANLIĞA: AKP’nin Kuvvetleri Birleştirme Çabası", YAYED Memleket Mevzuat Dergisi, Sayı: 30, Aralık-2007.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;Evren HASPOLAT &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP hükümeti 22 Temmuz seçimlerinde aldığı % 46, 5 oy oranının hemen ardından, elde ettiği halk desteğini adeta bir baskı aracı olarak kullanarak devletin yapısında ve hükümet sisteminde ciddi değişimlere yol açan ya da açacak olan düzenlemelere yöneldi. Söz konusu değişimler cumhurbaşkanının seçim yöntemindeki değişikliğin 21 Ekim Referandumu’nda oylanması ile başladı, ardından yeni anayasa taslağı ve Meclis İçtüzüğü’nün değiştirilmesi söylemleri ile devam etti. Bu çalışma, AKP için hazırlanan anayasa taslağının başbakanı güçlendiren maddelerine odaklanacak ve kuvvetler arasında yürütmenin, yürütme içinde de başbakanın güçlendirilmesinin hükümet sistemi açısından nasıl bir anlam ifade edeceğini açıklamaya çalışacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kuvvetler Birliği ve Kuvvetler Ayrılığı İlkeleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin gelecek döneme ilişkin olarak hükümet isteminde yapmayı planladığı değişikliklere değinmeden önce, çalışma sonunda yapılacak değerlendirmeye temel teşkil etmesi bakımında kuvvetler ayrılığı ve kuvvetler birliği kavramlarının açıklanması sağlıklı olacaktır. Çalışma sonunda bu konuya yeniden dönülerek AKP’nin bu yöndeki girişimi değerlendirilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Montesquieu’nun Kanunların Ruhu adlı eseri ile siyaset bilimi ve anayasa hukukuna kazandırdığı “kuvvetler ayrılığı teorisi”nden bugüne, hükümet sistemleri kuvvetler ayrılığı ve kuvvetler birliği ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmiştir. Montesquieu, kral ile halk arasında aracı kurumların bulunmamasının ve buna bağlı olarak da monarkın iradesinin yasa sayılmasının, özgürlüklerin çiğnenmesine ve despotluğa yol açtığı görüşündeydi. Bu nedenle özgürlüklerin korunup, despotluğun önlenmesi için de İngiliz Anayasası’na benzer bir anayasa düzeninin kurulması gerektiğine inanıyordu. Çünkü İngiliz Anayasası yasama-yürütme-yargı erkleri arasında ayrılığa ve bu erkler arasında yönetimin despotluğa kaymasını engelleyen bir denetleme sistemine dayanmaktaydı.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Montesquieu’nun özgürlüklerin çiğnemesine neden olduğu için karşı olduğu kuvvetler birliği sistemi ise yasama ve yürütme yetkilerinin tek elde toplanmasıdır. Bu yapı içerisinde kuvvetler ayrılığının uygulandığı sistemlerde var olabilen yargının bağımsızlığından söz etmek de mümkün değildir. Yasama ve yürütme yetkileri seçilmemiş bir kişide ya da kurulda birleşmişse bu hükümet sistemlerine “mutlak monarşi” ya da “diktatörlük” adı verilir. Her iki yetkinin yasamada birleştiği hükümet sistemi ise “meclis hükümeti sistemi” olarak adlandırılır. Türkiye’de Kurtuluş Savaşı sırasında, kurtuluş mücadelesini tek elden yürütmek ve zaman kayıplarını önlemek için meclis hükümeti sistemi uygulanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Montesquieu’ye göre bir sistemde özgürlüğün var olabilmesi ve korunabilmesi için yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrılması gerekir. Yasama kuralları koyacak, yürütme bu kuralları uygulayacak, yargı da yine yasamanın koyduğu kuralları anlaşmazlıkların çözümü için uygulayacaktır. Yasama-yürütme-yargının bu şekilde ayrılığına dayanan bu hükümet sitemi de kuvvetler ayrılığı olarak adlandırılır ve sert ve yumuşak olmak üzere iki biçimde görülür. Başkanlık sitemleri kuvvetler ayrılığının sert bir biçimde uygulandığı sistemlerdir. Bu sistemde yasama ve yürütme kuvvetleri birbirinden mutlak bir biçimde ayrılmış iki organa verilmiştir. Yürütme erki tek bir kişi tarafından (başkan) kullanılırken, yasama erki yasama organınca kullanılır. Bu organlar birbirlerinden bağımsızdır, ayrı ayrı seçilirler, birbirlerinin varlıklarına son veremezler&lt;a name="_ftnref68"&gt; ve&lt;/a&gt; anayasal sistem içinde güçleri birbirine eşit veya az çok dengelidir&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;. Kuvvetler ayrılığının yumuşak uygulandığı sistemler ise parlamenter sistemlerdir. Parlamenter sistemlerde yasama ve yürütme yetkileri kural olarak iki ayrı organa verilmiştir, ancak bu organlar birbirlerinden tam olarak bağımsız değildir. Çünkü yürütme organı yasama içinden çıkar ve her iki organ arasında işbirliği olduğu gibi her ikisinin de bir diğerinin hukuki varlığına son verme imkânı vardır&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ŞEMA 1:&lt;/strong&gt; Kuvvetler Birliği ve Ayrılığına Göre Hükümet Sistemleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Hükümet Sistemleri&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;1- Kuvvetler Birliği Sistemleri&lt;br /&gt;a- Yürütmede Birleşme&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Mutlak Monarşi&lt;br /&gt;Diktatörlük&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;b- Yasamada Birleşme&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Meclis Hükümeti Sistemi &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;2- Kuvvetler Ayrılığı Sistemleri&lt;br /&gt;a- Sert&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Başkanlık Sistemi&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;b-Yumuşak&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;ParlâmenterSistem&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Kaynak :&lt;/span&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.anayasa.gen.tr/hsistemleri.htm"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;http://www.anayasa.gen.tr/hsistemleri.htm&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Güçsüz Cumhurbaşkanı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanları, görev süreleri değişmekle birlikte Cumhuriyet’in kuruluşundan beri meclis tarafından seçildi ve yürütme içerisinde her zaman önemli yetkilerle donatıldı. 1982 Anayasası da söz konusu konumu en ileri noktaya taşıdı. 1980 öncesinin siyasal istikrarsızlığı gerekçe gösterilerek yürütme yasama karşısında güçlendirilirken, Kenan Evren’in anayasayı tanıtma konuşmasında ifadesini bulan biçimiyle “taraflı hükümet-tarafsız cumhurbaşkanı” görüşleri çerçevesinde “muhalefet-iktidar arasında ciddi çekişmelere ve huzursuzluklara yol açacak yetkilerle, mutlaka cumhurbaşkanına verilmesi gereken yetkiler cumhurbaşkanına verildi”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;. Bu anlayış çerçevesinde 82 Anayasası’nın 104. maddesi ile cumhurbaşkanına şu yetkiler tanındı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;a-Yasama ile ilgili olanlar :&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde açılış konuşmasını yapmak,&lt;br /&gt;Türkiye Büyük Millet Meclisini gerektiğinde toplantıya çağırmak,&lt;br /&gt;Kanunları yayımlamak,&lt;br /&gt;Kanunları tekrar görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri göndermek,&lt;br /&gt;Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak,&lt;br /&gt;Kanunların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün, tümünün veya belirli hükümlerinin Anayasaya şekil veya esas bakımından aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesinde iptal davası açmak,&lt;br /&gt;Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;b-Yürütme alanına ilişkin olanlar :&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Başbakanı atamak ve istifasını kabul etmek,&lt;br /&gt;Başbakanın teklifi üzerine bakanları atamak ve görevlerine son vermek,&lt;br /&gt;Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırmak,&lt;br /&gt;Yabancı devletlere Türk Devletinin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek,&lt;br /&gt;Milletlerarası andlaşmaları onaylamak ve yayımlamak,&lt;br /&gt;Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını temsil etmek,&lt;br /&gt;Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar vermek,&lt;br /&gt;Genelkurmay Başkanını atamak,&lt;br /&gt;Millî Güvenlik Kurulunu toplantıya çağırmak,&lt;br /&gt;Millî Güvenlik Kuruluna Başkanlık etmek,&lt;br /&gt;Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilân etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak,&lt;br /&gt;Kararnameleri imzalamak,&lt;br /&gt;Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak,&lt;br /&gt;Devlet Denetleme Kurulunun üyelerini ve Başkanını atamak,&lt;br /&gt;Devlet Denetleme Kuruluna inceleme, araştırma ve denetleme yaptırtmak,&lt;br /&gt;Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek,&lt;br /&gt;Üniversite rektörlerini seçmek,&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;c-Yargı ile ilgili olanlar :&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Askerî Yargıtay üyelerini, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek.&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı, ayrıca Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda sıralanan yetkiler dikkate alındığında, yürütme içerisinde ne denli güçlü bir cumhurbaşkanlığı yaratıldığı görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin hazırladığı anayasa taslağı ise cumhurbaşkanına ilişkin tüm sistemi kökten değiştirmektedir. Cumhurbaşkanı artık meclis tarafından değil halk tarafından ve 7 yıllığına değil 5 yıllığına seçilecektir. Cumhurbaşkanının seçim biçimini değiştirerek zaten parlamenter sistemden yarı-başkanlık sistemine benzer bir yapıya yaklaştırılmak istenen sistemde, halkın oyu ile seçilen ama yetkileri son derece sınırlı güçsüz bir cumhurbaşkanı yaratılmaktadır. AKP’nin anayasa taslağının 81. maddesinde düzenlenen cumhurbaşkanın görev ve yetkileri ise şu şekilde belirtilmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder.&lt;br /&gt;2-Bakanlar Kurulunun Genelkurmay Başkanı, vali ve büyükelçilerin atanmalarına ilişkin kararnameleri Cumhurbaşkanınca imzalanır. Bunların dışında hangi kararnamelerin Cumhurbaşkanınca imzalanacağı kanunla belirlenir.&lt;br /&gt;3-Cumhurbaşkanının tek başına kullanacağı yetkiler ve yerine getireceği görevler şunlardır:&lt;br /&gt;a) Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü, Türkiye Büyük Millet Meclisinde açılış konuşması yapmak,&lt;br /&gt;b) Türkiye Büyük Millet Meclisini gerektiğinde toplantıya çağırmak,&lt;br /&gt;c) Kanunları ve kanun hükmünde kararnameleri yayınlamak,&lt;br /&gt;ç) Kanunları, tekrar görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine; kanun hükmünde kararnameleri ise Bakanlar Kuruluna geri göndermek,&lt;br /&gt;d) Anayasa Mahkemesinde iptal davası açmak,&lt;br /&gt;e) 54 üncü maddeye göre Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,&lt;br /&gt;f) Seçimlerde geçici Bakanlar Kurulunu atamak,&lt;br /&gt;g) Başbakanı atamak. 76. maddenin beşinci fıkrasında öngörülen durumda Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisinin gösterdiği adayı Başbakan olarak atamak zorundadır&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP taslağı 1982 Anayasası ile karşılaştırıldığında, cumhurbaşkanının yetkilerinin ne denli kısıtlandığı hemen göze çarpmaktadır. Taslak, 81. maddedeki düzenlemenin dışında bazı maddelerindeki ilavelerle de cumhurbaşkanının yetkilerini kısıtlamaya devam etmektedir. Söz konusu kısıtlamalar ise şunlardır:&lt;br /&gt;1- Kanunların yayınlanması başlığında 1982 Anayasası bu yetkinin cumhurbaşkanına ait olduğunu belirtirken (md. 89), AKP taslağında bu maddeye eklenen “Cumhurbaşkanının onbeş gün içinde geri göndermediği veya yayınlamadığı kanunlar Meclis Başkanı tarafından yayınlanır” biçimindeki fıkra ile meclis başkanına da bu alanda yetki verilmektedir (md. 66).&lt;br /&gt;2- Hükümet programını yerine getirmekle görevli olan idarenin hukuka uygunluğunun, düzenli ve verimli şekilde yürütülmesinin ve geliştirilmesinin sağlanması amacıyla, Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak kurulan ve başkanı ve üyeleri cumhurbaşkanınca atanan Devlet Denetleme Kurulu’nun (1982/108) taslakla kaldırılması da cumhurbaşkanının idarenin çalışmasını denetleme yetkisi elinden alınmaktadır.&lt;br /&gt;3- 82 Anayasası’nın 115. maddesinde düzenlenen “Tüzükler, Cumhurbaşkanınca imzalanır ve kanunlar gibi yayımlanır” maddesi de taslaktan çıkarılarak, geçici hükümler başlığı altında şöyle bir düzenlemeye yer verilmiştir: “Tüzükler, dayanak kanunlarında aksine düzenleme yapılıncaya kadar yürürlükte kalmaya devam eder. Hâlen yürürlükte olan tüzüklerin yürürlükten kaldırılması için tüzük çıkarılabilir”. Bu düzenleme tüzükleri imzalama ve yayımlama yetkisinin kimde olduğuna dair bir bilgi içermemektedir.&lt;br /&gt;4- 82 Anayasası’nın 117. maddesinde düzenlendiği biçimiyle Genelkurmay Başkanı’nın bakanlar kurulunun teklifi üzerine cumhurbaşkanınca atanacağına yer verirken, bu konu AKP taslağının 81. maddesinde “Bakanlar Kurulunun Genelkurmay Başkanı, vali ve büyükelçilerin atanmalarına ilişkin kararnameleri Cumhurbaşkanınca imzalanır” biçiminde ifade edilmiştir. Böylece cumhurbaşkanı artık genelkurmay başkanını atamaya değil bakanlar kurulunun atamaya ilişkin kararını imzalamaya yetkili kılınmıştır.&lt;br /&gt;5- 82 Anayasası’nın 118. maddesinde düzenlendiği biçimiyle Milli Güvenlik Kurulu cumhurbaşkanının başkanlığında ve yine gündemi başbakan ve genelkurmay Başkanının önerileri dikkate alınarak cumhurbaşkanınca düzenlenen bir kurul iken, taslağın 91. maddesinde 3 alternatif halinde düzenlenmiştir. İlk alternatifte kurulun başkanlığı ve gündemi belirleme yetkisi başbakana, ikincisinde cumhurbaşkanına tanınırken üçüncüde ise bu konulardaki düzenleme çıkarılacak kanuna bırakılmaktadır. Ancak ilk tercihin başbakandan yana kullanıldığı dikkate alınırsa bu konuda da cumhurbaşkanının yetkilerinin kısıtlanmasının amaçlandığı görülecektir.&lt;br /&gt;6- 82 Anayasası’nın 119-122. maddelerinde belirtildiği biçimiyle sıkıyönetim ve olağanüstü hal ilanına, bunların sürelerinin uzatılmasına cumhurbaşkanının başkanlığında toplanacak bakanlar kurulu karar verir. Oysa taslağın 104 ve 105. maddelerinde düzenlendiği biçimiyle sıkıyönetim ve olağanüstü hal ilanına ve yine sürelerine ilişkin karar almaya yetkili merci sadece bakanlar kuruludur. Cumhurbaşkanının başkanlığında toplantı yapmak ve karar almak artık mümkün olmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Güçsüz Meclis&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda belirtildiği biçimi ile AKP’nin anayasa tasarısı yürütme içerisindeki güçlü cumhurbaşkanını güçsüzleştirmiş ve yürütmeye aslında çok da etki edemeyen, tam anlamıyla sembolik bir konuma indirgemiştir. AKP yürütme içerisinde bakanlar kurulu ve dolayısıyla başbakanı güçlendirirken, gerek anayasa tasarısı ile gerekse içtüzükte yapmayı düşündüğü değişiklikle yasama ve yürütme güçleri arasındaki dengeyi de yürütme lehine bozma çabası içerisindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meclisler bazı konuların aciliyeti ve ülke açısından önemini dikkate alarak yürütme gücüne kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi tanıyabilmektedir. 1982 Anayasası’nda da bu konu düzenlenmiştir. AKP taslağında 82’den farklı olarak “kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme” başlığını taşıyan 68. maddesinin 4. fıkrasında şöyle bir düzenlemeye yer verilmiştir: “Cumhurbaşkanı yayınlanmasını uygun görmediği kanun hükmünde kararnameleri Bakanlar Kuruluna gerekçeleri ile birlikte onbeş gün içinde geri gönderebilir. Bakanlar Kurulu, geri gönderilen kanun hükmünde kararnameyi aynen kabul ederse kararname Cumhurbaşkanınca üç gün içinde yayınlanır”. Bu fıkra sayesinde bakanlar kurulu cumhurbaşkanının geri çevirmesi gibi bir engelle bağlı olmaksızın istediği konuda kanun hükmünde kararname çıkarabilecektir. Bu konu TBMM’nin toplantı ve karar yeter sayısı ile birlikte dikkate alındığında daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü sonuç itibariyle bakanlar kurulu çıkardığı kanun hükmünde kararnameleri meclisin onayına sunmak durumundadır. Yeni Anayasa Tasarısı ile Meclis’in toplantı ve karar sayısı “Türkiye Büyük Millet Meclisi, yapacağı seçimler dahil bütün birleşimlerinde üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanır ve Anayasada başkaca bir hüküm yoksa toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir. Ancak karar yeter sayısı, hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz” (73/1) ifadesi ile 138 olarak değiştirilmiştir. Sonuç olarak bakanlar kurulunun çıkardığı bir kanun hükmünde kararnamenin Meclis’te onaylanması için 138 kişi yeterli olacaktır. Bu durumda hükümet kendi partisinden önemli bir çoğunluğu karşısına alsa bile 138 kişinin oyuna dayanarak ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yönetme yoluna gidebilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanun hükmünde kararnamelere ilişkin söz konusu düzenleme aracılığıyla yasama yürütme karşısında geriletilirken, benzer bir durum da bütçe ve kesin hesaba ilişkin olarak karşımıza çıkmaktadır. Meclis’in hükümeti denetlemesinin en büyük aracı olan bütçe görüşmelerine ilişkin AKP taslağındaki düzenlemeler dikkate alındığında ortaya şöyle bir sonuç çıkmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Bütçe ve kesin hesaba ayrılan 125. maddeyle bütçenin yıllık yapılma zorunluluğu artık ortadan kalkmaktadır. Böylelikle, hem harcama kalemlerinin yıl içindeki dağılımını öğrenmek zorlaşmakta hem de hükümetler için bir nevi güvenoylaması anlamına gelen TBMM’deki bütçe oylamalarının baskısından hükümet kurtulmuş olmaktadır.&lt;br /&gt;2- Bütçe, ekonomi politikalarının nasıl uygulandığını gösteren bir tablodur. Uygulama sırasında ortaya çıkan sonuçlar Kesin Hesap Kanunu gereğince denetlenir. Bu kanunun görüşmeleri yasamanın yürütmeyi denetlemesidir. Bu denetleme de artık yok. Çünkü Kesin Hesap Kanunu anayasada artık ayrı bir madde değil. Bütçe maddesiyle birleştirildiği için yasamanın yürütmeyi denetlemesi de tarihe karışmakta!&lt;br /&gt;3- Bundan böyle hangi kalemlerin vergilendirileceği, alt ve üst sınırlar, muafiyet, istisna ve indirimlerde tek yetkili TBMM değil. Vergi ödevi 41. maddede yeniden tanımlanırken vergi yükümlülüklerinden muaflık, istisna ve indirim oranlarıyla ilişkili değişiklik yetkisi Bakanlar Kurulu'na verilmekle birlikte (!)... Mahalli idareler de tarh, tahakkuk ve tahsil edilenlerin yetkisiyle donatılmaktadır. Dahası, bu yetki "ilgili mahalli idarenin seçimle oluşan karar organına verilebilir" ibaresiyle mahalli idareler özerkleştirilmektedir!&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak 23.11.2007’de başlayan AKP’nin Kızılcahamam Kampında muhalefeti susturmak için içtüzük değişikliği yapılması gerektiği konusunda görüş birliğine varıldı&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;. İçtüzükte bu yönde yapılması düşünülen değişiklikler:&lt;br /&gt;1- Milletvekillerinin her ayın 20 günü çalışması, kalan 10 günde TBMM’nin tatil olması. Genel kurul görüşmeleri sırasında soru ve cevap süresinin 20 dakika ile sınırlı olması,&lt;br /&gt;2- Yasa tasarı ve önerileri görüşülürken milletvekillerinin, anayasaya aykırılık önergeleri de dahil olmak üzere her madde için 7 değil 5 önerge verebilmesi,&lt;br /&gt;3- Seçimlerin yenilenmesi kararının ancak savaş nedeniyle geri alınabilmesi. Böylece, listelere giremeyen milletvekillerinin seçimlerin yenilenmesi kararının geri alınması için toplu girişimde bulunmasının önüne geçilmesi hedefleniyor&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanun hükmünde kararnamelere, anayasaya ve içtüzüğe ilişkin olarak yapılması planlanan değişiklikler yukarıda ifade edilen değişimleri beraberinde getirecektir. Bu değişim, TBMM’nin Türk Milleti adına egemenliği kullanan organlardan biri olma hakkını yitireceği anlamına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Güçlü Başbakan&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin anayasa tasarısı ve İçtüzük’te yapmayı düşündüğü değişiklikler bağlamında, gerek “Güçsüz Cumhurbaşkanı” gerekse “Güçsüz Meclis” başlıkları altında değerlendirilen maddeler dikkate alındığında, cumhurbaşkanının ve meclisin güçsüzleştirildiği oranda bakanlar kurulunun ve doğal olarak başbakanın güçlendirildiği görülmektedir. 1982 Anayasası ile yaratılan güçlü cumhurbaşkanının yerini AKP’nin yapacağı değişikliklerle birlikte başbakan alacaktır. Bu bağlamda AKP başbakanı güçlendirdiği ölçüde ileri sürdüğü demokrasi yandaşlığından fazlasıyla uzaklaştığı gibi, yasamanın yetkilerini kısıtlayarak yürütmenin yetkilerinde, yürütme içinde ise cumhurbaşkanının yetkilerini kısıtlayarak başbakanın yetkilerinde yarattığı muazzam genişleme ile hükümet sistemini de değiştirme yolundadır. Yasama ve yürütmenin yetkilerini adeta yürütmede toplayan AKP, yargıyı kendi denetimi altına almak için çıkardığı 5720 Sayılı “Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile de hızla kuvvetler birliğine doğru yönelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Güçlü Başbakan Türkiye’nin Emperyalist Sermaye Tarafından Satın Alınması Demektir&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin güçlü başbakan yaratma girişimlerini ister Montesquieu’nun kuvvetler ayrılığı düşüncesinden hareketle diktatörlüğe yönelme girişimi, isterse Poulantzas’ın otoriter devletçilik kavramı ile ifade ettiği ve kapitalizmin tekelci aşamasına tekabül eden devlet biçimini yaratma girişimi olarak adlandıralım, sonuç değişmemektedir. AKP küresel sermayenin Türkiye’ye anayasal güvenceler elde ederek istediği gibi girebilmesini sağlamak, Türkiye pazarının yabancı sermaye tarafından satın alınmasını tamamlamak için bu anayasa tasarısını hazırlamıştır. Bu anlamda söz konusu tasarı liberal-demokrat çevrelerin ümit ettiği ya da savunusunu yaptığı gibi 1982 Anayasası’nın yasakçı-otoriter-faşist yapısını bertaraf eden bir anayasa değil, Minibaş’ın ifadesi ile küreselleşmeye geçişin anayasası olan 1982 Anayasası’ndan sonra yapılan değişiklikleri sistematize edecek olan bir anayasanın tasarıdır. Bu anlamda 1982 Anayasası’nın başlattığını tamamlayacak ve Güler’in ifadesi ile ülkenin ve devletin siyasi ve idari tasfiyesini gerçekleştirecektir &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda Türkiye’nin yabancı sermaye tarafından pazar olarak satın alınmasının ikili bir süreçle ilerleyeceğini söylemek mümkün olacaktır. Bir taraftan küresel sermayenin ülkeye girişi, yaratılacak olan güçlü başbakanın çıkaracağı kanun hükmünde kararnameler, 138 milletvekili ile çıkarılabilecek kanunlar, muhalefeti bertaraf eden İçtüzük değişikliği ile yasal ve anayasal güvencelere kavuşturulurken; diğer taraftan da söz konusu yasal-anayasal değişikliklerle yaratılacak mali federalizm ile üniter yapı parçalanacağından halkı korumak için küresel sermayeye karşı çıkacak merkezi (dolayısıyla tek tek yerellere kıyasla güçlü) bir kamu idaresi kalmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Evren Haspolat, AÜ SBF Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi, &lt;a href="mailto:evrenhaspolat78@yahoo.com"&gt;evrenhaspolat78@yahoo.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Alâeddin Şenel (1996), Siyasi Düşünceler Tarihi (Ankara: Bilim ve Sanat, 6. Baskı), s: 354.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Kemal Gözler, &lt;a href="http://www.anayasa.gen.tr/hsistemleri.htm"&gt;http://www.anayasa.gen.tr/hsistemleri.htm&lt;/a&gt; , erişim: 12.12.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Kemal Gözler, &lt;a href="http://www.anayasa.gen.tr/hsistemleri.htm"&gt;http://www.anayasa.gen.tr/hsistemleri.htm&lt;/a&gt; , erişim: 12.12.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Ergun Özbudun (1995), Türk Anayasa Hukuku (Ankara: Yetkin, 4. Baskı), s: 40.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; 1982 Anayasası, &lt;a href="http://www.tbmm.gov.tr/Anayasa.htm"&gt;http://www.tbmm.gov.tr/Anayasa.htm&lt;/a&gt;, erişim: 12.12.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; AKP Anayasa Taslağı, &lt;a href="http://www.bianet.org/bianet/kategori/siyaset/101746/akpnin-anayasa-taslaginin-tam-metni"&gt;http://www.bianet.org/bianet/kategori/siyaset/101746/akpnin-anayasa-taslaginin-tam-metni&lt;/a&gt; , erişim: 10.12.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Türkel Minibaş, “Anayasadaki Ekonomik Hükümler, Özgürlükleri Devretme Taahhütnamesi!”, &lt;a href="http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=13667"&gt;http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=13667&lt;/a&gt;, erişim: 10.12.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Emine Kaplan, “Muhalefete Sus Hazırlığı”, Cumhuriyet Gazetesi, 27.11.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Emine Kaplan, “Muhalefete Sus Hazırlığı”, Cumhuriyet Gazetesi, 27.11.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Işık Kansu-Emine Kaplan, “Üçüncü Meşrutiyeti Getiriyorlar”, Cumhuriyet Gazetesi, 12.12.2007&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5920641138997780610-139369739105902928?l=evrenhaspolat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/139369739105902928'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/139369739105902928'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenhaspolat.blogspot.com/2008/02/gl-cumhurbakanliindan-gl-babakanlia.html' title='GÜÇLÜ CUMHURBAŞKANLIĞINDAN GÜÇLÜ BAŞBAKANLIĞA: AKP’nin Kuvvetleri Birleştirme Çabası'/><author><name>Yard. Doç. Dr. Evren Haspolat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08222583241682490540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5920641138997780610.post-3308098868640283699</id><published>2007-11-27T12:36:00.001+02:00</published><updated>2008-12-10T20:32:06.179+02:00</updated><title type='text'>ÇOKULUSLU SU ŞİRKETLERİNİN TÜRKİYE’Yİ İSTİLASI NE ZAMAN BAŞLAYACAK? YENİ YUVACIKLAR YOLDA MI?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/R0v0LnGmd0I/AAAAAAAAAGc/CCQXfpQ4kZA/s1600-h/ataturkbarajidb7.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5137468280258590530" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/R0v0LnGmd0I/AAAAAAAAAGc/CCQXfpQ4kZA/s320/ataturkbarajidb7.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Makalenin Künyesi: Evren Haspolat (2007), "Çokuluslu Su Şirketlerinin Türkiye’yi İstilası Ne Zaman Başlayacak? Yeni Yuvacıklar Yolda Mı?", YAYED Memleket Mevzuat Dergisi, Sayı: 28, Ekim-2007.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;                                                                                                  Evren Haspolat&lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2006 yılının Aralık ayında ülke gündemi bir anda İzmit’te yaşanan su sıkıntısına odaklandı. Barajdaki su bitmişti, evlere, işyerlerine ve Gebze Organize Sanayi Bölgesi’ne su verilemiyordu. Türkiye’nin önemli sanayi bölgelerinden birisinde üretimin durduğu ya da durma noktasına geldiğine dair haberler bir anda hem gazetelerin sayfalarını hem de televizyonların ekranlarını doldurmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkın yaşadığı sıkıntı geri plana atılırken, sorun daha çok sanayi üretiminin gördüğü zarar ve rezaletin sorumluları arasındaki söz düellosuna indirgendi ve bugünkü Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ile İzmit’in önceki belediye başkanlarından Sefa Sirmen arasındaki “kötü yönetme-belediyeyi zarara uğratma” tartışmaları ile Sirmen ve Başbakan Erdoğan arasındaki restleşmelere odaklı olarak işlendi. Evet Thames Water Şirketi’ne ilişkin olarak “Tam İngiliz Oyunu”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; türünden yazılar da yazılmadı değil, ama konunun özü belediye başkanının yolsuzluğunda düğümlenip kaldı. Sirmen konu gündeme geldiğinde milletvekili dokunulmazlığına sığınıp olayı savuşturdu, Başbakan mecliste bekleyen kendi dosyalarını da düşünerek konunun üstüne gitmedi. Olayın “kamu” kısmındaki sorumlularının “yasal kalkanları”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; sayesinde korundukları sırada su sıkıntısının da belli oranda çözülmesi ile konu ülke gündeminden düştü. Oysa Yuvacık Barajı’nın yapımı ve suyun temini sürecinde kamunun zarara uğratılması ve 2014 yılına kadar da uğratılacak olmasının&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; diğer sorumlusu olan “özel şirket”in süreçteki payına ilişkin yapılması gereken vurgu yetersiz kaldı. Su gibi hayati bir gereksinim maddesinin ve bunun yönetiminin, sadece “kâr güdüsü” ile hareket eden bir özel şirketin insafına bırakılamayacağı gerçeği “Yuvacık Bozgunu” üzerinden vurgulanmadı. Oysa su çokuluslularının Yuvacık Bozgunu, bize “kamusal bir varlık" olan suyun “özelleştirilmesinin” ne denli büyük bir yıkım ve zarar yarattığını, daha ilk örneğinde kanıtlamıştı. Eğer o gün toplumun öncüleri ve aynı zamanda sözcüleri olan üniversiteler, barolar, dernekler ve meslek kuruluşları yerine getirmekle yükümlü oldukları “kamusal sorumlulukları” gereği, bu konu üzerinde bir bütün halinde sonuna kadar ısrarla durmuş olsalardı Thames Water Şirketi’nin ülkeden uzaklaştırılmasının yolu açılacağı gibi iktidarda oluşacak “yeni Yuvacıklar” yaratma isteği de sonlandırılabilecekti. Ancak gerekenin gerektiği kadar yapılamaması nedeniyle, bugün “yeni Yuvacıklar”ın kapıda olduğunu, suyun yönetimine ilişkin politikaların su çokuluslu şirketlerinin çıkarlarına uygun olarak biçimlendirileceğini ve bu nedenle de Türkiye’nin su şirketleri tarafından yakın zamanda istilasının başlayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Nereden hareketle mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye İşverenler Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) aylık yayın organı İşveren Dergisi’nin Ağustos 2007 sayısında Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu ile bir şöyleşi yapılmış. Söyleşinin başlığı şöyle: “Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu: Su Yatırımları ve Özelleştirme”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;. Zamanın İSKİ ve DSİ Genel Müdürü Eroğlu’na söyleşide sırasıyla üç soru yöneltiliyor. Soruların mantık sıralaması hayli ilginç! İlginç, çünkü sorular küresel ısınma ve kuraklıkla başlayıp, “suyun daha verimli kullanımına yönelik olarak su özelleştirmelerine” ile sonuçlanıyor! Bu nedenle soruları ve yanıtlarını aşama aşama ele almakta fayda olduğu kanısındayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru 1:&lt;/strong&gt; İklim değişikliği ve ülkemizde yaşanan kuraklıkla birlikte geçtiğimiz günlerde özellikle de büyük şehirlerimizde su sıkıntısı hat safhaya çıkmıştır. Bu durum da “Su Yönetimi” konusunu gündeme taşımış ve Devlet Su İşleri, belediyeler ve su birlikleri arasındaki koordinasyonun da sağlanmasına yönelik bir “Su Bakanlığı” kurulması konusunu tartışmaya açmıştır. Bu konudaki görüş ve düşüncelerinizi alabilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eroğlu’nun yanıtının özü; suyun pek çok bakanlık ve kamu kurumunun görev alanına girmesi nedeniyle yönetim-karar sürecinin parçalı olduğu, bunun ise sorunları beraberinde getirdiği. Oysa bakana göre su “tek elden yönetildiği takdirde öncelikler belirlenir ve suyun tasarruflu kullanılması yönünde de önemli bir adım atılır. Suyun tahsisinde sorunlar ortaya çıkmaz…Su gibi önemli bir konunun bakanlık seviyesinde, tek elden yönetilmesi isabetli olacaktır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk sorudan çıkan sonuç, küresel ısınma ve kuraklıkla daha “etkin mücadele” için “suyun yönetimi”nin tek elde toplanmasının ve kararların söz konusu tek yetkili merci tarafından alınmasının isabetli olacağı yönündedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru 2:&lt;/strong&gt; Küresel ısınma, kuraklık ve susuzluk sürecinin devamı dikkate alındığında sizce orta ve uzun vadede ne tür politikalar devreye sokulmalıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakanın bu soruya geliştirdiği yanıt da kısaca şudur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Su kaynaklarının kontrol edilememesi ve bütüncül olarak planlanmaması, bilinçsiz kullanımı, nüfus artışı ve yağış düzensizliği gibi hususlar, su israfına sebep olmaktadır”. Bu nedenle “acil olarak yapılması gereken, inşaatı devam eden barajların en kısa zamanda bitirilmesidir”. Ancak “suyu, bir akarsu veya barajdan alıp musluklardan akar hale getirmek kolay değildir”… “Tarımsal sulamada kullanılacak suyun depolanması ve bunun için de maddi kaynak ayrılması lazımdır. Finansal problemleri çözmek için de ilk olarak devletin yatırım bütçesinden belli bir payı su yatırımları için ayırması, KÖYDEST, BELDEST projelerine benzer SUDEST gibi bir yatırım seferberliğinin başlatılması yerinde olacaktır. İkinci adımda çabuk bitmesini istediğimiz projeleri hızlandırmak için Yap-İşlet-Devret projelerine öncelik vermek gerekiyor. Nitekim bunu hidroelektrikte denedik ve başardık. Sulamada da özel sektörün önünü açmak lazımdır”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci sorudan çıkan sonuç ise, su kaynaklarının kontrol edilmesi ve verimli kullanılabilmesi, belli projelerin (baraj-sulama) hayata geçirilmesine bağlıdır ki bunlar oldukça külfetli projelerdir. Bu nedenle de su projelerinde özel sektörün önünü açmaktan başka çare yoktur. Çünkü Kocaeli ve Ankara’da yaşanıldığı üzere susuzluk ciddi bir sorundur ve kısa sürede başka şehirlerimizde de karşımıza çıkacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru 3:&lt;/strong&gt; Son günlerde çeşitli çevrelerce suyun daha verimli kullanımına yönelik olarak su özelleştirmelerine dikkat çekilmektedir. Bu konudaki görüşlerinizi bizimle paylaşır mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakanın yanıtı şu yöndedir: “Suyun her geçen gün daha da önem kazanıyor olması nedeniyle, israf edilmeden, akılcı bir şekilde kullanılması gerekmektedir”. Türkiye şu anda “hidrolik potansiyelinin % 30’unu kullanmaktadır ve vakit kaybına tahammülü yoktur”. Bu nedenle de “geriye kalan potansiyelin de en kısa zamanda işletmeye alınmasının önemi” büyüktür… “Burada kastedilen sulama yatırımlarının özel sektör eliyle hızlandırılmasıdır” ki bu durumda “kullanım ya da işletme hakkının belli bir süre için devri söz konusudur”… “Bir bölgenin sulama probleminin çözülmesi için gerekli zirai sulama barajları ve sulama şebekesinin Yap İşlet Devret modeli ile özel sektöre yaptırılmasının önü açılacaktır. Böylece yeterli miktarda yatırım ödeneği ayrılamadığı için devlet eliyle değerlendirilemeyen ve boşa akan su kaynakları, kısa sürede vatandaşımızın istifadesine sunulacaktır”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleşi boyunca sorulan üç soru ve her birisine verilen yanıtlar dikkate alındığında, Çevre ve Orman Bakanı’nın, su yönetimini akılcı, etkin ve verimli kılmak için bulduğu çözümün, su yatırımlarının ve işletmelerinin özel sektöre devri olduğu netlikle görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşveren Dergisi’ne Ağustos ayında yukarıdaki açıklamayı yapan Bakan’ın 15 Ekim günü gazetelere yansıyan açıklaması da çok farklı değil. Milliyet Gazetesi’nin “Birçok il susuzluk yaşıyor, su projelerine para yok”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; başlığı ile haberleştirdiği açıklamasında Eroğlu, “2008-2010 dönemi yatırım programında yer alan 48 milyar YTL'lik 151 büyük su işleri projesinin mevcut ödeneklerle 38 yılda tamamlanabileceğini” bildiriyor ve “Ancak DSİ'nin 2008 yılında tespit ettiği ihtiyacının karşılanması durumunda tarım sektörü projelerinin ortalama bitiş süresi 6 yıl, büyük su işleri projelerinin ortalama bitiş süresi 7 yıl olabilir” diye de ekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda hem ilgili bakanın açıklamaları hem de “Gap’a paramız yok, mecbur pazarlıyoruz”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; ve “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt; gibi açıklamalarla Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanlık görevini açıkça “pazarlamacılık” olarak tanımlayan CEOmuzun sözleri alt alta sıralandığında karşımızda beliren saf gerçek, su kaynaklarımızın çok kısa bir sürede özelleştirmeler yolu ile uluslararası sermayenin kullanımına açılacağı yönündedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz yaz aylarında Ankara’da yaşanan su kesintileri ve barajlardaki suyun %1 gibi seviyelere düşmesi, yine İstanbul ve Bursa gibi büyük kentlerin su sıkıntısı ile burun buruna geldiği şu günlerde, devletin bakanı ve başbakanı bir taraftan devletin DSİ gibi bir kurumunu devre dışı bırakarak özelleştirme çığırtkanlığı yapmakta, bir taraftan özel sektör eliyle yürütülecek olan projelerde suyun daha akılcı ve etkin kullanılacağı yanılsamasını pompalamakta -ki bugüne kadar bir tek örnek görülmemiştir-, diğer taraftan da uzun süredir AKP’nin elinde olan belediyelerin “yönetememe zafiyetleri”nden kaynaklanan su sıkıntılarını sadece kuraklığa ve kaynak sorununa indirgeyerek ifade etmektedir. Belli ki başbakan ve bakan tüm bu çabalarının meyvelerini, ülkelerin su kaynaklarının pazarlandığı ve 2009’da İstanbul’da düzenlenecek olan Dünya Su Forumu’nda almayı planlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yüzden, 2009 Mart’ına kadar, Türkiye’de bugüne kadar uygulanan üç su özelleştirmesi (İzmit/Thames Water[İngiliz şirketi]-Antalya/ANTSU[Fransız şirketi]-Çeşme/Compagnie Generale des Eaux [Fransız şirketi]) ve bunların her birinin yarattığı zarar üzerinde ısrarla durulmalıdır. Ancak söz konusu ısrarcılık sayesinde, su kaynaklarının özelleştirilmesini ve su çokuluslularının ülke kaynaklarını talanını engellemek mümkün olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Evren Haspolat, AÜ SBE Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi, &lt;a href="mailto:evrenhaspolat78@yahoo.com"&gt;evrenhaspolat78@yahoo.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Hacer Gemici, “Sapanca’nın Suyuna da Para Alacak”, Sabah Gazetesi, &lt;a href="http://arsiv.sabah.com.tr/2006/12/21/eko133.html"&gt;http://arsiv.sabah.com.tr/2006/12/21/eko133.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Sefa Sirmen’in dokunulmazlığı nedeniyle yargılanmadığı Yuvacık Barajı Projesi ihaleyi üstlenen şirketlerin yöneticileri ile ihale sürecinde imzaları bulunan bürokratlardan dokuzunun yargılandığı bir mahkeme süreci yaşamıştır. Ancak Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davada, sanıklara verilen 6’şar yıl 3’er aylık cezaların Yargıtay tarafından bozulmasının ardından, mahkeme 13.06.2007 tarihinde verdiği ikinci kararında “devlet alımına fesat karıştırmak” suçunun yasal unsurları oluşmadığı ve sanıkların suçu işlediklerine dair kesin ve yeterli delil bulunamadığından” beraatlerine karar verdi. “Yuvacık Barajı davasında beraat”, Radikal Gazetesi, &lt;a href="http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=248247"&gt;http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=248247&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; İhale süreci şöyle işlemiştir:&lt;br /&gt;1982-83’te DSİ, İzmit’in 2020 yılına kadar gereksinim duyacağı su ihtiyacını saptamak ve gerekli planlamayı yapmak üzere Kirazdere (sonradan Yuvacık adını alıyor) Projesi Planlama Rapor’unu hazırlıyor. Bu raporda İzmit, Yarımca, Derince, Değirmendere ve Gölcük’ün 2020 yılında içme-kullanma-endüstri su ihtiyacının 273 milyon m³ olacağı hesaplanıyor. Bu çerçevede 131 milyon m³’lük ihtiyacın mevcut kaynaklardan, geri kalan 142 milyon m³’ünün de yapılması planlanan Kirazdere Barajı’ndan karşılanması planlanıyor. 09.02.1987’de Gama İnşaat’a ihale edilen projenin Yap-İşlet-Devret (YİD) modeline geçirilmesi yönünde 1989-90 arasında kimi girişimler söz konusu olsa da, Hazine ve İzmit Belediyesi’nin olumsuz görüş belirtmesi nedeniyle bundan vazgeçiliyor. 15.10.1990’da Kamu Ortaklığı Fonu finansmanı kapsamına alınan proje, 19.10.1994’te fon kapsamından çıkarılarak 24.02.1995’te YİD kapsamına alınıyor. Bu süre içerisinde de projenin bedeli sürekli artıyor. İlk teklif bedeli 480 milyon dolar olan proje YİD kapsamına alındığında bedeli bir anda 890,9 milyon dolara yükseliyor. Buna 23,5 milyon dolarlık kamulaştırma bedellerinin belediyece karşılanması, belediyenin %15’lik ortaklık payı için eklenen 19,5 milyon dolarlık bedel ve1999-2014 yılları arasında kullanılmasa dahi alınması taahhüt edilen 142 milyon m³ suyun bedeli de eklendiğinde projenin kamuya toplam maliyetinin 4-4,5 milyar dolar olacağı tahmin edilmektedir. Yukarıda anlatılan süreç dikkate alındığında, olayda payı olan siyasiler ve bürokratlar hakkında her ne kadar mahkemece verilmiş bir beraat kararı olsa da, kamunun açıkça zarara uğratıldığı ve dolayısıyla karar sürecindeki tüm yetkililerin ve şirketin bu zarardan sorumlu olduğu görülmektedir. Sürece dair bilgiler Topçu’nun makalesinden derlenmiştir. Ferhunda Hayırsever Topçu, “Suda Dış Kredi: İzmit Örneği”, Tayfun Çınar- Hülya K. Özdinç (Der.), Su Yönetimi-Küresel Politika ve Uygulamalara Eleştiri-, Memleket Yayınları, Ankara, 2006.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; “Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu: Su Yatırımları ve Özelleştirme”, İşveren Dergisi, Ağustos 2007, &lt;a href="http://www.tisk.org.tr/isveren_sayfa.asp?yazi_id=1819&amp;amp;id=90"&gt;http://www.tisk.org.tr/isveren_sayfa.asp?yazi_id=1819&amp;amp;id=90&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt;“Birçok il susuzluk yaşıyor, su projelerine para yok”, Milliyet Gazetesi, &lt;a href="http://www.milliyet.com.tr/2007/10/15/ekonomi/eko01.html"&gt;http://www.milliyet.com.tr/2007/10/15/ekonomi/eko01.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; “GAP'a paramız yok, mecbur pazarlıyoruz”, Milliyet Gazetesi,&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.milliyet.com.tr/2006/12/23/ekonomi/eko08.html"&gt;http://www.milliyet.com.tr/2006/12/23/ekonomi/eko08.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; “Ülkemi pazarlamakla mükellefim”, Milliyet Gazetesi, &lt;a href="http://www.milliyet.com.tr/2005/10/16/ekonomi/aeko.html"&gt;http://www.milliyet.com.tr/2005/10/16/ekonomi/aeko.html&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5920641138997780610-3308098868640283699?l=evrenhaspolat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/3308098868640283699'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/3308098868640283699'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenhaspolat.blogspot.com/2007/11/okuluslu-su-irketlerinin-trkiyeyi.html' title='ÇOKULUSLU SU ŞİRKETLERİNİN TÜRKİYE’Yİ İSTİLASI NE ZAMAN BAŞLAYACAK? YENİ YUVACIKLAR YOLDA MI?'/><author><name>Yard. Doç. Dr. Evren Haspolat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08222583241682490540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/R0v0LnGmd0I/AAAAAAAAAGc/CCQXfpQ4kZA/s72-c/ataturkbarajidb7.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5920641138997780610.post-3087110472526818800</id><published>2007-10-06T10:01:00.000+02:00</published><updated>2008-12-10T20:32:07.021+02:00</updated><title type='text'>SİYASAL İSLAM VE İSLAMCI KADININ KAMUSAL ALANA KATILIMI</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RwdIBegs5yI/AAAAAAAAAGE/zBVM3KatlVk/s1600-h/13036.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5118138691737151266" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RwdIBegs5yI/AAAAAAAAAGE/zBVM3KatlVk/s320/13036.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RwdH9Ogs5xI/AAAAAAAAAF8/DpIsQGQxHyM/s1600-h/24[1].jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5118138618722707218" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 273px; CURSOR: hand; HEIGHT: 198px" height="198" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RwdH9Ogs5xI/AAAAAAAAAF8/DpIsQGQxHyM/s320/24%5B1%5D.jpg" width="386" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RwdCp-gs5wI/AAAAAAAAAF0/zZnWeC9I5tc/s1600-h/24[1].jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RwdCgOgs5vI/AAAAAAAAAFs/QdgvbmCMIJc/s1600-h/13036.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Makalenin Künyesi: Evren Haspolat (2006-7), "Siyasal İslam ve İslamcı Kadının Kamusal Alana Katılımı", Eğitim Bilim Toplum Dergisi, Sayı 17, Kış 2006-2007, s: 4-21.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;strong&gt;Evren HASPOLAT&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;ÖZET&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet’in ilanı ile kurulan yeni devlet, egemenliğini halka dayandırdığı için yönetimini laik kurallar üzerine inşa etmişti. Bu bağlamda din, devlet hayatı başta olmak üzere günlük hayattaki eski ağırlığını yitirmişti. Uygulamaya konulan devrimler sonucu tarikatlar yeraltına inerken kamusal alanın da çehresi değiştirilmiş ve laikleştirilmiştir. Cumhuriyet elitleri tarafından biçimlendirilen kamusal alanın en önemli özelliği modernleşen kadın ve bu kadın imgesinin kamusal alana yansımasıydı. Bu nedenle 1960’lardan başlayarak siyasal alana dahil olan İslamcılık, Kemalist rejime yönelik itirazlarını daha çok kamusal alan ve kadın üzerinden ileri sürdü. Buna bağlı olarak da İslamcı kadınlar türban sorununu bayraklaştırarak her geçen gün kamusal alanda daha çok görünür oldular. Ancak bu gelişme İslamcı kadının özgürleşmesini- özneleşmesini sağlamaktan çok, onu Siyasal İslam’ın iktidar yürüyüşünde bir araç konumuna getirdi. Sonuç olarak bu süreç İslamcı kadın açısından siyasallaşmaktan çok, Müslümanlaşmak olarak gerçekleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ABSTRACT&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The state which was found with the declaration of Cumhuriyet had found its regime on laic rules due to its sovereignty depends on its people. In this sense the religion lost its past influence on the state life and peoples daily life. While tarikats (religious community) went down the underground in consequence of putting into effect of revolutions, the public sphere was changed its appearance and it was laicized. The main characteristic of the public sphere was modern woman and reflection of this woman’s image on the public sphere which was formed by the Cumhuriyet elits. Therefore, political Islam which was included in political area since 60s have raised its objections against Kemalist regime over public sphere and the woman image which was reflected on public sphere. Such being the case, the Islamist women symbolize headscarf issue and appeared so much in the public sphere. But this progress made Islamist woman as a means to walking on the power of political Islam. Consequently this progress has taken place much more Muslim for Islamist women than being political.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ANAHTAR KAVRAMLAR:&lt;/strong&gt; Kamusal Alan, Kemalizm, İslamcılık, İslamcı Kadın, Türban.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KEYWORDS:&lt;/strong&gt; Public Sphere, Kemalism, Islamism, Islamist Woman, Headscarf.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;GİRİŞ&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Son kitaplı din olarak 600’lü yıllardan itibaren geniş bir coğrafyaya yayılan İslam, Genç Osmanlılar ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun ve İslam Dünyası’nın Batı karşısındaki gerileyişini durdurmak ve onları yeniden ileri bir konuma getirmek için girişilen çabaların sonucunda siyasal boyuta taşınmış ve bir ideoloji olarak İslamcılık (Siyasal İslam) şekillenmeye başlamıştır. Batı karşısında yeniden güçlenmenin, Batı tekniğini ve değerlerini koşulsuz almaktan geçtiğini ortaya koyan Batılılaşma akımına karşılık, İslamcılık akımı; Batı’nın ileri bir konuma sahip olmasının temelinde yatan tekniğin ve kurumların aslında çok önceden İslam’da var olduğu ve bunların unutulması sonucu İslam’ın ve İslam Dünyası’nın gerilediğini öne sürmüş ve bu anlamda kendisini daha başından Batılılaşma’nın ve Batı’nın ötekisi olarak ortaya koymuştur. Her ne kadar İslamcılık kendisini Batılılaşma’ya bir tepki olarak ortaya koysa da çağın gerekleri bağlamında işine yarayan Batılı kurum ve değerleri de almaktan geri durmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılık’ın Batı’dan aldığı kurum ve değerler arasında özgürlük, anayasa, demokrasi, parlamento, insan hakları sayılabilir. Sayılan bu Batılı düşünce ve kurumlar İslamcılık’ta çok doğal olarak Batılı özleri ile değil “İslami ilkeler üzerinden sunulmuştur” (GÜLALP, 2003: 28). Bu anlamda İslam, İslamcılık ile yeni bir döneme girmiştir. İslamcılık ile birlikte yaşanan bu değişime bağlı olarak kadının konumunda da bir değişim gerçekleşmiştir. Geleneksel İslam ile ikinci plana itilen ve genel olarak özel alanı ifade eden ev ile sınırlanan kadının hayatına yeni bir alan olarak kamusal alan dahil olmuş ve Türkiye’de özellikle 60’ların sonlarından itibaren yaşanmaya başlanan “türban sorunu” bağlamında kadınlar “İslamcı kimlikleri” ile kamusal alanda görünür olma savaşımına başlamıştır. 1980’den itibaren ise gerek İran İslam Devrimi’nin etkisi ile Müslüman coğrafyada İslamcı ideolojinin tırmanışa geçişi gerekse Türkiye’de yaşanan 1980 Darbesi sonrası İslami çevrelerin devlet eliyle desteklenmesine ve teşvik edilmesine bağlı olarak da bu savaşım yaygınlık kazanmıştır. Türban sorunu ile siyasal tartışma alanına dahil olan İslamcı kadın olgusu, İslamcılık tarafından laik Cumhuriyet’e karşı yükseltilecek bir bayrak haline getirilmiş, buna bağlı olarak da İslamcı kadın geleneksel İslam’ı yaşayan kadınlardan farklı olarak kamusal alanda hem bir sembol haline gelmiş hem de daha çok görünür olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, “Siyasal İslam’ın ve İslamcı Kadının Kamusal Alana Katılımı” başlığını taşıyan bu çalışmada Siyasal İslam’ın ne olduğuna ve kamusal alana nasıl dahil olduğuna değinildikten sonra, İslamcı kadının kamusal alana katılımının onu özgürleştirip özgürleştirmediği ve “özgürleşme”ye bağlı olarak birey haline gelmesini sağlayıp sağlayamadığı sorunu üzerinde durularak bu olgunun erkek egemen anlayışı yeniden üretip üretemediği sorgulanmaya çalışılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;1. BÖLÜM: SİYASAL İSLAM&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın var oluşunun ilk zamanlarına kadar uzanan dinin varlığı düşünüldüğünde, dinin kimi zaman bireysel düzeyde, kimi zaman ise toplumsal düzeyde insan hayatını etkileyen veya belirleyen işlevler yüklendiği görülür. İnsanlar gerek günlük yaşamları içerisinde karşılaştıkları ve aşamadıkları sorunları gerekse dünyayı anlamlandırabilmek, hayatın amacının ne olduğunu açıklayabilmek için dine başvurmuş ve bu anlamda dini bir bilgi kaynağı olarak değerlendirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam dini de tıpkı kendinden önceki diğer dinler gibi insanın yaşamına dair belli sorunlara yanıt bulma ve yaşam sonrasına ilişkin bilgi verme özelliğine sahiptir. Bütün diğer dinler gibi, aşkın bir gücün varlığını kabul eden İslam’ın temel gerçeği, müminlerinin hayatına anlam kazandırması; bilmediklerine, kavrayamadıklarına karşı duyduğu korkuya tatminkâr karşılıklar bulmasıdır (TÜRKÖNE, 2003: 15). Bu anlamda ferdi din boyutu sergileyen İslam dini, ferdi boyutun yanı sıra toplumsal boyuta ve ona bağlı olarak da siyasal boyuta sahiptir. Başından sonuna kadar cemaat üzerinde ısrar eden İslam, hayatın bütün alanlarını düzenleyecek normları müminin önüne koyduğu gibi, siyaseti de; yani toplumu kimin yöneteceğini, yönetenlerin yetkilerini, yönetilenlerin haklarını da tayin eder (TÜRKÖNE, 2003: 17-18). Dolayısı ile İslam bireysel alanlara seslenmenin ötesinde, insan hayatının her alanına ilişkin düzenlemeler getirmektedir. İsa peygamberin “Sezarın hakkını Sezar’a, İsa’nın hakkını İsa’ya” verin biçimindeki söyleminden hareketle Hıristiyanlık’ta din ve devlet işleri arasında bir ayrıma gidilmişken, İslam’da Muhammed peygamber zamanında İslam’ı benimseyenler aynı zamanda bir siyasal topluluğu oluşturarak bir İslam devleti kurmuşlardır ki, bu devletin başında da yönetici ve peygamber sıfatlarını birlikte taşıyan Muhammed peygamber bulunmaktadır. Dolayısıyla İslam’da, daha başından itibaren din ve siyaset arasında bir bütünleşme ve örtüşme mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaya çıkış aşamasından itibaren dünyayı anlamlandırma, grup dayanışmasını sağlama ve böylece bir birlik oluşturma gibi ideolojilerin bazı özelliklerini sergileyen İslam, Genç Osmanlılar ile birlikte ideolojik boyut kazanmış ve Pan-İslamcılık kavramı da yine bu dönemde ortaya çıkmıştır. İslamcılık ya da Siyasal İslam’ın ne anlama geldiğine dair farklı tanımlar geliştirilmiştir. İslamcılık’ın nasıl ortaya çıktığını belirtir tarzdaki tanımlara Nilüfer Göle ve Mümtaz’er Türköne’ninkiler verilebilir. Göle’ye göre: “İslamcılık Müslüman kimliğin modern dünyada ve modern dünya tarafından yeniden inşa edilmesi ve farklı bir şekil alarak yeniden güçlendirilmesidir” (GÖLE, 2000: 30). Türköne ise İslamcılık’ı şöyle tanımlar: “İslamcılık, Batı’dan gelen ideolojik düşünce biçimi ile geleneksel İslami değerlerin bileşimi neticesinde, İslamiyet’in ideoloji formu içinde yeniden sistemleştirilmesiyle ortaya çıkmaktadır” (TÜRKÖNE, 2003: 23). İslamcılık’ı ortaya çıkış amacından hareketle tanımlayan Ali Bulaç’a göre de İslamcılık, “Batı karşısında İslam dünyasına güç kazandırmak amacıyla” (AKDOĞAN, 2000: 205) ortaya çıkmıştır. Son olarak İslamcılık’ın ne olduğunu, yani bir ideoloji olarak hedefinin ne olduğunu belirten iki tanıma değinmek yararlı olacaktır. Serpil Üşür’e göre İslamcılık, “Şeriat’ın sadece hukukun değil, devletin ve toplumsal yaşamın temeli haline getirilmesi” (ÜŞÜR, 1991: 18) iken; Oral Çalışlar’a göre “sosyo-ekonomik ve siyasal alanda dinin etkisini arttırmaya yönelik her türlü örgütlü veya bireysel çaba” (AKDOĞAN, 2000: 206), Siyasal İslam olarak değerlendirilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir siyasal hareket olarak devlet aygıtını hedefleyen ve siyasal-sosyal-ekonomik alanların tümünü İslam dininin temel kabullerine göre yeniden düzenlemeyi amaçlayan İslamcılık’ın ne zaman ortaya çıktığına dair farklı tezler geliştirilmiştir. Bu tezlerin ilkine göre; İslam ortaya çıktığı günden beri siyasidir; çünkü Muhammed peygamber “İslam’ı yayarken, zaten İslam devleti kurmayı hedefleyerek bu hareketine başlamıştır. Kuran’daki hükümler de devlet kurma amacını içermektedir” (AKDOĞAN, 2000: 205). İkinci tezi ileri sürenlerden biri olan Çalışlar’a göre Emeviler’le birlikte İslam siyasileşmiş ve despotikleşmişken, üçüncü tezin sözcülerinden olan Bulaç’a göre Siyasal İslamcılık Cemaleddin Efgani ile başlar ve bugüne kadar gelir (AKDOĞAN, 2000: 205). Son olarak Türköne’nin ve Gülalp’in ifade ettiği biçimiyle İslamcılık, 19. yüzyılda Osmanlı aydınları tarafından geliştirilmiş bir ideolojidir (TÜRKÖNE, 2003: 29; GÜLALP, 2003: 29). İslamcılık’ın doğuşuna ilişkin geliştirilen tezlerin ilk ikisi, İslam’ın sahip olduğu siyasal söylemden hareketle geliştirilmiştir, ancak bizzat ideolojinin kendisinin modernizmin bir ürünü olduğu kabul edildiğinde bu tezler temelini yitirmektedir. İdeoloji, modernizmin ürünü olduğu için İslam’ın ideoloji haline gelmesi de ancak modern dönemlerde mümkün olabilecektir. Bu nedenle son iki tez bu açıdan tutarlı tezlerdir. Modernizm döneminde İslam’ın Batı ile ilişki içerisindeki en ileri gücünün Osmanlı devleti olduğu ve “İttihad-ı İslam” fikrinin de yine ilk olarak Osmanlı aydınlarının yazılarında ortaya atıldığı dikkate alındığında ise (TÜRKÖNE, 2003: 32), daha önce de ifade edildiği üzere, İslamcılık’ın Genç Osmanlılar ile ideolojik boyuta taşındığı görülecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç Osmanlılar ile birlikte, Batı’nın ileri konumu karşısında Osmanlı’nın ve İslam Dünyası’nın neden gerilediği, Müslüman Dünyası’nın nasıl kalkınabileceği, Müslümanları birleştirmek için nelerin yapılabileceği, Batı’nın sahip olduğu ve onların kalkınmasını sağlayan değerlere -hürriyet, eşitlik, medeniyet, düşünce özgürlüğü, insan hakları- İslam sahip midir, değilse Batı’dan neler alınabilir gibi sorular sorulmaya ve yanıtları geliştirilmeye başlamıştır (DUMAN, 1999: 17). İşte tam da bu soruların sorulduğu dönemde geleneksel İslam’ın ilerleme için gerekli olan ve Batı’nın evrensel olarak ifade ettiği değerlerin uygulanmasına elverişli olmaması nedeniyle Siyasal İslam, geleneksel İslam’ı aşarak Asr-ı Saadet adı verilen İslam’ın ilk dönemlerinden modern dönemin kurumlarını ve düşüncelerini devşirme yoluna gitmiştir (AKDOĞAN, 2000: 42). Bunun sonucunda ise, özgürlük, anayasal denetim, demokrasi, parlamento ve kamuoyu gibi Batılı düşüncelerin İslami ilkeler üzerinden sunulması olanağı doğmuştur (GÜLALP, 2003: 28). Dolayısıyla Batı karşıtlığından yola çıkan fakat kendisini de yine Batılı değerler üzerinden biçimlendiren bir İslamcılık olgusunun varlığından söz etmek yanlış olmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, İslamcılık ile geleneksel İslam’ın birbirlerinden farklılaştıkları noktalara değinmek gerekirse, bu farkları şöyle sıralamak mümkündür (TÜRKÖNE, 2003: 24-8):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· İslamcılık’ta Batı’dan gelen etkinin ürünü olarak, dinin kendisini doğrulama-meşrulaştırma biçimi değişmiştir. Böylece artık tamamıyla rasyonel biçimlerde doğruluk ve haklılık arayışlarına geçilmiştir.&lt;br /&gt;· Öbür dünya inancı, ideolojik İslam içinde önemini kaybetmekte ve din artan oranda dünyevileşmektedir.&lt;br /&gt;· Geleneksel İslam birikimi, Kuran ve Hadis’in özel durumlar için vazettiği hükümlerden, karşılaşılan yeni durumlar için uygun metotlarla hüküm çıkartılmasıyla oluşmuşken, İslamcılar İslam’a Batılı ideolojiler gibi akla uygun bir sistem olarak bakmak eğilimindedirler.&lt;br /&gt;· İslamcılık, insan iradesini ve doğrudan insanı temel alan yaklaşımıyla, orijinal kaynaklara dönüşü savunarak, İslam’ın entelektüel birikimini reddetmesine rağmen, insanın merkez olduğu yeni bir İslam anlayışını savunmaktadır. Bu anlayış çerçevesinde, Tanrı’nın iradesi modern devirlerin ürünü olan insani değerlerle yeniden yorumlanmaktadır.&lt;br /&gt;· İslamcılık geleneksel İslam’dan farklı biçimde, rakip olarak diğer dinleri almaz. İslamcılık’ın rekabet ettiği düşünceler artık Hıristiyanlık gibi dinlerden çok Pozitivizm gibi 19. yüzyıl felsefeleri ve modernliğin ürettiği seküler ideolojilerdir.&lt;br /&gt;· İslamcılık, rakip olarak seküler ideolojileri almakla birlikte, aynı zamanda rakip ideolojilerden işine yarayan, sistemini almakta mahsur görmediği veya zorunlu gördüğü unsurları eklektik (seçmeci) bir biçimde almakta sakınca görmez.&lt;br /&gt;· Geleneksel İslam’da muhatabına göre bir çifte ölçü uygulamak ve böylece toplumu gerçeğin tümünü anlayan seçkinler tabakası ile anlamayan çoğunluk olarak ayırmak söz konusu iken, İslamcılık bu ikili söylemi ortadan kaldırmış ve ikisini de tek bir form içinde birleştirmiştir.&lt;br /&gt;· Geleneksel İslam’ın birikimi ulema tarafından yaratılırken, siyasal İslam aydınların ürünüdür.&lt;br /&gt;· İslamcılık’ın geleneksel İslam’dan ayrılan son noktası, geleneksel ulemanın üstlenmediği İslam’ın genel geçer evrensel bir siyasal-sosyal teori olduğunu ispatlama işlevini aydınların üzerine almış olması ve bu yeni meşrulaştırma çabalarıyla ve geliştirilen yeni kurumlarla ortaya çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılık’ın nasıl ortaya çıktığı ve geleneksel İslam’dan hangi noktalarda ayrıldığı, dolayısıyla bir ideoloji olarak İslamcılık’ın ne olduğu bu bölümde netleştirilmiş oldu. Bu çerçevede aşağıda İslamcılık’ın 60’lardan itibaren kamusal alana katılımı değerlendirilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. BÖLÜM: SİYASAL İSLAM’IN KAMUSAL ALANA KATILIMI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından yeni devletin yapısı ve kurumlarının devlete hakim olan elitler eliyle biçimlendirilmesinde olduğu gibi, kamusal alan&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; da Batı’dakinin aksine burjuva sınıfınca değil, yine devlet eliyle yaratılmıştır. Devlet eliyle yaratılan bu kamusal alanın laikleşmesi iktidar odakları tarafından yürütülen toplumsal projenin temelini oluşturmaktaydı ve işte tam da bu nedenle kontrolü laik seçkinlere bırakılmıştı (SUMAN, 2000: 71). Laik seçkinlerce kontrolünün gerçekleştiği kamusal alanın en büyük özelliği ise değişen kadın ve bu modern kadın imajının kamusal alana yansımasıydı. Yansımanın da ötesinde, kamusal alan artık modern görünümlü kadın imgesiyle ve Batılılaşmış kadın-erkek ilişkileri ile kurulmakta ya da anlamlandırılmaktaydı. Bunun nedeni ise Cumhuriyet’le birlikte kadınlarla ilgili geleneksel değerlerin Cumhuriyetçi seçkinlerce köklü bir dönüşüme uğratılmasıydı (ACAR, 1993: 206).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet döneminde oluşan kamusal alan, Habermas’ın kamusal alanı ile benzerlikler sergiler. Öncelikle her ikisi de dünyevi ve evrensel kavramlar üzerine kurulmuştur (SUMAN, 2000: 72). Dünyevi ve evrensel kavramlar üzerine kurulmuş olma; farklılıkların yani kişilerin taşıdığı özel yanların-vasıfların değil, genelin sahip olduğu ortaklıkların kamusal alana yansıtılması ve kamusal alana girişin bu ortak özelliklere bağlı olarak gerçekleşmesiydi. İkinci olarak Habermas’ın kamusal alanı da Cumhuriyet’in kamusal alanı da çoğulculuğu reddetmekte ve tek bir kamusal alanın ilerleme getireceğine inanmaktaydı (SUMAN, 2000: 73). Cumhuriyet’in bu anlayışı kendisini halkçılık anlayışı ve CHP’de göstermekteydi. Halkını homojenleştirme ve bu yolla bir ulus yaratma, Cumhuriyet’in en önemli hedefiydi. Zaten bir ulus devlet kuran öncülerin ilk elde bu amacı gerçekleştirebilmeleri de, belli oranda -belli oranda, çünkü çoğulculuğa geçiş çabası 1924’ten itibaren başlamıştır– çoğulculuğun reddi ve ortaklıkları sembolize eden bir tek kamusal alanı zorunlu kılmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Habermas’ın kamusal alanı ile Cumhuriyet’in kamusal alanının yukarıda belirtilen benzerliklerine karşın, en önemli farklılıklarının kamusal alan – devlet ilişkisinde ortaya çıktığı açıktır. Habermas, kamusal alanın devlet ideolojisine karşı çıkmak nedeniyle kurulduğunu ve bu nedenden ötürü de ikisinin mutlaka ayrılması gerektiğini ileri sürer (HABERMAS, 2003). Oysa daha önce de belirtildiği gibi, Cumhuriyet’in kamusal alanı bizzat devlet eliyle kurulmuş ve onun sıkı kontrolü altında olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet seçkinlerince biçimlendirilen 1920’lerin kamusal alanı niteliklerini 1950’ye kadar korumuş, ancak bu tarihten sonra çok partili hayata geçişle birlikte biçim değiştirmeye başlamıştır. Çünkü her şeyden önce tek parti içerisinde temsil edilme olanağı bulamayan ve Cumhuriyet Devrimleri ile büyük oranda yeraltına itilen cemaatler, Demokrat Parti’de (DP) kendilerini ifade etme fırsatını bulmuş, böylece DP ile birlikte siyasal arenaya hem liberal-muhafazakâr hem de İslamcı söylem birlikte dahil olabilmiştir. Dolayısıyla İslamcılık’ın kamusal alana dahil olma süreci her şeyden önce siyasal alana dahil olmayla gerçekleşmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı reform döneminde başlatılan ve Cumhuriyet döneminde çok daha net bir duruşla sonlandırılan laikleşme çalışmaları ile din siyasetten ayrılmakla kalmamış, aynı zamanda iktidar temeli de tamamen ortadan kaldırılarak devlete bağlanmış ve böylece onun kontrolüne girmişti. Bu koşullar karşısında yeraltına inen İslamcılık, cemaatler aracılığıyla varlığını sürdürmüş ve daha sonra DP’nin dine karşı tavizkâr tutumu&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; ve 1955 ve 1957 seçimlerinde Nurcular’ın desteğini açıkça kabul etmeleri sayesinde, siyasal sürece uzun bir dönemin ardından yeniden eklemlenme olanağını elde etmiştir (ZÜRCHER, 2000: 340). Osmanlı’nın Batı karşısındaki gerileyişini durdurmak ve elde kalan Müslüman tebaanın desteğini alarak, yeniden ileri bir konuma gelebilmek uğraşısının sonucunda siyasallaşan İslam, Cumhuriyet’le siyasal arenadan silinmekle birlikte paradoksal olarak yine Cumhuriyet’in “merkezden yönlendirilen ve dini kişisel bir konu haline getirmeyi hedefleyen kültürel değişim politikaları” (TURAN, 1993: 54) ile siyasal işlevler üstlenmekte ve buna bağlı olarak da ilk bulduğu fırsatta kamusal alana dahil olmaktaydı. Cumhuriyet her ne kadar dinin toplumsal birlikteliği sağlama işlevinden yararlanmak istemiş ve bu yönde girişimlerde bulunmuşsa da, genel politika olarak dini özel alana hapsetme yönünde uygulamalar sergilemiş, ancak ifade edildiği üzere paradoksal bir biçimde bu yöndeki uygulamaları ile dinin yeniden siyasal işlevler üstlenmesinin önünü açmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet döneminin dinin yeniden siyasallaşmasına fırsat yaratan uygulama ve gelişmelerini üç başlıkta toplamak mümkündür (TURAN, 1993: 54-55):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Öncelikle kültürel değişim stratejisinde eğitim görmüş kentliler kazanılmaya çalışılmış ve ardından bu elit grup aracılığıyla, söz konusu değişim politikasının alt katmanlara yayılması amaçlanmıştır. Bu zorunlu modernleşme ortamında ise, İslam, insanların yol gösterici olarak yönelebileceği en kolay ulaşılabilen ideolojik çerçeveydi.&lt;br /&gt;· İslami öğreti devlet ile toplum arasında ayrım gözetmeyen bir özelliğe sahipken, Kemalizm ikisi arasında ayrıma gitmiş ve bununla da yetinmeyerek dinsel ve siyasal alanlar arasındaki önem sıralamasını tersine çevirmiştir. Dolayısıyla devlet politikası olarak laikleşmenin yapısından kaynaklanan bir İslam’ı muhalif olarak algılama ve kavramsallaştırma eğilimi söz konusudur.&lt;br /&gt;· 1960’lı yıllarda yaşanan Türkiye’nin hızlı kapitalist gelişimi, İslam’ın siyasallaşmasının yolunu açan önemli bir diğer gelişmedir. Planlı ekonomiye geçiş çalışmalarına bağlı olarak yaşanan ekonomik değişim, beraberinde toplumsal değişimi de getirmiştir. Sanayi toplumuna doğru yönelmekle birlikte yalnızlaşmaya başlayan birey, içinde kimlik kazanıp güven bulabileceği topluluklar aramaya başlamış ve bu ortamda cemaat ya da tarikat gibi dinsel toplulukların sahip oldukları benzer özellikler nedeniyle bu tür örgütlere yönelmiştir. Bu örgütlere dahil olan yalnızlaşmış bireyler, örgütler aracılığı ile toplumu alternatif bir biçimde görme yeteneği kazanırken kaçınılmaz olarak da siyaset arenasına dahil olmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda sayılan nedenlerle yeniden siyasal alana dahil olan İslamcılar, DP ve Adalet Partisi (AP) içindeki temsillerin sonrasında hem çıkarlarının AP tarafından artık yeterince korunmadığının farkına varmaları hem de Zahit Kotku gibi cemaat liderlerinin politikayı artık bağımsız olarak yapma arzusu sonucu, 1970’te Milli Nizam Partisi (MNP) ile kendi partilerine kavuşmuşlardır. MNP ve Milli Selamet Partisi’nde (MSP) temsil edilen İslamcılık, daha önce belirtilen nedenlere ek olarak 1980’den sonra gerek İran İslam Devrimi ve Ortadoğu’daki İslami canlanışın genel yükselişi gerekse 1980 sonrası askeri rejimin İslamcılar’a karşı tavizkâr ve hoşgörülü olduğu düşünülen pragmatik politikalarına bağlı olarak daha da güçlenmiş ve önemli bir aktör konumuna gelmiştir (ACAR, 1993: 206). Böyle olmakla birlikte 1960’lardan itibaren Kemalist modernleşme ile aynı modernist varsayımları paylaşan, yani kalkınmacı bir mantıkla Müslüman toplumların modernleşebileceği düşüncesini savunan İslamcılar’ın “Cumhuriyet’in evrenselci tanımını eleştirerek dahil oldukları kamusal alana” (SUMAN, 2000: 83) 1990’larla birlikte yeni tür bir İslamcılık&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; dahil olmuştur (GÜLALP, 2003: 35). İslamcılık’ın kendi içinden çıkan ve farklılığını ortaya koyan bu yeni tür İslamcılık ile birlikte, türban sorunu bağlamında İslamcı kadın da kamusal alana farklılık talebiyle dahil olmuştur. İslam’ın içinden çıkan söz konusu yeni eleştiri, modernleşme için alternatif bir kimlik önermenin ötesine geçerek bizzat modernizmin kendisini sorgular, reddeder (GÜLALP, 2003: 37). 1990’larla birlikte yoğunluğunu arttıran, ulus devletin sorgulanması, modernist söylemlerin yerini postmodern söylemlerin almaya başlaması gibi uluslararası ölçekte bir dalga ile birlikte, anti-modernist ve anti-Kemalist niteliğini ortaya koyarak güçlenen bu yeni tür İslamcılık, özellikle 1970’lerin sonlarından itibaren artarak günümüze ulaşan İslamcı yayın organları aracılığıyla gelişmiştir. Bu anlamda, İslamcıların kamusal alana dahil olmasının bir diğer yolu, siyasal partilerden sonra, İslamcı yayın organları, gazeteler, dergiler ve 90 sonrası özel radyo ve televizyonların oluşturduğu kitle iletişim araçları olmuştur. Bu yeni tür İslamcılık ise 28 Şubat 1997’den sonra daha çok insan hakları söylemine sarılmış ve bu bağlamda İslamcı kadın ve onun simgesi olan türban, kadın üzerinden tanımlanan laik modernist Kemalist kamusal alana farklılık söylemi ile dahil olup onu dönüştürmenin aracı konumuna gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3. BÖLÜM: İSLAMCI KADININ KAMUSAL ALANA KATILIMI&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İslamcı kadının kamusal alana hangi kanallardan dahil olduğu ve ne gibi işlevler yüklendiğinin belirtilebilmesi, her şeyden önce “İslamcı kadın” kavramından ne anlaşıldığının ortaya konulmasıyla mümkündür. Geleneksel İslam’ı yaşayan kadın daha çok ev ile temsil edilen özel alana hapsolmuş ve erkek karşısında ikincil konumunu kabullenmiş, çoğu zaman eğitimsiz ya da temel eğitim görmüş kadınlardan oluşurken; İslamcı kadının kimliği kentli, eğitimli, çalışan ve siyasallaşmış kavramları ile biçimlenmektedir. İslamcı kadını geleneksel Müslüman kadından ayırt eden bu özellikler onu farklılaştırmaktadır. Bununla birlikte İslamcı kadınlar erkek karşısında kadının ikincil konumunu doğrudan kabul etmeseler de, örtük biçimde kadın ve erkeğin yaratılışlarına bağlı olarak farklılaştıklarının, buna bağlı olarak da gerek evde gerekse toplumsal alanda farklı rol ve görevlerle donatıldıklarının altını ısrarla çizmektedirler (ACAR, 1993: 212, 213, 214, 216).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcı kadın imgesinin beliriş ve siyasal alana dahil oluş serüveni 1960’lara kadar uzanmaktadır. Bu anlamda Kemalizm’in evrenselci söyleme sahip kamusal alanına bu söylemi eleştirerek ve eşitlik talepleriyle dahil olan İslamcı erkeklerin ardından, kamusal alanda farklılıkların vurgulanması ya da görünür kılınması talebi İslamcı kadınlardan gelmiştir (SUMAN, 2000: 83). İslamcı hareket içerisinde farklılığın dile getirilmesi ve buna bağlı olarak kadınların ön plana çıkmaları ise, türban sorunuyla birlikte olmuştur. Türban sorunu ile birlikte, “daha önce sessiz ve arka planda kalan kadınlar, doğrudan bir hareketin başlatıcısı konumuna gelmişlerdir” (AKDOĞAN, 2000: 191). İlk olarak 1966-67 eğitim-öğretim yılında üniversite öğrencisi Nesibe Bulayıcı ile bir sorun olarak ortaya çıkan başörtüsü, 1968’de Hatice Babacan adlı bir diğer öğrenci ile devam etmiş ve 1980 sonrasının elverişli ortamında giderek tırmandırılarak 1990’larla birlikte ciddi bir gündem meselesi haline gelmiştir (DUMAN, 1999: 217).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türbanı ile kamusal alana dahil olan İslamcı kadının siyasallaştığı yıllar, tam da türbanın en yoğun şekilde tartışıldığı 90’lı yıllar olmuştur. Türban sorununun yarattığı siyasallaşmadan gerek tarikatlar gerekse radikal gruplar büyük ölçüde yararlanmakla birlikte, asıl olarak bu sorunu oya tahvil eden Refah Partisi (RP) olmuştur. “İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın inisiyatifiyle 1980 sonrasında bu ilde kurulan ‘Hanım Komisyonu’ kısa sürede gösterdiği üstün performansla dikkat çekmiş, Genel Başkan Necmettin Erbakan’ın onay ve teşvikiyle ülke çapına yayılan komisyonlar, partinin 1994 ve 1995 seçim başarılarında kilit rol oynamışlardır” (ÇAKIR, 2000: 14). RP’nin büyük bir oy artışı ile iktidar ortağı olmasında, ev hanımlarına yönelik olarak İslamcı kadınlarca yürütülen yoğun çalışma etkili olmuş, bunun bir sonucu olarak da Refah iktidarı sırasında türban konusunda son derece tavizkâr uygulamalar söz konusu olmuştur. Ancak 28 Şubat’tan sonra iktidardan olan RP, tıpkı iktidarı elde etmekte kullandığı gibi, yasaklı konuma düştüğünde de türban sorununu mazlumluklarının bayrağı haline getirmiş ve bu anlamda Kemalizm ile savaşında türban ve İslamcı kadını en önde cepheye sürmüştür. Üniversitede türban takmalarına izin verilmesi için öğrencilerin gerek okul önlerinde gerekse meydanlarda yaptıkları gösteriler, protestolar bu duruma örnek verilebilir. Ayrıca türbanın bir insan hakkı olarak dile getirilmesi durumu, bu aşamada özellikle kendi ‘mazlumluk’larını kanıtlamanın aracı olarak daha çok kullanılmış ve böylece insan haklarının uygulanması için çaba harcayan kesimlerin desteği sağlanmaya çalışılmıştır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemalist modernleşmenin bileşenlerinden birisi laik bir ulus devlet kurmak ise, bir diğeri de toplumsal yaşamın laikleştirilmesiydi. Toplumsal yaşamın laik kurallar çerçevesinde biçimlenmesi ve dinin özel alanlara itilmesinin yolu ise, Kemalizm’e göre asırlardır dinsel kurallar altında ezilen kadının kurtuluşundan geçmekteydi. Dolayısıyla yeni devletin ve toplumun dönüşümünde kadınların dönüşümü birincil öneme sahipti. Diğer taraftan, “Türkiye’de kadınlarla ilgili geleneksel değerleri köklü bir dönüşüme uğratan laik seçkinlerin ‘kadınların kurtuluşu’ fikrini benimsemeleri ve hatta bu ideolojiyi kendilerine önemli bir düstur olarak belirlemeleri, konunun toplumda simgesel bir önem kazanmasına da neden olmuştur” (ACAR, 1993: 207). Kadının kurtuluşu ve modern kadın imgesi üzerine kurulu olan laik kamusal alan&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;, tam da bu noktadan Kemalizm’e karşıt olarak kendini konumlandıran İslamcılar için Kemalizm’le savaşımın en önemli mekânını oluşturmaktaydı. Kamusal alan ve kamusal alanın en önemli bileşeni ve simgesi olan kadın ise, “laiklerle İslamcılar arasındaki savaşta hep önemli bir çarpışma alanı oluşturmuş” (ACAR, 1993: 207), buna bağlı olarak da İslamcılar tarafından daima Kemalizm’in modernizmine ve laikliğine karşı çıkışta kullanılmıştır. Bu bağlamda İslamcılar, ‘kadının kurtuluşu’ konusunun kamusal alana taşınmasında türban sorununu bayraklaştırarak aktif rol oynamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemalizm ile İslamcılar arasında kadına yaklaşım konusunda ortaya çıkan çatışmayı simgeleyen ‘türban’, Kemalistler için kadının ezilmesinin, sömürülmesinin, erkek karşısında ikincil bir konuma itilmesinin sebebi iken; İslamcılar açısından dinen gerekli görülen, kadının örtünmesi, onun özgürleşmesinin bir aracıdır. İslamcılar’ın önde gelen yazarlarından Ali Bulaç’a göre; “örtü medeniyet, çıplaklık ilkelliktir” (BERKTAY, 2003: 126). Örtüyü ölçüt alan ve bunun üzerinden İslamı uygar, Batı’yı ise ilkel olarak kabul eden Bulaç, bu çıkarımını kadının örtünmesi sorunu üzerinden gerçekleştirir. Bulaç’a ek olarak Ümit Aktaş da, kadının Batı kapitalizmi tarafından sömürüldüğüne vurgu yaparak tesettürü meşrulaştırma yoluna gider. Aktaş’a göre:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mini etek ve benzeri kıyafetler, kadının cinselliğini öne çıkaran, cinsel kimliğiyle algılanmasına yönelik, dolayısıyla da toplumsal ilişkilerin bu tür bir zeminde inşasına çalışan bir zihniyetin, aynı zamanda kadın özgürlüğü sloganı altında kadını iktisadi davranışların bir aracı, taşıyıcısı, bir propagandisti kılmak isteyen bir ideolojinin, bir inancın simgesidir. Bu ideoloji kadını moda, pazarlama, tanıtım, reklâm, kozmetik, seks, uyuşturucu sektörleri gibi sektörlerin -ki bu sektörler gerçek ihtiyaçlara değil, kapitalizmin yarattığı kurgusal uyarımlara dayalıdır- önemli bir aracı olarak tanımlar... Kirli bir iktisadi sektörler bileşkesi, sonuçta yine kadına yüklenen aşağılayıcı ideolojinin ayakta kalmasını sağlar. Başörtüsü ise, bütün bu sömürü sektörleri ve bu sektörlerle işbirliği içindeki ticari hegemonya ve siyasi istikbara karşı bir direnişin simgesidir.” (Ü.AKTAŞ, 1996: 125-127).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ü. Aktaş ile benzer bir tutum sergileyerek türbanı mini eteğe karşı savunan Macide Göç ise dinden referans alarak türbanı savunur. Göç’e göre; “Başörtüsü vahyi bir emirken&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;, kapitalist tüketim kültürünün ürettiği mini etek vahiy karşıtı bir ifsad halidir. Başörtüsü insan hakları içinde değerlendirilebilir; ancak toplumsal ifsadı yaygınlaştıran vahye aykırı tutum ve davranışların bu kapsam içinde görülmesi söz konusu olmamalıdır” (ÇAKIR, 2000: 62). Ü.Aktaş’ın yukarıdaki görüşlerinde başörtüsü, karşıtı olarak konumlanılan Batı’ya karşı direnişin bir simgesi olarak ortaya konulurken, aynı zamanda söz konusu bu örtü ile kimliğinin tanımlandığı İslamcı kadının da bu direnişteki işlevselliği vurgulanmaktadır. Başörtüsünü, Batı’ya karşı duruşun bir simgesi olarak değerlendiren bu yaklaşıma karşın, Ali Şeriati örtünmenin kadının kendi kişiliği ile toplumda bir yer edinebilmesinin yolunu açtığını, oysa Batılı kadının örtünmediği için cinsel nesne haline geldiğine değinir (ÜŞÜR, 1989: 85).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türban sayesinde, kadının cinselliği ile değil kişiliği ile kendini var edebildiği&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;, buna karşın açık Batılı kadının cinsel yönüyle toplumda yer edindiği vurgusu yalnız erkek İslamcılar’ın değil, aynı zamanda İslamcı kadınların da söyleminin en önemli bileşenlerinden birini oluşturur. Bu söylem, kadın dergileri, türban sorununun çözümünü amaç edinen dernekler ve kadın yazarlarca da sürekli işlenmektedir. Türbana yönelik tepkiye ve yasağa karşı girişilen savaşımda önemli bir karşı argüman olarak kullanılan bu söylemi benimseyen İslamcı kadınların en tanınmışlarından Cihan Aktaş, başörtüsü yasağının “Jakoben modernleşmecilerin, kamusal alanın dini ya da İslami değerlerden ve simgelerden kesinlikle arındırılması inancıyla ilgili” (C.AKTAŞ, 2001: 239) olduğuna değinir. Söz konusu yaklaşım, İslamcılar’ın kamusal alanın “ahlaki kontrolünü ve İslamileştirilmesini” (GÖLE, 2000: 28) hedefleyen politikalarının neden kadın üzerinden kurulmak durumunda olduğunu da göstermektedir. Çünkü İslamcılar açısından, modern kadın imgesi üzerinden oluşturulmuş olan laik kamusal alan, ancak yine kadın üzerinden ve kadının İslamileştirilmesi ile dönüştürülebilirdi. Bu anlayıştan hareketle de 60’lardan itibaren İslamcı kadın ve başörtüsü sembolleşmeye ve kamusal alanda görünmeye başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadının kamusal alana katılımına peygamber ve halife döneminde bir engel olmadığı ve kadınların kamusal alana dahil olduğu, fakat geleneğin bozulmasına bağlı olarak Raşit Halife döneminde kadının özel alana itildiğini (ÇAYIR, 2000: 63) iddia eden bir grup İslamcı kadın, türban sorununu bayrak yaparak kamusal alana dahil olmuş, ardından gerek üniversitede eğitim gerekse çalışma hayatı, dernek yöneticiliği, dergi editörlüğü gibi yeni kollarla bu alandaki varlık alanını genişletmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her geçen gün kamusal alanda daha çok görünür olan İslamcı kadına ve onun haklarına dair söylem farklılıkları, İslamcı erkeklerde varolduğu kadar, İslamcı kadınlarca da sergilenmektedir. Kadının çalışması, eğitim alması ve siyasetteki rolü, söz konusu çelişkili söylemlerde farklı noktalara taşınmaktadır. Kadının, kocası nafakayı temin edemiyorsa çalışabileceğinden, evdeki faaliyetleri çalışma kabul etmeye ya da ev işlerinin erkeğin sorumluluğu olduğu ve bu konuda kadının ancak erkeğe yardım edebileceği, erkeğin ev işlerini kendisi yapamadığı takdirde karısına hizmetçi tutmakla yükümlü olduğuna değinerek, kadının eş ve anne görevinin dışında çalışmasının gerekmediğini dolaylı olarak ima eden görüşe veya kadın ve erkeği eşit kabul eden ve insanların çalışmak için yeryüzüne geldiğine ve bu nedenle kadının çalışmasının cihat, ibadet anlamı taşıdığını ifade eden görüşlere kadar her türden görüş mevcuttur (DEMİR, 1998: 89-90; ACAR, 1993: 230).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadının çalışması konusunda birbirinden oldukça farklı görüşler sergileyen İslamcı çevrelerin kadının eğitimi konusunda birörnek bir görünüm sergiledikleri söylenebilir. Gerek İslamcı erkekler, gerekse İslamcı kadınlar kadının eğitiminin önemi konusunda hemfikirdirler. Çünkü Hülya Yakut’a göre, kadının sağlam ve şahsiyetli bir eğitim alması, çocuklarının da sağlam ve şahsiyetli olmasının yolunu açar ki, bu cemiyetin yapısı açısından büyük önem taşır (DEMİR, 1998: 77). Kadınlık, annelik ve ev görevlerini ihmal etmeden ve erkeksi mesleklere (mühendislik, mimarlık vs. gibi) yönelmeden çalışmalarına izin verilen ve daha çok tamamen kadınların çalıştığı alanlarda çalışmaları istenen-beklenen İslamcı kadınlardan, daha çok anne ve eğitici rolünü öne çıkaracak ya da bu yönlerini temellendirecek alanlarda eğitim alması beklenmektedir. Dolayısıyla, kadının eğitimi temelde çalışmaya yönelik değil, eğitimli ve bilinçli hale gelerek çocuklarını daha iyi yetiştirmesi için desteklenmektedir. “Böylece damla damla biriktirilen, idealize edilen bir toplum yapısı öngörülmektedir. İslami normlar içindeki eğitimli anneler ve onların çocukları... Böylece nesiller boyunca dindarlaşan bir topluma ulaşılacaktır” (DEMİR, 1998: 77).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadının çalışmasına ilişkin olarak Kadın Hukukçular Girişim Grubu’nun başkanı, “kadının çalışmak istemezse, buna zorlanamayacağını; fakat ailevi sorumluluklarını unutmaksızın çalışmak isterse engellenmemesi gerektiğini” (ÇAYIR, 2000: 65) belirtirken, Çalışan Kadına Destek Girişim Grubu’nun başkan yardımcısı, “biz genç arkadaşları doktorluk, öğretmenlik ve hemşirelik gibi belirli mesleklere yöneltmekteyiz. Çünkü biz kadının fiziksel güç gerektiren bazı işlerde zorlanacağını düşünüyoruz. Mesela bir inşaat mühendisi olmak bir kadın için hemen hemen imkânsızdır. Ben bir mimarım, fakat büro dışındaki işler benim için bir sürü problem oluşturuyor” (ÇAYIR, 2000: 65) demektedir. Hülya Yakut ise “her kadın eğitim görmelidir, bu demek değildir ki, eğitim gördükten sonra illa da dışarıda çalışmalıdır” (DEMİR, 1998: 76) görüşünü dile getirmektedir. Bu üç kadın söyleminden çıkan sonuçsa, kadının eş ve anne görevlerini en iyi şekilde yapabilmesini sağlayan alanlarda eğitim alması, mutlaka çalışmak isterse de bu mesleğin mümkün olduğunca kadının fiziksel özelliklerine uygun olması ve kadının erkeğin eğitim ve çalışma alanlarına kesinlikle el uzatmaması gerektiğidir. Bu düşüncenin gerisinde yatan düşünce ise, fıtrat (yaratılış) farklılığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam felsefesine göre, “tüm canlılar farklı nitelik ve ona bağlı hak ve görevlere sahip olarak, ilahi yaratıcı tarafından var edilmişlerdir. Yaratılış yasasına göre kadın erkek farklı kılınmış ve bu birbirini tamamlama biçiminde belirmiştir. Yani cinsler arasında yaratılıştan gelen bir eşitlik ve özdeşlik yoktur. Eşit olan tek şey, hem kadının hem de erkeğin ilahi yaratıcının eseri olmasıdır”(ÜŞÜR, 1989: 82). Bu anlayıştan hareketle kadın, hadislerde “erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış, eğri, düzeltilemez, akıl ve din bakımından eksik, nankör, sır tutamaz...”(ÇAKIR, 2000: 16) türünden tanımlara maruz bırakılmakta ve biyolojik olarak erkekten daha alt bir düzeye itilmektedir. Ancak kadının erkek karşısındaki ikincil konumu yalnız biyolojik düzeyle sınırlı kalmamaktadır. Fıtrat anlayışı gereği kadın psikolojik ve sosyal olarak da yaratıcı tarafından erkekten farklı yaratılmıştır (ÜŞÜR, 1989: 82). Kadını erkek karşısında ikincilleştiren söz konusu yaratılış anlayışından hareket eden İslamcılık bu anlayış çerçevesinde bir “ideal Müslüman kadın” tanımı geliştirir. Bu tanımın çıkış noktaları ise şöyle belirtilebilir:&lt;br /&gt;· Cinsiyete dayalı işbölümü içinde kadının ‘anne’ ve ‘eş’ rolünün ilahi, mutlak ve değişmez ‘Doğa Yasası’na dayandırılarak haklılaştırılması,&lt;br /&gt;· Toplumsal düzen adına kadın cinselliğinin denetlenmesi ve ‘cinslerin tecridi’,&lt;br /&gt;·Kadının geleneksel ‘anne’ ve ‘eş’ rolünün uzantısı olacak alanlarda kadının sosyal katılımının meşrulaştırılması ve yeni katılım boyutları (ÜŞÜR, 1989: 82).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda “ideal Müslüman kadın” tanımına ilişkin olarak belirtilen noktalar dikkate alındığında, kadın ile erkeğin farklı yaratılışlarına bağlı olarak toplumsal düzeyde sahip oldukları hak ve görevlerin de farklı olması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu ise İslam’a göre “adalet” anlayışının gereğidir. Dolayısıyla, fıtrat anlayışına bağlı olarak bu dünyada bir kadın-erkek eşitliğinin değil, fakat kadın-erkek açısından bir adaletin söz konusu olduğu ve cinsiyet ilişkilerinin örgütlenmesinde adaletin esas alınmasının daha uygun olduğu savunulmaktadır (ACAR, 1993: 213).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fıtrat anlayışının kabulüne bağlı olarak kadını baştan eksik ve ikincil kabul eden İslamcılık karşısında İslamcı kadın eksikliğini gidermekten çok -gideremezdi, çünkü bu yaratılış yasasının sonucuydu- eksikliğinin yarattığı boşlukları doldurmak için eşitlik talep etmeden adalet anlayışı içerisinde, gerektiği oranda kamusal alana dahil olmalı ve İslamcılık’ın iktidar yollarının açılmasında üzerine düşeni yapmalıydı.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Bu anlayışın İslamcılar açısından ne pahasına olursa olsun muhafaza edilmesi gerektiği oldukça açıktır. Çünkü iktidar yolunda kamusal alana katılmasına izin verilen kadının bu süreçte kadın-erkek karşıtlığını sorgulayarak cinsiyetler arasındaki sınırları belirsizleştirmesi, İslamcı sistemin tümünü tehlikeye düşürmeye yetecektir (BERKTAY, 2003: 128). İslamcı erkeklerce istenmeyen ve engellenmek için tavır alınan İslamcı kadının öbür dünya yerine, bu dünyada kadın erkek eşitliğini talep etmesi ve bu eşitsizliği sorgulaması gerçeği, İslamcı kadın faktörü dikkate alındığında da pek olası görünmemektedir. Çünkü İslamcı kadınların büyük çoğunluğu, “cemaatin ahlaki kısıtlama ve denetiminin kendilerince aşırıya kaçan ve İslam ile ilgisi olmayan kimi yönlerine tepki duymalarına rağmen, cemaati karşılarına alacak davranışlardan kaçınmaktadır” (SUMAN, 2000: 107). Bu tutum İslamcı kadını feministlerden ayıran temel noktalardandır. Bir diğer nokta ise laikliğin kadın hareketi için vazgeçilmez bir ön koşul olmasıdır. “Laikliğin olmadığı, ilahi iradenin sosyal ilişkileri düzenlediği bir ortamda eşitlikten söz etmek güç olacaktır” (Y.ARAT, 2000: 444). Bu anlamda, yalnız hak ve eşitlik talebi değil; ilişkiler, kimlikler, örgütlenme biçimleri gibi toplumsal varoluşun her alanında değişim için mücadele veren ve giderek insanların cinsiyetine göre tanımlanmadıkları, yani cinsiyetlerin önemini yitirdiği yeni bir dünya tasavvurunu kapsayan feminist eleştiriler ile kadın ve erkek kategorilerini ilahi takdir eseri olarak gören ve bundaki değişikliği tanrı buyruğuna karşı gelmek olarak değerlendiren İslami anlayışın birbiri ile bağdaştırılması söz konusu değildir (BERKTAY, 2003: 122).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feministlerden farklı olarak kadın-erkek ilişkilerini ve eşitsizliğini sorgulamayan, tam tersine yaratılış yasasından hareketle bu dünyadaki eşitsizliği ya da farklılığı benimseyen İslamcı kadın, bu tutumuna bağlı olarak İslamcı hareketin kamusal alanda görsel temsilini sağlayıp, İslamcı erkekleri Meclis’e göndermek amacıyla mitinglerde izleyici, ev kadınlarına yönelik çalışmalarda propagandist ya da bir cemaatin varlığını sürdürmesi için dinsel değerleri çocuklarına aktaran bir misyoner görevini üstlenirken ya da elde edebilirken, en çok siyasallaştığı ve aktif olduğu RP döneminde bile temsil olanağını elde edememiştir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Dolayısıyla fıtrat anlayışına bağlı olarak, kadın ve erkeğin hakları ve görevleri konusunda ‘adalet’in esas alınması ile kadının eş, anne, ev kadını rolü öne çıkarılırken, onu daha çok özel alana ait kabul eden bir anlayış doğmakta ve bu anlayış tam da bu noktada İslamcı kadının kamusal alana dahil olma-edilme isteğini temelsiz bırakmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılık bu anlamda bir taraftan fıtrat anlayışı çerçevesinde kadını erkek ile eşit görmeyerek özel alanına hapsederken, diğer taraftan kendi varoluşunu görünür kılmak için kadına türbanı ile kamusal alana katılarak İslamcılık’ın yaşayıcısı-taşıyıcısı-aktarıcısı rolünü yüklenmektedir. Böylece Üşür’ün belirttiği gibi İslamcı kadın açısından bu süreç “siyasallaşma”dan çok “Müslümanlaşma” biçiminde yaşanmaktadır&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt; (ÜŞÜR, 1989: 86). Dolayısıyla İslamcı kadına, kadın ya da birey olduğu için değil, İslam’ın siyasallaşmasında ve iktidara yönelmesi mücadelesinde üstlendiği rol açısından değer biçilmektedir. Bu rol ise Erbakan’ın deyimi ile “davanın motoru olmaktır”.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Dolayısıyla İslamcılık açısından İslamcı kadın “iktidar amacına yönelen aracın motoru iken, İslamcı erkek aracın direksiyonundadır, ona yön verendir”(YILDIRIM, 2003: 122). Diğer taraftan, İslamcılık’ın kadının yeri ve rolü konusunda yaşadığı bu ikilem İslamcı kadınlar açısından da geçerlidir. Paradoksal bir biçimde özellikle kamusal alana dahil olan İslamcı kadınlar tarafından kamusal alanda kadının ikincil rolü dini referanslarla pekiştirilmektedir. Sonuç olarak bu iki yönlü tavır nedeniyle, İslamcı kadınlar kamusal alanda türban ile kendilerini görünür kılmakla birlikte, gerçekte ne erkek karşısında eşit bir konum elde edebilmekte ve ne de cinsiyetinden bağımsız bir birey olarak çalışma hayatında yer alabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;SONUÇ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç Osmanlılar ile birlikte siyasallaşan ve ideolojiye dönüşen İslam, Cumhuriyet devrimleri tarafından geriletilmiş, ancak 1950’lerden itibaren verilmeye başlanan tavizlere bağlı olarak yeniden kendini ifade etmenin meşru kanallarına kavuşarak, kamusal alana, siyasete dahil olarak giriş yapmıştır. 1970’lerden itibaren giderek gücünü arttıran ve günümüzdeki AKP iktidarı ile en güçlü konumunu elde eden Siyasal İslam, iktidar yarışında Kemalizm’e karşı duruşunu kadın üzerinden ilerletmiş ve yine kadınların yoğun çalışmaları sonucu, söz konusu iktidarına ulaşmıştır. Kemalizm’in modern kadın imgesi ile kurduğu kamusal alana İslamcı kadını türbanı ile dahil eden ve böylece anti-Kemalist ve anti-modernist tutumunu görünür kılan İslamcılar, geleneksel Müslüman kadını dönüştürerek bugünkü konumuna erişmiştir. Bu anlamda iki karşıt düşüncenin de kendilerini kadının dönüşümü temelinde biçimlendirdiği söylenebilir. Ancak durum böyle olmakla birlikte, Kemalizm’le birlikte modern eğitim kurumlarında eğitilen, seçme-seçilme hakkı tanınan ve her alanda erkeklerle eşit koşullarda çalışma olanağını elde eden kadına İslamcılık’ın biçtiği rol, eş olma ve annelikte ifadesini bulan özel alanla sınırlı roller ve yine erkeğin üstünlüğünü sorgulamadan onun yardımcısı konumunda yerine getirilecek meslekleri öğrenme ve yerine getirmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemalizm ile birlikte yaşanan modernleşme sonucunda, kadın elde ettiği olanaklara bağlı olarak özneleşirken, İslamcılık’ın fıtrat kabulünden yola çıkan İslamcı kadınlar her ne kadar her geçen gün kamusal alana katılım alanlarını genişletseler de bireyleşememektedirler. Çünkü din ve dinsel kurallar bu kadınlarca sorgulanmadığı gibi, geleneğe bağlı olarak biçimlenen kadın-erkek ilişkilerinin bazı yönleri de dinsel kabuller gibi değerlendirilmektedir. Bunlara ek olarak, yaşadıkları belirli çelişkilerde cemaatin tepkisini çekmemek amacıyla geri adım atan ve erkek karşısındaki ikincil konumunu pekiştiren İslamcı kadınlar bu tavırları ile erkek egemen anlayışın devamını sağlamaktadır. Kendilerine eş ve anne rolünü temel alan bir kadın kimliği çizen İslamcı kadınlar, yalnız erkek egemen anlayışı değil, aynı zamanda bu sorgulamayan ve tartışmayan kabulleri ile İslamcı toplumu da, yetiştirdikleri çocuklarla yeniden üretmektedirler. Dolayısıyla İslamcı kadının kamusal alana katılımı, kadının değil İslam’ın özgürleşmesinin yolunu açmakta ve İslamcılık’ı iktidara taşıyan en önemli adımı oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KAYNAKLAR&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ACAR, Feride (1993), “İslamcı İdeolojide Kadın” TAPPER, Richard (Der.), Çağdaş Türkiye’de İslam (İstanbul: Sarmal, 1.Baskı) (Çev. Özden Arıkan): 205-236.&lt;br /&gt;AKDOĞAN, Yalçın (2000), Siyasal İslam (İstanbul: Şehir, 1. Baskı).&lt;br /&gt;AKTAŞ, Cihan (2001), Bacıdan Bayana (İstanbul: Pınar, 1. Baskı).&lt;br /&gt;AKTAŞ, Ümit (1996), İslami Hareketin Vasıfları (İstanbul: Bengisu, 1. Baskı).&lt;br /&gt;ARAT, Yeşim (2000), “1980’ler Türkiye’sinde Kadın Hareketi: Liberal Kemalizm’in Radikal Uzantısı”, KALAYCIOĞLU, Ersin/ SARIBAY, Ali Yaşar (Der.), Türkiye’de Politik Değişim ve Modernleşme (İstanbul: Alfa, 1. Baskı): 435-446.&lt;br /&gt;ARAT, F. Zehra (2000), “Women’s Rights in Islam: Revisiting Quranic Rights”, POLLİS, Adamantia/ SCHWAB, Peter (Der.), Human Rights - New Perspectives New Realities – (London: Lynne Rienner Publisher, 1. Baskı).&lt;br /&gt;BAKKALBAŞI, Erdoğan (1995), Kuran’daki Buyruk ve Yasaklar (İzmir: Tesav Yayınları, 1. Baskı).&lt;br /&gt;BERKTAY, Fatmagül (2003), Tarihin Cinsiyeti (İstanbul: Metis, 1. Baskı).&lt;br /&gt;BULAÇ, Ali (2004), “Medine Vesikası ve Yeni Bir Toplum Projesi-Tarihsel ve Sosyal Çevre” AKTAY, Yasin (Der.), Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 6: İslamcılık (İstanbul: İletişim, 1. Baskı): 503-513.&lt;br /&gt;ÇAKIR, Ruşen (2000), Direniş ve İtaat: İki İktidar Arasında İslamcı Kadın (İstanbul: Metis, 1. Baskı).&lt;br /&gt;ÇAYIR, Kenan (2000), “İslamcı Bir Sivil Toplum Örgütü: Gökkuşağı İstanbul Kadın Platformu” GÖLE, Nilüfer (Der.), İslamın Yeni Kamusal Yüzleri (İstanbul: Metis, 2. Baskı): 41-67.&lt;br /&gt;DEMİR, Hülya (1998), İslamcı Kadının Aynadaki Sureti (İstanbul: Sel, 1. Baskı).&lt;br /&gt;DUMAN, Doğan (1999), Demokrasi Sürecinde Türkiye’de İslamcılık (İzmir: Dokuz Eylül, 1. Baskı).&lt;br /&gt;ERASLAN, Sibel (2004), “İslamcı Kadının Siyasette Zaman Algısı Üzerine” AKTAY, Yasin (Der.), Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 6: İslamcılık (İstanbul: İletişim, 1. Baskı): 818-825.&lt;br /&gt;ERBAKAN, Necmettin (2003), “Erbakan: Kadınlar Davamızın Motorudur”, &lt;a href="http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=88592"&gt;http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=88592&lt;/a&gt; , erişim: 24.07.2006.&lt;br /&gt;GÖLE, Nilüfer (2000), “Modernist Kamusal Alan ve İslami Ahlak” GÖLE, Nilüfer (Der.), İslamın Yeni Kamusal Yüzleri (İstanbul: Metis, 2. Baskı): 19-40.&lt;br /&gt;GÜLALP, Haldun (2003), Kimlikler Siyaseti (İstanbul: Metis, 1. Baskı).&lt;br /&gt;HABERMAS, Jürgen (2003), Kamusallığın Yapısal Dönüşümü (İstanbul: İletişim, 5. Baskı) (Çev. T. Bora, M. Sancar).&lt;br /&gt;İSLAMOĞLU, Mustafa (2001), “Örtü Emri: Kişiliğin Dişilikten Öne Alınması”, &lt;a href="http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2001/ocak/26/mislamoglu.html"&gt;http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2001/ocak/26/mislamoglu.html&lt;/a&gt; , erişim: 22.07.2006.&lt;br /&gt;MARSHALL, Gordon (1999), Sosyoloji Sözlüğü (Ankara: Bilim ve Sanat, 1. Baskı) (Çev. Osman Akınhay-Derya Kömürcü).&lt;br /&gt;RAMAZANOĞLU, Yıldız (2004), “Cumhuriyet’in Dindar Kadınları” AKTAY, Yasin (Der.), Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 6: İslamcılık (İstanbul: İletişim, 1. Baskı): 804-812.&lt;br /&gt;SUMAN, Defne (2000), “Feminizm İslam ve Kamusal Alan” GÖLE, Nilüfer (Der.), İslamın Yeni Kamusal Yüzleri (İstanbul: Metis, 2. Baskı).&lt;br /&gt;TURAN, İlter (1993), “Siyasal İdeoloji Olarak İslam ve Milliyetçilik” TAPPER, Richard (Der.), Çağdaş Türkiye’de İslam (İstanbul: Sarmal, 1.Baskı) (Çev. Özden Arıkan): 39-69.&lt;br /&gt;TÜRKÖNE, Mümtaz’er (2003), Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu (Ankara: Lotus, 3. Baskı).&lt;br /&gt;ÜŞÜR, Serpil (1989), “Radikal İslamcı İdeoloji ve Kadının Kimliği Sorunu”, On Birinci Tez, (Sayı. 9).&lt;br /&gt;ÜŞÜR, Serpil (1991), Din Siyaset ve Kadın: İran Devrimi (İstanbul: Alan, 1. Baskı).&lt;br /&gt;YILDIRIM, Deniz (2003), İnsan Haklarının Evrenselliği Düşüncesinin Mekânsal Değişimi (İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi SBE., Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi).&lt;br /&gt;ZABCI, Filiz Çulha (1997), Siyasal Kuramda Kamusal Alan Sorunsalı: Habermas ve Arendt (Ankara: Ankara Üniversitesi SBE., Yayınlanmamış Doktora Tezi).&lt;br /&gt;ZÜRCHER, Eric Jan (2000), Modernleşen Türkiye’nin Tarihi (İstanbul: İletişim, 9. Baskı).&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;DİPNOTLAR:&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;Kamusal Alan:&lt;/strong&gt; Kamusal alan kavramı daha çok özel alan ile ayrımına vurgu yapılarak tanımlanmaktadır. Bu çerçevede “Yunan felsefesindeki kamusal-özel ayrımı, siyasetin kamusal dünyası ile aile ve ekonomik ilişkilerin özel dünyasına dayanıyordu. Modern sosyolojide bu ayrım, normalde ev ile işin ayrılmasına, toplumsal cinsiyetlere göre belirlenmiş bir geleneksel işbölümünün temeli olarak görülen yan yana bulunma durumuna gönderme yapılarak kullanılmaktadır” (MARSHALL, 1999: 380). Kamusal alan kavramına önemli katkıları olan Habermas’ın düşüncesinde “siyasal kamusal alan, devletin karşısında yer almasına karşın, ne devletin ortadan kaldırılmasına yönelik ütopik bir amaç taşımaktadır ne de yeni bir devlet olma yönelişi içindedir. Siyasal anlamda yeni bir ikili yapı ortaya çıkmaktadır: Bir yandan modern devletin kamusal otoritesi, diğer yanda bu otoriteyi denetleme işlevini yüklenen siyasal kamusal alan. (…)Habermas, siyasal kamusal alan kavramını, devlet-toplum karşıtlığına dayanan yapısal bir çözümlemenin dışına çıkarak geliştirmektedir. Habermas’ın ‘toplum’ kavramıyla anlatmak istediği, ailenin mahrem alanından ve kapitalist Pazar ekonomisinin özerk alanında oluşan ‘özel alan’dır. Burjuva kamusal alan, özel alan ile devlet arasındaki bir ‘dolayım’ olarak ele alınmaktadır. Siyasal kamusal alanın işlevi bir yandan siyasal hakları içeren bir normatif kurallar bütününün biçimlenmesinin sağlanması, diğer yandan da bu işlevle bağlantılı olarak, pazarın işleyişini güvence altına alacak şekilde sivil toplumun düzenlenmesidir. (...)Habermas’ın modelinde, burjuva kamusal alanda yer alan üyeler, devletin bir parçasını oluşturmazlar; tersine, devlete karşı eleştirel bir ‘güç’ oluşturdukları sürece siyasal anlamda kamusallığın oluşturucu öğeleri haline gelirler. Aynı zamanda, modern kamusal alan, kaynağı itibariyle ve hukuksal açıdan ‘özel’dir; yasal açıdan devletten ayrı bir kurumsallığı temsil etmektedir.” (ZABCI, 1997: 66-67). Diğer taraftan kamusal alan tartışmalarında bir diğer önemli isim olan Hannah Arendt ise Antik Yunan modelini güncelleştirir ve kamusallığı cumhuriyetçi bir yaklaşımla ele alır. “Arendt’in kamusal alan kavramsallaştırması, büyük ölçüde Antik Yunan’daki polis yaşantısından esinlenmiştir. (…)Arendt’e göre, Antik Yunan’da siyasal örgütlenme, ‘merkezi ev (oikia) ve aile olan doğal birliktelikten sadece farklı değil, fakat doğrudan onlara karşıt konumdadır. Şehir devletinin ortaya çıkmasıyla birlikte, insanın özel yaşamının yanında bir tür ikinci yaşam olan bios politikos doğmuştur. Her yurttaşın birbirinden kesin çizgilerle ayrılan iki yaşam alanı vardır: Kendine ait olan (idion) ve ortak (komünal) olan (koinon). (…)Arendt’in büyük ölçüde Aristoteles’ten yola çıkarak temel unsurlarını sergilemeye çalıştığı Antik Yunan’daki bios politikos, yani kamusal alan nedir? Kamusal alanı ye da siyasal yaşamı kuran temel etkinlikler, ‘sadece zorunlu ve yararlı olan’ her şeyin kesin olarak dışlanması anlamında ‘eylem’ (praxis) ve ‘konuşma’ (lexis)’dır. Arendt’in benimsediği Antik Yunan modelinde devletin kamusal otoritesi ile siyasal kamusal alan arasında bir ayrım kurulmamaktadır.” (ZABCI, 1997: 67-129-130-133)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; DP iktidara geldikten sonra “Arapça ezan yeniden yasallaştırıldı (ve bir anda ülkedeki bütün camilerde benimsendi), din eğitimi genişletildi ve şimdi ebeveynler, din eğitimini istemek yerine istememeyi bildirmek zorunda kaldılar (toplumsal baskı şüphesiz istememeyi son derece zorlaştırmaktaydı). İmam hatip okulları çoğaldı. Cami inşasında (hükümetin siyaseti sayesinde olduğu kadar kırsal kesimde artan servet sayesinde de) belirgin bir artış vardı ve dini yayınların satışına yeniden izin verilmişti” (ZÜRCHER, 2000: 339).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Söz konusu yeni akım Cumhuriyet’in evrenselci tanımına karşılık “çoğulcu” kamusal alandan yana tavır takınır ve “katılım”a vurgu yapar. Bu yaklaşımı görmek açısından Ali Bulaç’ın “Medine Vesikası ve Yeni Bir Toplum Projesi-Tarihsel ve Sosyal Çevre” başlıklı makalesi iyi bir örnek oluşturmaktadır. Bulaç’a göre “Medine Vesikası, bütün sosyal bloklar açısından ‘hâkimiyet’ değil ‘katılım’ temelinde bir toplumsal projeyi öngörür. Vesika’nın çizdiği proje çerçevesinde Müslümanlar, özgür insanlar olarak Allah ve Hz. Muhammed’in gösterdiği istikamette ve güven içinde yaşayacak ve dinlerini tebliğ edeceklerdir. Aynı haklar Yahudiler ve diğerleri için de geçerlidir. Burada Vesika’dan çıkarabileceğimiz ilk kurucu ilkenin altını çiziyoruz: Doğru, adil, hukuka saygılı ve insanlar arasında gerçek barış ve istikrarı amaçlayan ideal bir projenin, farklı gruplar (dini, hukuki, felsefi, siyasi vs.) arasında bir sözleşme temelinde ortaya çıkması gerekir. Sözleşmenin hazırlanması esnasında sosyal blokların kendileri veya temsilcileri hazır bulunmalı, özgür bir ortamda ve karşılıklı görüşme ve tartışmalarla (müzakere) sözleşmenin hükümleri (temel yasalar) tespit edilmelidir. Toplumsal hayata katılan gruplar heterojen olduklarından, her bir madde bir örtüşme noktasını teşkil etmeli ve oydaşma yoluyla tespit edilmeli, kayda geçirilmelidir. Her örtüşme maddesi sözleşmenin bir hükmünü oluşturur ve anlaşmazlık konusu her madde de grupların kendisine terk edilir. Örtüşme sözleşme (kamusal/resmi) alana, farklılık özerk (sivil) alana aittir. Bu, birlik içinde zengin farklılık, yani sahici çoğulculuktur. İkinci kurucu ilke ‘hâkimiyet’in değil, ‘katılım’ın hareket noktası seçilmesidir. Çünkü totaliter bir siyasal yapıda farklılıklar kabul edilemez. Medine Vesikası, Müslüman ve Yahudileri kabile kabile (tek tek) zikreder. Müşriklere de ayrı bir madde değinir.” (BULAÇ, 2004: 508). Bulaç’ın sözünü ettiği bu “çoğulcu” ve “katılımcı” kamusal alan düşüncesi 90’larla birlikte liberal sol çevrelerde de itibar görmüş ve bu ortaklaşalık üzerinden kimi türban eylemlerine sol gruplar da destek vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; “Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okuyan başörtülü öğrencilerin dağıttıkları bildirilerde bu vurgu genel olarak saptanabilmektedir. Sözü edilen bildirilere göre, “sınıflarda İslami giyim tarzını yasaklayan üniversite yönetimi Müslüman öğrencilerin insan haklarını ihlal etmektedir ve bir grubun özgürlüğüne getirilen bu sınırlama, herkesin özgürlüğünü tehdit etmektedir.” Benzer bir söylem Avukat Güler Yıldız tarafından da dile getirilmektedir. Güler Yıldız’a göre başörtüsü, “hiçbir zaman tartışılmayacak bir haktır ve başörtüsü yasağı bireysel bir hak ihlalidir.” Başörtüsü sorununu insan hakları ihlali ile ilişkilendiren ve bu sorunu insan hakları gündemi içerisinde dile getiren bu anlayış aracılığıyla İslamcı hareket, İslamcı olmayan ancak insan haklarının uygulanması için mücadele veren kesimlerin de bu harekete destek vermesi amacını gütmüş ve bu yönde hareket ederek belli eylemlerinde onların desteğini almıştır. Çakır’ın da belirttiği üzere, “bu yolla İslamcı olmayan kesimleri de davalarına sahip çıkmaya çağırmışlardır.” (YILDIRIM, 2003: 120-121).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Yıldız Ramazanoğlu, kadının Osmanlı döneminde çok sesli bir dünyada yaşarken, Cumhuriyet ile birlikte bu ortamdan koparıldığına ve tek tipleştirildiğine vurgu yapıyor. Ona göre “Renkli ve çok sesli bir dünyanın kadınları ‘kostüm moderni’ tek tip ‘Cumhuriyet kadını’ projesi çerçevesinde yeni bir zapturapt altına alınma girişimine muhatap oldular” (RAMAZANOĞLU, 2004: 804).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Başörtüsünün, İslamcılar tarafından Kuran’ın emrine dayandırılarak meşrulaştırılmasına karşın Kuran üzerinde yapılan çalışmalar bunun aksini kanıtlar niteliktedir. Kuran ayetlerinin incelenmesi üzerinden yürütülmüş bir araştırmanın sonuçlarına göre, Kuran’da örtünme sözcüğünün kullanıldığı iki sure bulunmaktadır (Nur Suresi 31. ayet ve Ahzab Suresi 59. ayet) ve bu iki surede de örtünme, başın kapatılması anlamını ifade etmekten uzaktır. Nur süresinde “kadınlar örtülerini yakalarının üzerine salsınlar” ifadesi kullanılarak göğüs kısmının örtülmesi vurgulanmışken, Ahzab suresinde, “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına üstlerine örtü almalarını söyle, bu onların tanınmalarını ve bundan dolayı incitilmelerini önler” ifadesi kullanılarak, daha çok İslam’ın yeni benimsenip yayılmaya başladığı dönemde, Müslüman kadının günlük hayatında sorun yaşamasını engelleme gayesinin güdüldüğü görülmektedir (BAKKALBAŞI, 1995: 150). Ayrıca Kuran’da kadın haklarının varlığını araştıran Zehra Arat’a göre, Kuran’da başörtüsüne ilişkin hiçbir değini bulunmamaktadır. Kuran’da örtünme ile kastedilen saçların ve başın kapatılması değil, göğsün kapatılmasıdır (Z.ARAT, 2000: 83). Sonuç olarak, bugün, Kuran’da olmasına rağmen ihlal edildiği ileri sürülen türden bir başörtüsü-türban emri yukarıda yer verilen surelerde görüldüğü biçimiyle açıklıkla çıkarılabilecek bir emir değildir.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Bu konuda Mustafa İslamoğlu’nun 26.01.2001 tarihinde Yenişafak Gazetesi’nde yazdığı “Örtü Emri: Kişiliğin Dişilikten Öne Alınması” başlıklı yazıya bakılabilir. İslamoğlu’na göre: “ Namaz ne kadar farz ise tesettür de o kadar farzdır. Zekât ne kadar Allah’ın emri ise, örtünme de o kadar Allah'ın emridir. Oruç ibadeti nasıl tüm semavi şeriatlarda varsa, tesettür de tüm semavi şeriatlarda vardır. Ne ki illetleri farklıdır. Namaz içbükey bir talimatken, örtü dışbükey bir talimattır. Birincisinin illeti Kur'an tarafından "her türlü haddi aşma ve çirkin davranıştan kişiyi uzaklaştırarak onda her davranışını gözetleyen bir Allah bilinci oluşturmak" (29.45) şeklinde tanımlanmışken, ikincinin illeti "iffetin korunması için simge" ve "tanınacak bir kimlik" (33.59) oluşturmaktadır. Bununla amaçlanan, kadını toplumun içinde dişiliğiyle öne çıkan bir nesne değil, kişiliğiyle öne çıkan bir özne kılmaktır. Dolayısıyla örtü emri, kadının kişiliğinin bir parçası olan mahremiyetine yönelik ihlalleri peşinen durduran bir önlem, kendisini dişiliğiyle değil kişiliğiyle tanımladığını çevresine bildireceği bir iletişim biçimidir. Yani bir kimlik ibrazı (en yu’rafne) yöntemidir” (İSLAMOĞLU, 2001).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Bu konuda kadınların üstlendikleri görev ve karşılığında razı oldukları durum en iyi RP örneğinde görülmüştür. “RP kapatılana kadar tek bir kadın bile milletvekili adayı gösterilmedi, belediye başkan adayı olmadı, belediye meclislerine seçilmedi, parti il yönetimlerine getirilmedi. Tek bir kadın cemaat lideri görmedik. Cemaatler adına konuşan kadınlarla da karşılaşmadık. Kadınlara mahsus yayın organları dışında kadınlara köşeler verilmedi. Ve işin acısı, şu ya da bu nedenle kadınlara da bazı makamlar sunulması zorunlu hale gelince, çekirdekten yetişme kadınların değil de yeni transferlerin ya da İslamcılık’la ve/veya söz konusu cemaatle ilişkileri tartışmalı kadınların önü açıldı” (ÇAKIR, 2000: 15). RP için söz konusu olan bu durum Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde de devam etmiştir. Hareketin içinden gelen kapalı kadınlar milletvekili adayı olarak gösterilmezken, hareketle ilgisi olmayan kadınlar ‘vitrin’ olarak aday gösterilmiştir. Ancak RP’den farklı olarak AKP’de, parti üst kurullarında başı kapalı kadınlara görev verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Bakınız dipnot 9.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; İslamcı kadınların tanınmışlarından Sibel Eraslan “İslamcı Kadının Siyasette Zaman Algısı Üzerine” başlıklı makalesinde tam olarak bu düşünceyi destekleyecek sözlere yer vermektedir: “Cihan Aktaş’ın Tesettür ve Toplum (1992) adlı eserinde, 1980’li yıllarda yaptığı görüşmelerde, ‘bir Müslüman hanım olarak niçin üniversiteye gittikleri’ sorusuna verilen cevaplarda, mihenk noktasını ‘tebliğ’ olarak bulan ifadelerin, İslamcı kadınların bir duruş ve eylemliliğe zaman ayırmalarının özüyle çok ilintili olduğunu düşünüyorum. Yine doksanlar boyunca, Refah ve Fazilet partilerinde örgütleşen siyasi kadınların, ‘niçin politika?’ şeklinde sorduğum sorulara ‘Allah rızası için’ şeklinde verdikleri cevap da, bu zaman algısı ile ilgili.” (ERASLAN, 2004: 818).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Bu ifade, Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın 17 Haziran 2003’te SP İstanbul İl Kadın Kolları Başkanlığı'nın düzenlediği aylık Divan Toplantısı'nda yaptığı açıklamada geçmektedir: “Maazallah çalışmalarınızı ihmal ederseniz, büyük vebal altına girmiş olursunuz. SP’nin çalışmalarını başka hiçbir batıl parti yapamaz. Çünkü bu iş inanç, heyecan ve azim işidir. SP’li kadınlar her zaman davamızın motoru olmuştur.” &lt;a href="http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=88592"&gt;http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=88592&lt;/a&gt; . &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5920641138997780610-3087110472526818800?l=evrenhaspolat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/3087110472526818800'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/3087110472526818800'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenhaspolat.blogspot.com/2007/10/siyasal-islam-ve-islamci-kadinin.html' title='SİYASAL İSLAM VE İSLAMCI KADININ KAMUSAL ALANA KATILIMI'/><author><name>Yard. Doç. Dr. Evren Haspolat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08222583241682490540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RwdIBegs5yI/AAAAAAAAAGE/zBVM3KatlVk/s72-c/13036.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5920641138997780610.post-985878164939540126</id><published>2007-07-06T20:51:00.000+03:00</published><updated>2008-12-10T20:32:07.169+02:00</updated><title type='text'>Mortgage: Küresel Sermayenin Türkiye’yi Talanında Yeni Bir Durak</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/Ro6EipKwBzI/AAAAAAAAAFc/mP-YtPaM01E/s1600-h/clip_image002.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5084146760049231666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/Ro6EipKwBzI/AAAAAAAAAFc/mP-YtPaM01E/s320/clip_image002.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#cc33cc;"&gt;&lt;strong&gt;Makalenin Künyesi: Evren Haspolat (2007)" Mortgage: Küresel Sermayenin Türkiye’yi Talanında Yeni Bir Durak", Memleket Mevzuat Dergisi, Sayı: 23.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Evren HASPOLAT&lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Yabancı yatırımcılar bir parti kurup iktidara gelseydi, ancak bu kadar memnun olabilirlerdi”&lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözler, Şubat ayı başında Türkiye’ye ofis açan ABD’li yatırım bankası Merrill Lynch’in Gelişen Avrupa, Ortadoğu ve Afrika Bölgesi Sabit Getirili Yatırımlar Strateji ve Makro Ekonomik Araştırmalar Bölümü Başkanı Mehmet Şimşek’e ait.&lt;br /&gt;AKP hükümetinden bu denli memnun olan Merrill Lynch, yine Şubat ayında ülkemizde çıkarılan tutsat yasası ile de yakından ilgili bir yatırım firması. ABD’ye ait 2006 verilerine göre bankalar, mortgage finansmanı piyasasındaki hisse senetlerinin yüzde 60’ını yönetiyor ve mortgage bağlantılı hisse senetlerine en fazla ilgi gösteren yatırım bankaları olarak Lehman Brothers, Bear Stearns, Merrill Lynch, Morgan Stanley, Deutsche Bank ve UBS’nin adı anılıyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Merril Lynch’in en önemli ve büyük aktörlerinden biri olduğu mortgage düzenlemesinin Türkiye’de yasallaşmasının gerisinde yatan nedenleri ya da bir başka ifade ile sürecin geri planının nasıl inşa edildiğini dört adımda açıklamak mümkün. Bu açıklama sonunda ulaşılacak sonucun aslında Şimşek’in yukarıda yer verilen açıklamayı hangi saiklerle yaptığını ortaya çıkaracağı kanısındayım.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mortgage Sistemi Nedir? Nasıl İşler?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle konunun temelini oluşturan mortgage sisteminin ne olduğuna ve nasıl işlediğine kısaca değinmek faydalı olacaktır.&lt;br /&gt;Mortgage sistemi olarak ifade edilen sistem bir ipotekli konut kredisi sistemi ve Türkçede “tutsat” olarak anılmaya başlandı. Sistem bankaların 20-30 yıllık vadelerle ve saptanan faiz oranlarından müşterilerine konut satın almaları için kredi vermesi biçiminde işliyor. Söz konusu vade süresince konut bankanın ipoteği altında bulunduğu için, Türkçede kullanılmaya başlanan tutsat kavramı ipotek altında “tutarak” “satmak” anlamında süreci karşılayan bir anlam ifade ediyor.&lt;br /&gt;Tutsat sistemi bugüne kadar ABD, İngiltere, Kanada ve Hollanda gibi gelir düzeyi yüksek ülkelerde başarı ile uygulandı. Başarı ile uygulandı, çünkü hem müşteriye düşük faizle kredi verildi hem de kredi veren bankalar verdikleri kredilerin teminatlarını ikincil piyasalarda satarak kâr ettiler. Ve süreç sorunsuz olarak devam ederken tutsat ile ev sahibi olanların oranları hızla arttı. Örneğin ABD’de son 10 yılda ev sahibi olanların oranı %65’ten %69’a çıktı ve bu artış yüksek faizli tutsat kredisi veren kuruluşlar sayesinde gerçekleşti.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu denli önemli artışlara yol açan ve geçtiğimiz yıllara kadar başarı ile yürütülen sistem son aylarda alarm vermeye başladı ve Şubat ayından itibaren de önce ABD’de başlayan, ardından tüm dünya borsalarına yayılan bir krizin nedenine dönüştü. Peki bir anda dünya borsalarını domino etkisi ile sarsan ve ortalama olarak % 3-4&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt; oranında düşüşlere neden olan ipotekli konut kredisi sisteminin borsa ile bağı nasıl sağlanıyor?&lt;br /&gt;Konut satın almak isteği ile banka ya da mortgage firmasına gelen müşteriye verilen kredinin borsa ile bağı üç adımda kuruluyor ve bu üç adımının aktörleri sırasıyla: kredi veren banka ve kuruluşlar, ipotek finansman kuruluşları ve sermaye piyasaları.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İlk adım: Tüketici, kimi zaman vadesi 30 yıla kadar uzanabilen mortgage kredisi için yetkili kuruluşa başvuruyor ve krediyi veren bankalar verdikleri kredi karşılığında aldıkları ipotek teminatlarını ikincil piyasaya satıyor.&lt;br /&gt;İkinci adım: İkincil piyasa oyuncusu ipotek finansmanı kuruluşları, bu teminat senetlerini bir portföy haline getirip borsada işleme açıyor. Böylece bankalardan taksit tahsilatı yapmaktan daha fazla kâr sağlıyor.&lt;br /&gt;Üçüncü adım: Sermaye piyasalarına binlerce ipotek teminatından oluşan gayrimenkule dayalı portföyler sunulunca, bu portföye yatırım yapanlar gayrimenkulün rantından ve kredisinin faizinden faydalanıyor.&lt;br /&gt;Yukarıda ifade edilen üç aşamalı süreçte de görüldüğü üzere sistemde tüketici aldığı kredi için önemli miktarlarda faiz öderken kazanan taraf hep finans ve banka çevreleri oluyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’de Tutsat’ın Koşulları Ne?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Şubat ayında yasalaşan tutsat sistemi, konut sahibi olmak isteyenler açısından son derece olumsuz koşullarla çıktı.&lt;br /&gt;Mortgage sisteminin yerli versiyonunun içerdiği sakıncalı noktaları şöyle sıralamak mümkün:&lt;br /&gt;Öncelikle borcunu vadesinden önce kapatana kredinin % 2’si oranında ceza getiriliyor. Konut kredisinde halihazırda sabit faiz uygulanırken, tutsatta sabit faizin yanı sıra değişken faiz seçeneği de yer alıyor. Ki bu durum bir avantaj gibi görünse de uzmanlara göre ciddi bir sorunu beraberinde getiriyor. Bankalar sabit kotalarının dolduğunu belirterek müşterileri değişken faize zorlayabilecekler.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Tutsat uygulanmaya başladığında teslim edilemeyen ya da kusurlu teslim edilen ev için müteahhit ve kredi veren kuruluş, kredi kullanan kişinin toplam zararı kadar değil, sadece kredi miktarı kadar sorumlu tutulacak. Oysa şu anki haliyle konut kredisinde müteahhit ve banka, kusurlu olarak teslim edilen evdeki toplam kusur oranında sorumlu tutulmaktadır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sistemin uygulandığı ülkelerde söz konusu olan ilk kez ev sahibi olacaklar için uygulanan vergi indirimleri yasada yer almazken, hazine garantisine de yer verilmemiş. Tutsat yasası konut kredilerinin ödenmesi halinde bankanın şimdiki durumdan daha hızlı bir şekilde alacağını tahsil etmesinin yolunu açıyor ve aynı zamanda tüketicinin icraya itiraz etmesi halinde ödeyeceği teminat oranları da yükseliyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Son olarak tutsat kredisine bağlı olarak müşterilerden hayat sigortası istenmekte ve bu da ayrı bir maliyeti beraberinde getiriyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Tutsattan önce konut kredisi alıp da ödemesi devam edenler, tutsat kapsamına alınacağından, bu kişiler de otomatik olarak tutsatın tüketici aleyhine olan düzenlemelerine tabi olacak.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ABD’de Krizin Nedeni&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sürekli banka ve finans çevrelerinin çıkarına işleyen bir mekanizmanın yaratıcısı olan tutsat, yaklaşık 10 trilyon dolarlık bir konut kredisi piyasası bulunan ABD ekonomisinin belkemiğini oluşturuyor. 10 trilyon dolarlık piyasanın 600 milyar dolarlık kısmı suprime mortgage (kredibilitesi yüksek olmayanlara verilen ve faizleri daha yüksek olan krediler) kredilerinden oluşuyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Ve son süreçte uzmanlar suprime mortgage kredilerinde 300 milyar dolarlık batık olabileceği öngörüsünde bulunuyor ki yaşanmaya başlayan iflaslar bunu kanıtlar nitelikte. Kaliforniyalı yüksek riskli ipotekli gayrimenkul kredisi firması Ras Mae Mortgage iflas etti.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt; 2006’da 40 milyar dolar risk faizli ipotek kredisi veren New Centruy Financial adlı tutsat şirketi iflasın eşiğine gelirken, Ownit Mortgage Solution, Accredited Home Lenders (alacaklılarının baskısı nedeniyle elindeki toplam 2.7 milyar dolarlık krediyi satacağını açıkladı&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt;) ve Mortgage Lenders Network adlı şirketlerin de finans kuruluşlarına yüklü miktarda borcu bulunuyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;ABD piyasasında mortgage bağlantılı olarak işlem gören yaklaşık 10 trilyon dolarlık kağıt bulunuyor ve bu miktar ABD tahvil piyasasından ve hedge fonların (spekülatif fonlar) yönettikleri varlıklardan bile daha büyük.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;[15]&lt;/a&gt; Üstelik National Association of Business Economics’te yayımlanan bir değerlendirmeye göre, yüksek risk faizli ipotek kredileri, 1997-1998 yıllarında Asya Krizi’nin başlamasının birincil sorumlusu olarak addedilen spekülatif fonlardan (hedge fonları) daha endişe verici boyutlara sahip.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftn16" name="_ftnref16"&gt;[16]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Borsada bu denli büyük bir kriz yaratma riski taşıyan ve bunun provasını geçtiğimiz aylarda % 2-6 gibi oranlarda test eden tutsat sistemi, diğer taraftan da büyük boyutlara ulaşan bir gayrimenkul stoku sorununu tetiklemekte. Kredilerin çok rahat koşullarla edinilmesine bağlı olarak sektör, sürekli konut ve bina arzını artırmakta ve bu durum satılmayan milyonlarca gayrimenkulün ortaya çıkmasına sebep olmakta. Örneğin ABD’de satışa sunulan ancak alıcı bulamayan 4 milyon ev bulunuyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftn17" name="_ftnref17"&gt;[17]&lt;/a&gt; Konut sektörünün üretken bir sektör olmadığı da dikkate alındığında sorunun daha büyük boyutlara eriştiği görülüyor. Yani bir taraftan krediler üretken olmayan bir sektöre yatırılıyor, bu kredilerin geri dönüş oranı hızla düşüyor -ki bu sadece düşük gelirlilerde değil yüksek gelirli kesimde de yaşanıyor-, diğer taraftan da üretilen evler alıcı bulamıyor. Sonuç olarak içinden çıkılamaz bir kısır döngü hızla derinleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yabancı Banka ve Sigorta Şirketlerinin Türkiye Merakı ve Türkiye’nin Ekonomik Verileri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD’de tutsat kaynaklı sorun bu denli büyük boyutlara ulaşmışken ve Senato Bankacılık Komisyonu tutsat kredilerinin kısıtlanmasına yönelik girişimleri şu günlerde başlatmışken&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftn18" name="_ftnref18"&gt;[18]&lt;/a&gt;, Türkiye de hızla ve hazırlıksız biçimde sürece odaklanmış durumda.&lt;br /&gt;Bir taraftan bankalar hızla yabancı sermaye tarafından satın alınırken, diğer taraftan sigorta şirketleri son iki yılda kazanç elde etmemelerine rağmen yabancı akınına uğramakta. Ve tüm bu el değiştirmelerin ortasında İMKB’deki yabancı payı %70’lere ulaştı.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftn19" name="_ftnref19"&gt;[19]&lt;/a&gt; Dış ticaret açığının -51.9’a, işsizliğin % 10.1’e&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftn20" name="_ftnref20"&gt;[20]&lt;/a&gt; ulaştığı ve kâr eden kamu bankaları satılırken, kâr etmeyen sigorta şirketlerinin yabancıların ani akınına uğradığı&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn21" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftn21" name="_ftnref21"&gt;[21]&lt;/a&gt; bir ortamda ve zamanda tutsat gibi bir sistem üstelik de kredi kullanacak olanın aleyhine koşullarla neden çıkarılır?&lt;br /&gt;Çünkü Sermaye Piyasaları Kurulu Daire Eski Başkan Yardımcısı Bahadır Teker’in ifadesi ile &lt;strong&gt;“mortgage’ın uzun süredir yasallaşamaması uluslararası finans çevrelerinde hayal kırıklığı yaratmıştı”&lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn22" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftn22" name="_ftnref22"&gt;[22]&lt;/a&gt;. Bu nedenle söz konusu hayal kırıklığını bir an evvel gidermek ve Türk Ekonomi Bankası Genel Müdürü Varol Civil’in ifadesi ile &lt;strong&gt;“esas itibariyle krediyi veren bankalar ve finans kuruluşlarının fonlama tarafını rahatlatan, yeniden fonlamalarına imkân sağlayan”&lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn23" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftn23" name="_ftnref23"&gt;[23]&lt;/a&gt; bu düzenlemeyi hayata geçirmek gerekliydi.&lt;br /&gt;Gecikmesi uluslararası bankalarda hayal kırıklığı yaratan ve çıkarılması ile söz konusu bankaların fonlama tarafını güçlendirecek olan sistemin neden bankaların lehine sonuçlanacağını Yiğit Bulut çok açık bir şekilde izah etmiş. Bulut’a göre:&lt;br /&gt;“Bankaların ne kadar kazandığı sizin ne kadar kaybettiğinizle veya ödediğiniz kredinin ne kadar pahalı olduğu ile doğru orantılı. Dünya üzerinde en kârlı iş; yüksek faiz olan bir ülkeye para sok, kur düşük-yatay kalabiliyorsa hatta düşmeye devam ediyorsa, senden kârlısı olmaz... Cevap bu döngüde gizli, daha açık ifadesiyle; bu çıkarım bankaların (özellikle yabancı kaynaklı olanların) yüzde 1.50 ila 2.00 arasında verdikleri kredilerde ne kadar büyük kâr ettiğini gösteriyor... Bu noktada dinamiği sizlere aktarmak için bir grafik göstermek istiyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç: Grafik dolar-YTL ilişkisini gösteriyor. Türkiye'de banka satın alarak yerleşmiş bir kurumsunuz, yurtdışından dövizi getirip YTL'ye çeviriyorsunuz, Türk halkına yıllık yüzde 22-30 hatta üzerinde faiz ile satıyorsunuz ve aynı anda paranızın geri tahsil ettiğiniz anda (aylık faizli geri ödemeler halinde) dönüp daha düşük kurdan dövizinizi yerine koyabiliyorsunuz. Bugün bono faizinin yüzde 20 olduğunu düşünürseniz, yukarıdaki mekanizmanın ‘parayı satana ne kadar büyük kâr, kredi kullanana ne kadar büyük zarar yazdığını’ siz sorgulayın...”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn24" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftn24" name="_ftnref24"&gt;[24]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yiğit Bulut’un sistemin yabancı banka-sigorta şirketi ayakları ile nasıl işleyeceğini açıklıkla ortaya koyan ifadelerine, şu günlerde “ABD ekonomisinde yaşanan kayıpların, bizimki gibi gelişmekte olan borsalardan elde edilecek büyük kârlarla kapatılması olasılığının dillendirilmesi”ni&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn25" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftn25" name="_ftnref25"&gt;[25]&lt;/a&gt; ve İMKB’nin son süreçteki yükseliş gerçeğini eklersek, o zaman Merrill Lynch yetkilisi Mehmet Şimşek’in &lt;strong&gt;“Yabancı yatırımcılar bir parti kurup iktidara gelseydi, ancak bu kadar memnun olabilirlerdi”&lt;/strong&gt; sözlerinin ne anlam ifade ettiği çok daha iyi anlaşılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutsat “bedava ev dağıtma sistemi” olmadığı gibi, Türkiye koşullarında düşük gelir gruplarının 20-30 yılda, aylık taksitlerle ev sahibi olmasını da sağlayacak bir yöntem değildir. Ama yine Türkiye’nin ekonomik liberalizasyon, küreselleşme, deregülasyon gibi uygulamalar konusundaki körü körüne tavrı dikkate alındığında, Türkiye’de alelacele uygulamaya konulan “tutsat”, yabancı emeklilik fonlarının ve iflas eden ya da etmek üzere olan yabancı mortgage hisselerinin açığını kapama yöntemidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kısacası tutsat, küresel mali sermayenin İMKB’nin kârını toplamaya aday yeni haraç yöntemidir. &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Evren HASPOLAT, AÜ. SBF. Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi, İnşaat Mühendisleri Odası Basın Yayın Uzmanı, &lt;a href="mailto:evrenhaspolat78@yahoo.com"&gt;evrenhaspolat78@yahoo.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; “Dış Sermayenin Oyu AKP’ye”, Cumhuriyet Gazetesi, 23.02.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Sıla Özçelik, “Mortgage Krizi 6.5 Trilyon Dolarlık İkinci Piyasaya da Bulaşıyor”, Referans Gazetesi, 14.03.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Ahmet İnsel, “Amerikan Kapitalizminin Krizi Yakın”, Radikal İki, 11.03.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; “Dünya Piyasaları Yine Dalgalandı”, Milliyet, 15.03.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Sıla Özçelik, “Mortgage Krizi 6.5 Trilyon Dolarlık İkinci Piyasaya da Bulaşıyor”, Referans Gazetesi, 14.03.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Fehim Genç, “Tasarıda Eleştirilen Altı Madde Var”, Milliyet Gazetesi, 15.02.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Fehim Genç, “Tasarıda Eleştirilen Altı Madde Var”, Milliyet Gazetesi, 15.02.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; “10 Soruda Tutsata Geçiş”, Referans Gazetesi, 14.03.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; “10 Soruda Tutsata Geçiş”, Referans Gazetesi, 14.03.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; “Riskli Mortgage Kredileri 1.3 Trilyon Dolara Ulaştı”, Milliyet, 15.03.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Ahmet İnsel, “Amerikan Kapitalizminin Krizi Yakın”, Radikal İki, 11.03.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; “Mortgage Şirketi Borç Kapamak İçin Kredilerini Satıyor”, &lt;a href="http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=62081&amp;amp;ForArsiv=1"&gt;http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=62081&amp;ForArsiv=1&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; “Riskli Mortgage Kredileri 1.3 Trilyon Dolara Ulaştı”, Milliyet, 15.03.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;[15]&lt;/a&gt; “ABD’de Mortgage Kredilerine Kısıtlama Yolda”, Referans Gazetesi, 14.03.2007, &lt;a href="https://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=62684&amp;amp;KOS_KOD=7&amp;ForArsiv=1"&gt;https://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=62684&amp;amp;KOS_KOD=7&amp;ForArsiv=1&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftnref16" name="_ftn16"&gt;[16]&lt;/a&gt; “Riskli Mortgage Kredileri 1.3 Trilyon Dolara Ulaştı”, Milliyet, 15.03.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftnref17" name="_ftn17"&gt;[17]&lt;/a&gt; Ahmet İnsel, “Amerikan Kapitalizminin Krizi Yakın”, Radikal İki, 11.03.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftnref18" name="_ftn18"&gt;[18]&lt;/a&gt; “ABD’de Mortgage Kredilerine Kısıtlama Yolda”, Referans Gazetesi, 14.03.2007, &lt;a href="https://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=62684&amp;KOS_KOD=7&amp;amp;ForArsiv=1"&gt;https://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=62684&amp;KOS_KOD=7&amp;amp;ForArsiv=1&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftnref19" name="_ftn19"&gt;[19]&lt;/a&gt; “İMKP’de Yabancı Payı Yüzde 70’e Dayandı”, Hürriyet, 27.03.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftnref20" name="_ftn20"&gt;[20]&lt;/a&gt; Sabah Gazetesi, 19.02.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn21" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftnref21" name="_ftn21"&gt;[21]&lt;/a&gt; Noyan Doğan, “Son İki Yılda Kazanç Elde Edemeyen Sigorta Sektörü Yabancı Akınına Uğradı”, Referans Gazetesi, 23.03.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn22" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftnref22" name="_ftn22"&gt;[22]&lt;/a&gt; “Mortgage’ta Vergi Tartışması”, Milliyet Gazetesi, 15.02.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn23" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;postID=985878164939540126#_ftnref23" name="_ftn23"&gt;[23]&lt;/a&gt;“Ne Tutulur Ne Satılır”, Cumhuriyet Gazetesi, 23.02.2007&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn24" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftnref24" name="_ftn24"&gt;[24]&lt;/a&gt; Yiğit Bulut, “Bu Faizden Borçlanmayın!”, Radikal Gazetesi, 27.03.2007, &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=216764"&gt;http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=216764&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn25" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=5920641138997780610&amp;amp;postID=985878164939540126#_ftnref25" name="_ftn25"&gt;[25]&lt;/a&gt; Yaman Törüner, “Amerika’da Problem Büyüyor”, Milliyet Gazetesi, 12.04.2007&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5920641138997780610-985878164939540126?l=evrenhaspolat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/985878164939540126'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/985878164939540126'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenhaspolat.blogspot.com/2007/07/mortgage-kresel-sermayenin-trkiyeyi_06.html' title='Mortgage: Küresel Sermayenin Türkiye’yi Talanında Yeni Bir Durak'/><author><name>Yard. Doç. Dr. Evren Haspolat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08222583241682490540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/Ro6EipKwBzI/AAAAAAAAAFc/mP-YtPaM01E/s72-c/clip_image002.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5920641138997780610.post-1186684904891616828</id><published>2007-04-25T16:21:00.000+02:00</published><updated>2008-12-10T20:32:07.756+02:00</updated><title type='text'>Turuncu Devrimden Federalizme: AB ve ABD’nin Türkiye Stratejileri</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/Ri9sPhOda9I/AAAAAAAAAD4/GDaTFwBf97c/s1600-h/soros.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5057379920433212370" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 211px; CURSOR: hand; HEIGHT: 149px" height="167" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/Ri9sPhOda9I/AAAAAAAAAD4/GDaTFwBf97c/s200/soros.jpg" width="205" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/Ri9rHROda7I/AAAAAAAAADo/bnLF2XTIZ8o/s1600-h/20050608-1_webp44982-026-515h.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5057378679187663794" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="150" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/Ri9rHROda7I/AAAAAAAAADo/bnLF2XTIZ8o/s200/20050608-1_webp44982-026-515h.jpg" width="200" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5057379065734720450" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/Ri9rdxOda8I/AAAAAAAAADw/O_TPMEC9E6o/s200/ads%C4%B1z.bmp" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#cc33cc;"&gt;Makalenin Künyesi: Evren HASPOLAT (2007), "Turuncu Devrimden Federalizme: AB ve ABD’nin Türkiye Stratejileri", Süvari Dergisi, Sayı: 3, s:125-128&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#cc33cc;"&gt;Makalenin Yayınlandığı İnternet Sitesi: &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#cc33cc;"&gt;22.03.2007, &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://www.yeniyol.org/index.php?option=com_content&amp;task=view&amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;id=670&amp;Itemid=1"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#cc33cc;"&gt;http://www.yeniyol.org/index.php?option=com_content&amp;amp;task=view&amp;amp;amp;amp;amp;amp;id=670&amp;Itemid=1&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Evren HASPOLAT&lt;/strong&gt; &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gürcistan’dan başlayıp Kırgızistan’a, Azerbaycan’a ve Lübnan’a kadar ulaşan Soros güdümlü “devrimler” her ülkede farklı adlarla anılsa da genel bir başlık altında “turuncu devrim” olarak ifade edildi. Söz konusu turuncu devrimler, bildiğimiz devrimlerden farklıydı. Bu devrimler, halkın bir-iki ay süren yoğun çalışmaların ardından STKlar önderliğinde sokaklara dökülmesi ile başlayan ve sonunda mevcut yönetimleri iktidardan uzaklaştırarak yerine AB ve ABD’nin bu bölgedeki beklentilerine uygun politikaları yürütmeye istekli siyasilerin getirilmesi ile sonuçlanan birer STK eylemiydi. Türkiye tüm bu coğrafyanın merkezinde bulunmasına karşın turuncu devrimler sürecinin dışında kaldı. Ama aslında ilk turuncu devrim Türkiye’de sahneye konuldu. Üstelik de gerçekte “statüko”nun temsilcileri olarak bilinen ya da öyle ifade edilen kesimlerin girişimleriyle.&lt;br /&gt;2001 Şubat’ında Milli Güvenlik Kurulu'nda (MGK) Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında yaşanan gerginlik, Ecevit tarafından Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizinin patlak vermesinin nedeni olarak lanse edildi. Ecevit krizin patlak vermesinden bir gün sonra 22 Şubat’ta “ekonomide zaten sorunların bulunduğunu ve MGK toplantısında meydana gelen olayların patlamaya neden olduğunu”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; açıkladı. 27 Şubat’ta Derviş Türkiye’ye davet edildi ve 2 Mart’ta da ekonomiden sorumlu devlet bakanlığına getirildi.&lt;br /&gt;2001 krizi her ne kadar 21 Şubat günü Ecevit tarafından yapılan açıklama ile Sezer’e ihale edilmeye çalışılsa da, bir gün sonra 22 Şubat’ta bizzat Ecevit tarafından sorunun gerçek nedeni ve dolayısıyla gerçek sorumlusu ortaya konuluyordu. Ekonomide çözülemeyen ciddi sorunlar vardı ve bunların olağan yollardan aşılması mümkün olamayacağı ve bu olağan yolların Ecevit’in iktidarına mal olacağı gayet iyi bilindiği için, sorunun siyasal bir tartışmadan kaynaklandığı süsü verildi. Dahası, bu siyasal kriz Sezer’in üstüne yıkılmaya çalışıldı. Sonuç olarak Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizi yaşandıktan sonra en büyük siyasal dönüşümü de hızla sahneye konuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ecevit her ne kadar yarattığı krizin içinden zararsızca çıkıp iktidarına devam edeceğinin planlarını yapsa da, bir taraftan hükümet ortağı Bahçeli’nin aniden seçimlerin 3 Kasım 2002’de yapılması önerisini getirmesi&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;, diğer taraftan bizzat Ecevit’in kendisinin kriz sonrasında Türkiye’ye kazandırdığı “yeni kurtarıcı” Derviş’in, Hüsamettin Özkan ve İsmail Cem’i de yanına katması bu planları bozacak süreci başlattı.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; DSP’den istifalar 8 Temmuz 2002’de başladı ve süreç 22 Temmuz 2002’de Yeni Türkiye Partisi’nin (YTP) kurulması ile tamamlandı.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Derviş’in akıl hocalığında girişilen yeni parti süreci gerçekte bir turuncu devrim provasıydı. Bir önceki seçimlerin birinci partisi DSP 3 Kasım 2002 seçimlerinde %1,22 oy alarak yok olurken, MHP ve ANAP kriz nedeniyle halk tarafından cezalandırıldı. CHP ise bir taraftan “halk”ın partisi olduğunu ifade ederken, diğer taraftan 15 günde 15 yasa ile “halkı” yıkıma uğratan, toprağından, üretimden koparan Derviş’i partisinin saflarına katarak oylarını düşürdü. Söz konusu siyasal ortamda 28 Şubat ertesinde “durumdan ders çıkararak Amerikancı” olan İslamcılar iktidarı tek başına ele geçirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Türkiye’nin turuncu devrimi böyle sahneye kondu. Diğerlerinden farklı olarak Türkiye’de halkın sokaklara dökülmesi gerekmedi. Çünkü Türkiye’de sokağa sürülen halk yerine, sahneye sürülen gereğinden fazla siyasi vardı ve bu oyunda vatandaşlarımıza, Amerikancı Tayyip Erdoğan’ın BOP görevlisi olmasını sandıkta onaylamak görevi verilmişti. Böylece sürece meşruiyet kazandırılacak, ABD planlarında taşeronluk üstlenen AKP Hükümeti’nin Türk halkının oylarıyla tek başına iktidara taşındığı propagandası yayılacaktı. Halkın, siyasilerin canla başla görev üstlendiği, medya patronlarının ve köşe yazarlarının kabarık çekler karşılığında yazılar yazdığı, araştırma kuruluşlarının yayınladığı “seçim anketleri” ile rotayı belirlediği ortamda soru sormadan kendine öğretileni yapması gerekiyordu ve o da bunu yaptı. Bu konuda halkımızı suçlayan seçkinci kesimin “halkımız cahil efendim” edebiyatına sarılmaya gerek yok. Ortada olan gerçek, apaçık bir manipülasyonun yürürlüğe konmuş olduğudur. Diğer partiler cezalandırılırken, gerçekte onlardan farkı olmayan, aslında daha da Amerikancı olan parti, AKP, iktidar yapıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin turuncu devrimi de böyle gerçekleşti. Her şeyi gibi kendine “özgü” bir biçimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin iktidara getirilmesi ile tamamlanan turuncu devrim, devrimin sahipleri açısından ilk 3 yıl son derece olumlu sonuçlar verdi. Hızlı bir AB uyum süreci, bu yolda çıkarılan yasalar, IMF-Dünya Bankası ile kredi anlaşmaları, özelleştirmeler, toprak satışları, çığ gibi büyüyen bir dış borç…Ancak Türkiye’nin turuncu devrimi her ne kadar yolunda gidiyor görünse de, yani Türkiye ABD desteği ile hiçbir yere kıpırdayamaz bir biçimde AB kapısına bağlansa da bir şeyler değişti ve süreç “turuncu devrim stratejisinden” “federasyon stratejisi”ne evrim ile sonuçlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD, Afganistan ve Irak işgalleri ile Ortadoğu’ya yerleşmiş ve bir taraftan Çin, Rusya ve İran’ı kendi coğrafyalarında çevreleme siyaseti güderken, diğer taraftan da hem enerji kaynaklarının (petrol-doğalgaz) hem de su kaynaklarının kontrolünü denetimi altına alma planını uygulamaya koymuştu. İlan ettiği Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlığına da Türkiye’nin başbakanını getirerek Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya geniş bir coğrafyayı yeniden düzenlemeye soyunmuştu. İşte bu planlar çerçevesinde bizzat Dışişleri Bakanı Rice’ın ifadesi ile “bölgedeki 22 ülkenin sınırları”nı&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; değiştirmeye soyunan ABD, son süreçte bölgenin merkez ülkesi Türkiye’de de strateji değişikliğine gitmişe benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin Türkiye için yürürlüğe koyduğu bu yeni stratejisini “federalizm stratejisi” olarak ifade edebiliriz. Çünkü son bir yıl içinde Türkiye’nin bölgedeki konumuna dair konuşan gerek “yerli” gerekse “yabancı” uzmanlar, politikacılar, askerler, darbeci eskileri hep bu kavrama odaklı açıklamalar yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Federalizm stratejisinin, emekli bir ABD yarbayı olan Ralph Peters tarafından Haziran 2006’da, Armed Fources Journal Dergisi’nde yayınlanan “Kana Dayalı Sınırlar: Daha İyi Bir Ortadoğu Nasıl Olabilir?” başlıklı yazısı ile başlatıldığını söylemek yanlış bir tespit olmasa gerek. Peters Ortadoğu’daki sınır değişikliklerinin gerekliliğini şu sözleri ile ortaya koyuyor: “Böyle devasa sınır revizyonları olmadıkça burada sınırların neden olduğu adaletsizlikler sürüncemede kaldığından, hiçbir zaman daha barışçıl bir Ortadoğu görmeyeceğiz”.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Peters’in daha barışçı bir Ortadoğu için gerekli gördüğü en önemli değişimlerden birisi de bağımsız bir Kürt devletinin kurulması. Peters gerçekte ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarını dile getiriyor. Ama bu çıkarları aşağıdaki biçimde, “Kürtler’in savunucusu” rolüne bürünerek dile getiriyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Balkan Dağları ve Himalayalar arasında en çok göze çarpan toprak adaletsizliklerinden biri bağımsız bir Kürt devletinin olmamasıdır. Ortadoğu’da bitişik bölgelerde yaklaşık 27 ile 36 milyon arasında yaşayan bir Kürt nüfusu bulunmaktadır. (Kişi sayısı kesin değildir çünkü hiçbir devlet daha önce Kürtlerin nüfus sayımına izin vermemiştir.) Şimdiki Irak nüfusundan daha fazla, daha düşük düzeydeki bir nüfus bile Kürtleri, devleti olmayan dünyanın en büyük etnik grubu yapar. Daha kötüsü, Kürtler Xenophon’dan beri yaşadıkları dağlarda ve düzlüklerde kontrolü ele geçiren her yönetim tarafından baskıya maruz kalmışlardır.&lt;br /&gt;ABD ve koalisyon ortakları Bağdat’ın düşüşünden sonra bu adaletsizliği düzeltmek için müthiş bir şans elde ettiler. Bir devletin Frankenstein’ı, birbirine uymayan üç parçayı birleştirmişti. Irak’ın hemen üç küçük devlete bölünmüş olması gerekiyordu…&lt;br /&gt;Uzun zamandır sert askeri baskılara maruz kalan ve yıllarca ‘Dağ Türkleri’ olarak adlandırılan, Türkiye’deki Kürtlerin kimliği yok olma aşamasındadır. Ankara’nın ellerindeki Kürtlerin durumu son on yılda her ne kadar önemli ölçüde düzelmişse de, baskı son zamanlarda tekrar yoğunlaşmış ve Türkiye’nin beşte birinin yani Doğu’sunun işgal altındaki topraklar olarak görülmesi gerekir. Suriye ve İran’daki Kürtler de, eğer güçleri yeterse, bağımsızlıklarını ilan edeceklerini söylüyorlar. Sırası gelmişken, Diyarbakır’dan Tebriz’e uzanan özgür bir Kürdistan, Bulgaristan ve Japonya arasındaki en Batılı devlet olacaktı.” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Peters’in ortaya attığı haritada, Karadeniz’e kadar ulaşan sınırları ile geniş bir alana yayılan Bağımsız Kürdistan resmediliyor ve “özgür Kürdistan’ın” “Bulgaristan ve Japonya arasındaki en Batılı devlet olacağı” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt; ilan ediliyor.&lt;br /&gt;Peters “Kana Dayalı Sınırlar: Daha İyi Bir Ortadoğu Nasıl Olabilir?” başlıklı yazısı ile “federasyon stratejisi”ni tartıştırmaya başlamış oldu. Söz konusu yazı ve haritanın ardından Türkiye’deki “yerli” diplomatlar, politikacılar, MİT Müsteşarları ve son olarak da darbeci generaller devreye girdiler ve tümü, farklı zamanlarda olmakla birlikte aynı şeyi dillendirmeye başladılar: “federaliz”.&lt;br /&gt;İçteki süreç, basına yeni yansıyan habere göre, sanılanın ya da bilinenin aksine DYP lideri Mehmet Ağar ya da MİT Müsteşarı Emre Taner’in açıklamaları ile başlayıp, DTP önde gelenlerinin sözleri ile devam etmemiş. Can Dündar’ın 6 Şubat 2007 tarihli “Yeni Hayaller Lazım”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt; başlıklı yazısı hem bize bu gerçeği sunuyor hem de Dündar’ın da konuya ilişkin “hayallerini” dile getiriyor.&lt;br /&gt;Dündar bu yazısında ilginç bir itirafta bulunuyor:&lt;br /&gt;“Bir yıl önce, güzel bir Avrupa kentinde, Batı'da önemli görev yapan bir büyükelçiyle yemekteydik.Rezidanstaki sofrada diplomatlar ve akademisyenler ile eşlerinden oluşan 10 kişi vardı.Laf dönüp dolaşıp Kuzey Irak'a ve Kürt sorununa geldi. Büyükelçi, Öcalan yakalandıktan sonra Türkiye'nin soruna dair hiç adım atmayarak önemli bir fırsatı heba ettiğini söyledi. Ardından "Yarın orada bir Kürt devleti kurulursa Türkiye ne yapmalı?" diye sordu.Kimisi acilen askeri müdahaleyi, kimisi kurulacak devlete hamiliği savundu.Büyükelçi, bu görüşleri dinledikten sonra, sofradakilerin samimiyetine güvenerek farazi bir senaryo attı ortaya:"Kuzey Irak'taki Kürt devletiyle Türkiye, bir KürtTürk federasyonu kursa... buna ne dersiniz?"Sofradakiler donup kaldı."Hangi temelde bir federasyon?" diye sordu bir davetli...Büyükelçi daha da ilginç bir formülle cevap verdi:"Petrol karşılığı deniz..."Yani Kuzey Irak, Türkiye'ye petrol desteği verecek, Türkiye de Kuzey Irak'takilere denize çıkış sağlayacaktı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yıl önce Türkiye Cumhuriyeti’nin bir büyükelçisi bu açıklamayı yapıyor. Dündar tarih belirtmiyor ama bu konuşma büyük olasılıkla Ralhp Peters’in haritasından önce yapılmış. Çünkü bu konuya değinmiyor Dündar. O halde söz konusu harita ortaya çıkmadan federalizm düşüncesi Türk Dışişlerine kabul ettirilmiş; büyükelçiler, politika yapıcılar bağlanmış. Sadece onlar bağlanmakla kalmamış, tüm yerli Amerikancılara da dersleri eksiksiz olarak çalıştırılmış. Ve doğal olarak onlar da görevlerini aksatmamak için hem içeriğe hem de zamanlamaya bağlı kalarak sahnedeki yerlerini birer birer almak için sıralarını beklemeye başlamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harita yayınlandıktan sonra sırasıyla eski emniyetçi Ağar, MİT Müsteşarı Emre Taner, eski darbeci Kenan Evren ve son olarak DTP liderleri federalizm kokan sözlerle gündemdeki yerlerini almaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağar, “Şu bölünme korkusundan vazgeçelim, ateşkes süreci yürümeli, her devletin geçmişinde vatandaşını affetmek vardır, PKK'lı dağda silah tutacağına düz ovada siyaset yapsın” dedikten sonra “Yozgat ile Kerkük’ün kaderini birleştirmek”ten&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt; söz etti.&lt;br /&gt;Ardından MİT Müsteşarı Taner, “statükocu yaklaşımı” eleştirerek küreselleşmenin gereklerine uymanın öneminden dem vurdu.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Bu konuşma özellikle liberal ve İslamcı çevrelerde çok olumlu karşılandı ve desteklendi. Çünkü konuşma temelde “ulus devlet”i hedef almaktaydı. Örneğin Yeni Şafak’tan Hakan Albayrak Taner’in açıklamasının satır aralarını gayet iyi okumuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Can alıcı sorunlarımızın hiçbirine bu sınırlar dahilinde kalarak çözüm üretemeyiz.&lt;br /&gt;…..&lt;br /&gt;Ulus devlette ısrar etmenin manası olmadığı gibi, sınırları aşmadan ulus devleti aşmanın da manası yok; zira, ulus devlette ısrar "Herkesin ulus devleti varsa Kürtlerin de olacak!" tavrını beslemekten başka bir işe yaramazken, sınırları aşmadan ulus devleti aşmak da İslam dünyasının başına bela olan ulus devlet furyasına ivme kazandıracak yeni gelişmeleri tetiklemekten ve bölgedeki çatışma ortamını beslemekten başka bir işe yaramayacaktır.&lt;br /&gt;…..&lt;br /&gt;Niçin zihinlerimizde bile aşamıyoruz bu sınırları?&lt;br /&gt;Öz kardeşlerin birbirinden ayrı kalmasını makul karşılıyor ve mevcut sınırları içimize sindiriyorsa, onlara yenilerinin eklenmesini de içimize sindireceğiz!”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taner’in açıklaması üzerine yapılan yukarıdaki yorum, açıkça bir şeyi ortaya koyuyor: “Ya federasyon kabul edilecek, ya da bölünme”.&lt;br /&gt;Son olarak, Türk Solu’nu Atatürkçülük’ten, Kürt kökenli vatandaşları ise yaptığı işkenceler ve uyguladığı faşist yöntemler ile ülkelerinden soğutan ve PKK’nın bölgede zemin bulmasının başlıca mimarı olan Kenan Evren rolünü icra etti.&lt;br /&gt;Evren Sabah Gazetesi’ne yaptığı açıklamada şunları söyledi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“DTP meclis'e girsin, Meclis'e komünist de İslamcı da giriyor. Bu da girsin. Biz seçim barajını, bu partiler Meclis'e giremesin diye çıkarmış değiliz”.&lt;br /&gt;“Biz istediğimiz kadar ‘Hayır’ diyelim, orada bir Kürt devleti var. Çünkü biz zamanında gerekeni yapmadık.”&lt;br /&gt;“Bölge valiliklerini eyalet olur diye düşünmüştük. Türkiye ilerde eyalet sistemine geçebilir”.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peters’in yazısı ile başlayıp, Ağar-Taner-Evren’in açıklamaları ile devam eden ve DTP Diyarbakır İl Başkanı İbrahim Aydoğdu’nun “Kerkük’e yapılan bir saldırıyı Diyarbakır’a yapılmış kabul ederiz”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;[15]&lt;/a&gt; açıklamaları ile ilerletilen federasyon stratejisi, son olarak stratejinin sahibi ABD’nin Dışişleri Bakanı Rice’ın açıklamaları ile de netlik kazanmış oldu. ABD Senato Tahsisler Komitesi’ndeki bir açıklamasında “Türkiye ile Kürdistan arasındaki sınırda”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn16" name="_ftnref16"&gt;[16]&lt;/a&gt; ifadesini kullanan Rice, Evren ile aynı noktada (Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin var olduğu noktasında) buluşurken, aynı zamanda da bölgede hem Kürtler hem de Türk ve Amerikan siyasiler tarafından zemini hazırlanan “Türk-Kürt Federasyonu”nun “Kürdistan” bileşenini ortaya koymuş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, önce gerçekleştirilen “turuncu devrim” ile Türkiye’deki hızlı dönüşümleri uygulamaya koyan AB-ABD ikilisi, Ortadoğu ve Asya coğrafyasındaki planlarının aciliyetini göz önüne alarak Türkiye için “federasyon” stratejisine geçmiş görünmektedir. 2002’den itibaren AB üyelik süreci dahilinde aşama aşama gündeme getirilen ve şu anda TMMOB’nin açmış olduğu dava sonucunda yürütmesi durdurulan “Kalkınma Ajanslarının Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik” ve halen davası süren “Kalkınma Ajanslarının Kurulmasına Dair Bakanlar Kurulu Kararı” ile kurulmaya çalışılan Bölge Kalkınma Ajansları ve 17 Ocak 2007 tarihli Petrol Kanunu&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn17" name="_ftnref17"&gt;[17]&lt;/a&gt; ile ekonomik temelleri atılmaya çalışılan “federal yapıya geçiş süreci” bugün darbeci eskilerinin, “köşe” yazarlarının, “Barzanici”lerin ve AB-ABD yetkililerinin açıklamaları ile devam ettirilmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Evren Haspolat, AÜ. SBF. Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi, İnşaat Mühendisleri Odası Basın Yayın Uzmanı&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; “Gün Gün 21 Şubat Krizi”, &lt;a href="http://www.belgenet.com/eko/21subat01.html"&gt;http://www.belgenet.com/eko/21subat01.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; “Madem Türkiye'de siyasi bir belirsizlik var, her türlü ekonomik programın başarıyla uygulanmasını önleyen faktör bu olarak görülüyor, gelin siyasi belirsizlikten neyi kastediyorsanız ki; kastettiğiniz 57. Cumhuriyet Hükümeti'nin bozulmasıdır. O zaman, bu amaçlarınızı millet iradesine dayalı yapmaya cesaret ediniz. Gelin, TBMM'yi 1 Eylül'de olağanüstü toplantıya çağıralım. 3 Eylül'de erken seçim kararı alalım. Geçmiş dönemde olduğu gibi 60 günlük bir seçim takvimi içerisinde seçimleri yapalım. Seçim tarihini 3 Kasım olarak belirleyelim. Böyle bir durum, 57. Cumhuriyet Hükümeti ile bir erken seçim yapılması demektir. Böyle bir durum, sayın Başbakan başkanlığında bir hükümetle Türkiye'nin sağlıklı bir seçime gitmesi demektir.” http://www.milliyet.com.tr/2002/07/07/&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; “Kemal Derviş, DSP'den kopmaların yaşandığı 9 Temmuz gecesi Hüsamettin Özkan'ın siyasette kalmasını sağladı. 10 Temmuz'da ise Cem'i DSP'den ayrılmaya ve YTP liderliğine ikna etti.” Murat Yetkin, “Derviş’in Söz Verdiği Gece”, &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/index.php?tarih=17/08/2002"&gt;http://www.radikal.com.tr/index.php?tarih=17/08/2002&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; “DSP'de Deprem, YTP Siyaset Sahnesinde”, &lt;a href="http://dosyalar.hurriyet.com.tr/almanak2002/news_detail.asp?nid=190&amp;sid=2&amp;amp;ay=7"&gt;http://dosyalar.hurriyet.com.tr/almanak2002/news_detail.asp?nid=190&amp;sid=2&amp;amp;ay=7&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Mustafa Canbey, “Barış ve Adalet İçinde Yeni Bir Dünya” &lt;a href="http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&amp;type=privfiles&amp;amp;topicid=203&amp;id=200"&gt;http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&amp;amp;type=privfiles&amp;topicid=203&amp;amp;id=200&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Ralph Peters, “Blood Borders: How a Beter Middle East Would Look”&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899"&gt;http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Ralph Peters, “Blood Borders: How a Beter Middle East Would Look”&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899"&gt;http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Ralph Peters, “Blood Borders: How a Better Middle East Would Look” &lt;a href="http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899"&gt;http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Can Dündar, “Yeni Hayaller Lazım”, &lt;a href="http://www.milliyet.com.tr/2007/02/06/yazar/dundar.html"&gt;http://www.milliyet.com.tr/2007/02/06/yazar/dundar.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; “Yozgat’la Musul’un Kaderi Birleşecek”, &lt;a href="http://arsiv.sabah.com.tr/2006/11/14/gnd104.html"&gt;http://arsiv.sabah.com.tr/2006/11/14/gnd104.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; &lt;a href="http://www.cnnturk.com/TURKIYE/haber_detay.asp?PID=318&amp;HID=1&amp;amp;haberID=282687"&gt;http://www.cnnturk.com/TURKIYE/haber_detay.asp?PID=318&amp;HID=1&amp;amp;haberID=282687&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Hakan Albayrak, “Ben Bilmem Paşaport Maşaport!”, &lt;a href="http://www.yenisafak.com/yazarlar/?i=3391&amp;y=HakanAlbayrak"&gt;http://www.yenisafak.com/yazarlar/?i=3391&amp;amp;y=HakanAlbayrak&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; “Evren’in Sözleri Çok Tartışılacak” &lt;a href="http://www.sabah.com.tr/2007/02/28/gnd117.html"&gt;http://www.sabah.com.tr/2007/02/28/gnd117.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;[15]&lt;/a&gt; &lt;a href="http://www.sabah.com.tr/2007/02/23/gnd95.html"&gt;http://www.sabah.com.tr/2007/02/23/gnd95.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref16" name="_ftn16"&gt;[16]&lt;/a&gt; Yasemin Çongar, “Rice Kürdistan İfadesi Kullandı”,&lt;a href="http://www.milliyet.com.tr/2007/03/01/siyaset/siy03.html"&gt;http://www.milliyet.com.tr/2007/03/01/siyaset/siy03.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref17" name="_ftn17"&gt;[17]&lt;/a&gt; Kanunda yer alan “petrolün çıktığı illerin il özel idarelerine devlet payının yüzde 50’sinin aktarılmasını” öngören bölüm Sezer’in vetosunun ardından yapılan görüşmelerde kanun metninden çıkarıldı.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5920641138997780610-1186684904891616828?l=evrenhaspolat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/1186684904891616828'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/1186684904891616828'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenhaspolat.blogspot.com/2007/04/turuncu-devrimden-federalizme-ab-ve.html' title='Turuncu Devrimden Federalizme: AB ve ABD’nin Türkiye Stratejileri'/><author><name>Yard. Doç. Dr. Evren Haspolat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08222583241682490540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/Ri9sPhOda9I/AAAAAAAAAD4/GDaTFwBf97c/s72-c/soros.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5920641138997780610.post-2412800305785284210</id><published>2007-03-07T10:44:00.000+02:00</published><updated>2007-07-07T12:38:39.340+03:00</updated><title type='text'>EĞİTİMİN YENİ EFENDİSİ: Dünya Bankası’nın Çevre Kapitalizmine Yönelik Politikası (1)</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;color:#cc33cc;"&gt;&lt;strong&gt;Çevirinin Künyesi: Evren Haspolat (2006), "EĞİTİMİN YENİ EFENDİSİ: Dünya Bankası’nın Çevre Kapitalizmine Yönelik Politikası ", &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#cc33cc;"&gt;&lt;strong&gt;Eğitim Bilim Toplum Dergisi, 3 Aylık Hakemli Dergi, Sayı 15, Yaz 2006, s: 82-93.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#cc33cc;"&gt;&lt;strong&gt;Makalenin Künyesi: Roberto LEHER (2004), "A New Lord of Education? World Bank Policy for Peripheral Capitalism", Journal for Critical Education Policy Studies, Vol: 2, No: 1 (March 2004).&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Yazar: Roberto LEHER&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;Çeviren: Evren HASPOLAT&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;Düzelti: Deniz Yıldırım&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;ÖZET&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu makale, Lula'nın Brezilya'sında ve diğer yerlerde kamusal eğitimin yok edilmesini önlemenin temel koşulunun, bu gibi hükümetlerin dayandıkları varsayımları eleştirmek olduğunu öne sürüyor. Bu çalışma bu eleştirinin inşasına katkıda bulunuyor, çünkü Dünya Bankası tarafından formülleştirilen kavramsal matrisleri düşünmeksizin bugünkü reformların anlam ve amacını kavramak mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu makale eğitim-güvenlik-yoksulluk bağlantısının Latin Amerika’da yapılmakta olan eğitim reformlarının dayanağını oluşturduğunu ileri sürmektedir. 1990’lardaki kutuplaşmanın benzeri görülmemiş derinleştirilmesi ile Dünya Bankası, kurumların düşünsel inşasının piyasa devrine uyumlulaştırılmasına artan bir önem verdi; böylece sistemin çelişkilerini “kullanmak” için kurumsal kaynaklara sahip oldu. Eğitim radikal bir biçimde değiştirildi, giderek daha az politeknik (Marks’ın düşüncesi bağlamında) ve giderek daha fazla araçsal oldu: içerikler güçlü bir biçimde sermayeye methiye ile dolduruldu ve eğitime ilişkin tartışma büyük ölçüde “işadamları” ve siyasal stratejistler tarafından kurallara bağlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;GİRİŞ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bretton Woods örgütlerinin, Washington Uzlaşması’nın -çevre ülkelerdeki ekonomiyi harap eden uzlaşı- iskeletinin yürürlüğe konulmasındaki kararlı rolü, kapitalizmin yapısal krizinin çelişkilerinin bu tür etkinliklerin saklı kalmasına artık izin vermemesinden beri, şimdilerde yeni yeni tartışılan bir gerçektir. Birbirinden farklı ülkelerde bu örgütlerin temsilcilerinin ekonomi ile ilgili önemli kararlarla bağlantılı olduğu açıktır. Şaşırtıcı olan gerçek, neo-liberal politikalarda büyük değişimler yapacakları sözü ile seçilen hükümetlerin Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası ile aynı gündeme ve etkiye sahip olmalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brezilya’nın yeni devlet başkanı Luis Inacio Lula da Silva bu durumu tanımlayan bir örnek (Gonçalvez, 2003; Leher, 2003a; Paulani, 2003). Cardoso’nun neo-liberal hükümetine muhalefet ederek seçilen Lula, IMF ile hükümetinin planlarında yapısal uyarlamalar için onların “koşulluluklarını” içeren yeni bir anlaşma imzaladı. Bu planlar, Lula’nın hükümeti süresince başlıca üretim fazlalarında bakım-muhafaza-himayeyi (GSYİH’nin %4.25’ine eşit), aşırı derecede yükseltilmiş vergi oranlarını (dünyadaki en yüksek ikinci), çok düşük bir enflasyon amacını başarmaya yardım etmeyi içermektedir. Hükümetin ilk yılından sonra, sonuçlar bu politikaları uygulayan diğer ülkelerinkinden çok farklı olmadı (Stiglitz, 2002): borç ödemeleri 2002’de GSYİH’nin % 8.4’üne yükseldi, 2003’te % 9.5’ine, Federal Hükümet Bütçesi’nin % 62’sinin kullanılmasına ihtiyaç gösteriyor; sosyal harcamalar % 10 oranında kesildi; sosyal güvenlik sistemi emekli fonlarını yaratmak için reformdan geçirildi; nihayet, kişi başına GSYİH % 1.5 azaltıldı -1992’deki krizden beri var olan yanlış istatistik Başkan Collor de Mello’nun suçlanması ile sonuçlandırıldı- durgunluğun varlığı geçen yıl maaşların % 12.9 azalmakta olduğunu ve işsizliğin % 11.7’den % 12.5’e (geçici işler hariç tutularak yaklaşık 10 milyon işsiz) yükseldiğini gösteriyor. Bununla birlikte, daha az şaşırtıcı olmayan tavır, Lula da Silva’nın Dünya Bankası’nı, bu kurumun üniversiteye karşı konumunu ve öğrenciler için aylık harcı onaylayan tavrını bilmesine rağmen, Brezilya üniversite reformu hakkında danışmak için çağırmasıydı (Leher, 2003b).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevre ülkelerin eğitiminin yapılanışı üzerindeki bu var oluşların etkisinin önemi, karşıt okumalar tarafından kışkırtılmaktadır. Bu çalışma eğitim sistemlerinin yeni tanımlamasının Dünya Bankası tarafından önerilen yapısal reformların merkezinde ve yönetişim-güvenlik konuları ile yakından ilişkili olduğunu iddia etmektedir. Derin yapısal kriz ve bundan dolayı oluşan toplumsal anti-kapitalist hareketlerin yükselişi ve egemen iktidar bloğunun krizi bağlamında, egemen sınıfların liderliğini üstlenen sektörler, özellikle finans sektörü ve ihracat sektörü, politik önceliklerinin başına sermaye düzeninin sürdürülmesini yerleştirmekte ve bundan dolayı yönetişimin can alıcı olduğunu öne sürmektedir. İleride görülebileceği gibi bu tasa, dünyanın çoğu yerindeki yapısal uyarlama politikalarının yıkıcı etkilerini aklamak, sosyalist ve ulusalcı politikalar ile yüz yüze gelme riski olan çevre ülke hükümetleri için “yoksulluğun azaltılması”nın kaçınılmaz bir görev olması gerektiğini iddia etmek gibi Dünya Bankası faaliyetlerine rehberlik etmektedir. Eğitimin öncelik kazanması bu bağlamdadır. Marks’ın Kapital’deki gözlemi, rahatsız edici bir ilişkiyi ele alıyor: “bir egemen sınıfın nüfuzu, egemen sınıflardan oluşan kendi sınıfını teslim aldığı oranda katı ve tehlikeli olacaktır”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakim sektörlerin, özellikle finans sektörü ve tarım işletmeciliğinin, bir kriz durumunda muhalefetten gelen bir hükümetin Washington Uzlaşısı’nın gündemini daha iyi uyguladığına ikna edilen Lula da Silva’nın seçimini kararlılıkla desteklemeleri tesadüf değildi. Kamu sektöründeki emeklilik fonlarını etkileyen sosyal güvenlik reformu ( Brezilya’nın UPF ile 1998’de yaptığı anlaşmanın bir parçası olan reform) evvelce İşçi Partisi ve sendikaların direnişi nedeniyle başarılı olamamıştı. Bununla birlikte Lula da Silva sosyal hakları Cordoso’nunkinden daha da kısıtlayıcı bir öneri ortaya koydu ve bunun sadece yedi ayda parlamentoda onaylanmasını sağladı (Leher, 2003a).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu politik değişim, zıtlaşma ve gerilim olmadan gerçekleşemezdi. Lula da Silva hükümeti tarafından uygulamaya konulan IMF ve Dünya Bankası gündeminin asimilasyonu, İşçi Partisi, Brezilyalılar ve dünya çapındaki sol içindeki şiddetli iç tartışmayı yükseltmektedir. Bu partinin milletvekillerinin üçte biri, IMF ile mutabık kalınan makro ekonomik politikalardaki değişimleri alenen savunuyor. Bununla birlikte, hükümete önderlik eden kesimler tartışma alanlarını azaltmaya çalışmakta, yönetişim sorunlarını ileri sürmektedir. Sosyal güvenlik reformuna karşı oy kullanan üç milletvekili ve bir senatör derhal partiden ihraç edildi; bu, İşçi Partisi’ne üye olan Francisco de Oliveira ve Carlos Nelson Coutinho gibi seçkin aydınların partiden ayrılmasına ve Noam Chomsky gibi aydınların protestosuna sebep oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neo-liberal ortodoksi ile karşılaşıldığında ne yapılacağı konusunda sendikalar da bölündü. Merkezi İşçi Sendikası’nın (CUT)&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; önemli kısmı, bazı düzenleme ve iyileştirmeleri (sosyal güvenlik reformu söz konusu olduğunda hükümet tarafından hoş karşılanmayan düzenleme ve ıslahlar) savunmalarına rağmen, IMF ile kararlaştırılan reformların desteklenmesinin gerekli olduğunu iddia etmektedir. CUT’un azınlık güçleri –mücadeleyi sürdürmeyi tercih eden- liderlerin yaklaşık % 30’unu oluşturuyor. Ana federal kurumları içeren ve Brezilya’da büyük bir protestoyla sonuçlanan sosyal güvenlik sektörü reformuna karşı bir kamu sektörü grevi 70.000 insanı topladı. Bu çatışmalar hükümet ile ilişki içindeki özerk işçi örgütlerinin problemlerini belirginleştirmektedir. Sınıf temelli sendikalar ve toplumsal hareketler, hükümetin gündemini değiştirmek için halkın her kesimine açık olan kitlesel seferberliklere ihtiyaç olduğu konusunda görüş birliğine sahip. IMF’nin yapısal reformları (sosyal güvenlik, sendikalar ve işgücü) tarafından doğrudan etkilenmeyen Topraksızlar Hareketi (MST) toprak işgallerini azaltma stratejisine adapte olmakta ve Cardoso hükümeti süresince kesilen bazı kredileri eski uygulamasına döndüren hükümete göreli olarak güçlü destek göstermektedir. 2003 için 60.000 mesken öngörüldü, fakat henüz 25.000’i tamamlandı. Bundan dolayı Hareket’in öncüleri Lula da Silva hükümetinin sona ermesinden önce insanların seferber edilmesi yoluyla sadece 410.000 mesken hedefinin gerçekleştirileceğine inanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. BİR İDEOLOJİ OLARAK EĞİTİM&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim reformuna rehberlik eden ideolojilerin kendine özgü karakterleri, araştırmalar ideolojik kavramların kurumlarda nasıl gerçekleştirildiğini kanıtladığı zaman netleşecek. Latin Amerika’da, Afrika’da ve Asya’nın bazı bölgelerinde ideolojinin eğitimi nasıl bir kargaşaya sürüklediğini anlamak için, Dünya Bankası’nın çevre ülkelere yönelik Dünya Eğitim Bakanlığı’nın mevcudiyeti gibi uyarlamalarının incelenmesi gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurumu ve dayattığı reformları anlamak için eğitim ve güvenlik doktrinleri arasındaki ilişkiyi anlamak gerekir. Maalesef, ideolojilerin sonu biçimindeki saçma düşünce ile bu bağlantı eğitimsel tartışmada gittikçe seyrek olarak dikkate alınıyor. ABD ve Brezilya arasındaki eğitimsel anlaşmalar hakkındaki araştırma ve UNESCO ve Dünya Bankası’nın hareket yöntemleri, güvenliğin değişmez bir tasa olduğunu açıkça göstermektedir. Bu endişe Kennedy’nin, Johnson’ın ve Bristow’un İlerleme İçin Birlik doktrininin tam özündeydi, tıpkı Dünya Bankası ve bilgi toplumunun teorisyenleri tarafından tanımlanan küreselleşme ideolojisinin özünde olduğu gibi. Sadece, eğitimin (gerekli yetenekler ve nitelikler) sermaye dinamikleri ile ilişkideki aracı boyutu dikkate alınarak, ekonomizmin sınırları yoluyla tenkitçi düşünce kırılmaz, anlamlı şekilde hareketsizleştirme neticeleri ile teknolojik determinizm inancının aşırı irileşmesine katkıda bulunulur (Holloway-Pelaez, 1998).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En azından Soğuk Savaş doktrini döneminden beri, özellikle karşı isyan doktrininin formülleştirmesinde eğitimin güvenlik için önemli bir araç olabileceği kabul edilir. Güçlerin geleneksel yoğunlaşması ve belirsiz düşman hatlarına karşı ilerlemek için silahlanma yerine, bu doktrin Yeşil Bereliler ve CIA tarafında doğrudan ya da dolaylı olarak gerçekleştirilen yerel askeri operasyonları yoğun bir ideolojik propaganda eşliğinde övmektedir. Doktrinler ve propagandanın yöntemleri Uluslararası Gelişme İçin Birleşik Devletler Yardım Ajansı (USAID) tarafından geliştirildi. Bu anlayışa göre, Domuzlar Körfezi’nde görülen ABD hatasında olduğu gibi, yerel nüfus tarafından desteklenme önemli bir faktördür. Bu, eğitimsel girişimler üzerindeki vurguyu ve yerli nüfus söz konusu olduğunda tıpkı çeşitli çevre ülkelerde gelişen Uluslararası Dilbilim Topluluğu ve Wycliffe&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; İncil Çevirmenleri gibi dini misyonerlerin ilişkisini açıklar. Eğitimsel program ve daha belirgin olarak İlerleme İçin Birlik’in propaganda hareketleri bu sonuçla bağlantılıydı. Nelson Rockefeller’ın yakın işbirlikçilerinden birisi ve Kennedy ve Johnson’ın önemli bir danışmanı olan Berle tarafından savunulduğu gibi, “Latin Amerika’da muharebe alanı entelektüellerin küçük bir çekirdeği, eğitilmiş ve yarı eğitilmiş insanların zihinlerini denetim altına almak içindir. Strateji, eğitim yoluyla hakim olmaktır” (Colby-Dennett, 1998, s: 425). Berle’nin işaret ettiği gibi “Latin Amerika’nın ekonomik düşüncesindeki ve eğitim sistemindeki Marksist doktrinin” (Scheman, 1988) çoğalma riski olarak rahat bir biçimde beyan ettikleri kamu üniversitesine ilişkin kontrolün, özel sektör kuruluşları (Ford Vakfı, Rockefeller, Olin vb.) ve özellikle Georgetown, Los Angeles, Berkeley, Columbia ve Stanford gibi Amerikan üniversiteleri ile değişim programları vasıtasıyla el altından olması gerekecektir. Bu toplumsal mühendisliğin tüm amacı komünist etkiyi en aza indirmek ve bölgede yeni bir Küba’nın ortaya çıkmasını engellemektir. Ford Vakfı’nın başkanı McGeorge Bundy, 1950’ler ve 1960’larda Ford’un ABD problemlerini tanımlama ve çözmede hükümetten daha çevik olmasından iftihar etmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşı isyanın gurur günleri 1960’ların sonunda daha da bulanıklaştı. Bir taraftan sömürgesizleştirme süreci ve bağlantısız ülkelerdeki kuvvetlenme hareketleri gibi çevre ülkelerdeki dönüşümle beraber Vietnam’da yaklaşan felaket, Soğuk Savaş’ın taleplerine karşılık olarak ABD dış politikasında değişimler talep etti. Çevre ülkelerdeki Amerikan karşıtı düşüncelerin yükselişi, ABD üstünlüğüne karşı ekonomik ve siyasal kuruluş hedeflerini riske atmak biçiminde bir tehdit olarak algılandı. Diğer taraftan daha sonra çevre ülkelerin içindeki ve Washington ile ilişkilerindeki toplumsal gerilimi artıracak olan kapitalizmin yapısal krizinin görünüşü 1970’lerde daha da netlik kazandı. Tüm bu faktörlerin dikkate alınması Dışişleri Bakanlığı’nın taktiksel yöneliminde değişimlere neden oldu. Dolaylı hareketler için tercihte, şimdi taktiksel çözüm olarak uluslararası örgütler devreye girmekteydi. Bu bağlam içinde, Robert S. McNamara Dünya Bankası’na başkanlık etmek için Savunma Bakanlığı’nı bıraktı.O zamandan sonra eğitim, Banka için büyük öncelik kazandı. Bu değişimin nedenlerini ve Dünya Bankası’nın eğitim politikalarının amaçlarını analiz etmek aşağıdaki soruları ortaya koymak için gereklidir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevre ülkelerine yönelik eğitim politikalarının ana kurallarının tespit edilmesinde Dünya Bankası hangi ağırlığa sahiptir?&lt;br /&gt;Bu ana kuralların saptanması için Banka ne yapar?&lt;br /&gt;Bu ülkelere yönelik güvenlik ideolojisi nasıl değiştiriliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruları yanıtlamak, Avrupa’nın yeniden inşası için oluşturulmuş bir kurum olan ve daha sonra Noam Chomsky’nin sözleri ile (1995) “Dünyanın Efendileri”nin kalelerinden birine dönüştürülen Banka’nın tarihinin bazı yönlerini analiz etmek için gereklidir. Küreselleşme ideolojisi üzerindeki vurgu ile reformların motive edildiği ekonomik ve ideolojik bağlamı incelemek için bu mecburidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. YOKSULLUK VE GÜVENLİK&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşı isyan doktrininin gözden düşmesi ile uluslararası kurumlar, McNamara’nın önerilerinin peşinden giden çevre ülkelerin iç politikalarına daha güçlü müdahale etmeye devam etti. Gerçekte, 1968’de Dünya Bankası yeni başkanı -o zamana kadar ABD Savunma Bakanı (1961-1968) ve bu sıfatla Vietnam müdahalesinin akıl hocalarından birisi- önemli sonuçları nedeniyle daha fazla araştırılması gereken, kurumun uyarlamasındaki değişimleri ilerletti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz sömürgesizleştirme ve Soğuk Savaş yeni uyarlamanın temelini oluşturmaktadır. 1972’de McNamara “Batı dünyasının istikrarını koruma” amacının, hızlı dönüşümdeki bir durumla yüzleşme -dünya nüfusunun % 25’i yakın zamanda sömürgeleştirmeye karşı geldi ve bağımsızlığını elde etti- olduğunu yeniden teyit etti. Bu perspektifte, onun yönetimi süresince (1968-1981), McNamara ve Banka’nın diğer yöneticileri aşamalı olarak kalkınma ve ithal ikame politikalarını terk etti, ilginin merkezine yoksulluk-güvenlik kavram ikilisini yerleştirdi. Bu bağlamda kurum tamamen Eğitim alanında faaliyet göstermeye başladı, faaliyetleri doğrudan ve belirgin hale geldi. Banka sağlık ve doğum oranlarını kontrol programlarının ve teknik okulların kullanılmalarını sağlayarak, aynı zamanda destekleyici olarak bu ülkelerin ekonomisinde Üçüncü Dünya’da “tarım devrimi” olarak adlandırılan sürecin yer değiştirmesi gibi yapısal değişimleri de destekleyerek “komünizm”e karşı daha hassas olabilen halklarla doğrudan ilgilenen programları önem sırasına göre düzenledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanıtlamak mümkün olduğu üzere, yoksulluk sorununa odaklanan bu bakış ile doğrudan baskı aygıtlarının kullanılmasını öneren Rostow ve Johnson’un karşı-isyan (kontrgerilla olarak da düşünülebilir Ç.N.) tezi arasında önemli farklar bulunuyor. Kurum tarafında McNamara’nın pozisyonuna destek ABD’nin Vietnam’daki problemleri ve Soğuk Savaş’ın yeni biçimi ile açıklanabilir. Kendi eleştirel çalışmasında “Geçmişe Bakış: Vietnam’ın Trajedisi ve Dersleri” (1996: 311), McNamara Walt Bristow’un ve Johnson’ın Vietnam’daki askeri gücün sürdürülmesi ile ilgili analizleri ile derin bir anlaşmazlık içinde olduğunu doğrular. O, bunu “aramızda, güvenlik sorunumuzu sadece bir askeri sorun olarak düşünmek gibi bir eğilim var”; bununla birlikte “bir ulus sadece askeri malzeme alarak daha fazla güvenliğe ulaşamayacağı bir noktaya ulaşabilir ve biz bu noktaya ulaştık” dediği Amerikan Gazeteler Birliği’ndeki konuşmasında hatırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;McNamara’nın yönetimi sırasında Banka’ya verilen mali yardım, bu fikirlerin sadece kendisine ait olmadığına işaret eder. Onun yönetiminde geçen önceki 22 yılda Banka, toplam tutarı 10.7 milyar ABD doları olan 708 proje onayladı. Bununla birlikte, yönetiminin sadece ilk bölümünde (1968-1973) toplam tutarı 13.4 milyar ABD doları olan 760 proje onaylandı (George-Sabelli, 1994: 43). Bu dönemde, Banka dünyanın en büyük, egemen olmayan, mali kaynak toplayıcısına dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Banka'nın izlediği yeni yol haritasının işleyişinin analizi, bu kurumun çevre ülkelerdeki politikalarının yönünü saptamak için kapasite kazanmasına katkıda bulunmaktadır. Kurumun yeni alanları altyapıdaki geleneksel yatırımlardan daha yüksek bir belirsizlik derecesine sahip olduğu için Banka, teknik personelini genişletmek ve kendisini kalkınma üzerine dünyadaki en geniş bilgi merkezi olarak dönüştürmek biçiminde önemli örgütsel değişimler yaptı. Bu bilgiye dayalı olarak örgüt kendisinden kredi bekleyen ülkeler üzerindeki kontrolünü genişletti. Böylece Banka, projeleri programlar (daha çok karışık ve kapsayıcı, eğitim gibi geniş sektörleri kapsayıcı) için değiştirerek, kredi koşullarını daha da katılaştırarak projelerin kapsamını değiştirdi. Banka’nın bu politika değişimi başarılı oldu -genelde ekonomik ve sosyal olarak iflas eden sektörel politikalar açısından çok başarılı olmadı-, fakat kapsamlı bir politika açısından başarılıydı. Etkisi, çoğu sömürgelikten kurtulma sürecinde olan ülkelerin Sovyetler Birliği’nin etki alanı içine girmesini önlemeye katkıda bulundu. Üstelik 179 ülke içindeki yerini garantileyerek üye ülkelerin sayısını genişletti (1995).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok faktör güvenlik-yoksulluk bağlantısına odaklanan stratejinin tükenmesine katkıda bulundu. Kuşkusuz ki, bunların başlıcası, 1970’lerin başında görülmeye başlanan kapitalizmin yapısal krizidir (Dumenil-Levy, 1997). Bu kriz, çevre ülkelerin borçları vergilerin yükselmesi ve temel hammaddelerin değerlerinin düşmesi ile yükseldi. Aynı zamanda, Dünya Bankası’nın ülkelerin ödeme kapasitesinden yüksek olan borçlara izin veren stratejik amaçlarla hareket ettiği ve garanti ettiği kredilerin olduğunu vurgulamak gereklidir. “Batı” ile dost olan pek çok hükümet kendi özel amaçları için bu kredilerden hatırı sayılır miktarda parayı zimmetlerine geçirdi (Mobuto, Marcos, Somoza vs.). Sonuç 1982 borç krizi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yeni bağlam içinde, çevre ülkeler baskı güçlerinin bazılarını kaybettiler. Reagan “kendi çevresindeki” sosyalist ülkeleri güçsüzleştirecek belirli hareketler için askeri güç kullandı, Nikaragua’da “karşıt” yaratma, Angola’da UNITA vb gibi. Banka neo-liberal ekonomik ve sosyal düşünceleri bağrına bastı ve borçlandırılan ülkelerin savunmasızlığı sayesinde sert liberal yapısal uyarlama reformlarını dayattı. Bu kriz Dünya Bankası açısından gücün icrası için istisnai koşullar temin eden yeni tehditler sundu. Yapısal krizde Dünya Bankası kendi koşulluluğunu empoze etmek için eşi benzeri görülmemiş bir faaliyet alanına sahip oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şüphesiz, 1982 borç krizi Latin Amerika ülkelerini, özel sektör ile yeniden görüşmek için gerekli bir koşul olan IMF ve Dünya Bankası’nın onaylamasında fazlasıyla bağımlı hale getirdi. Banka’nın ödemeler dengesi gibi makro ekonomik göstergeler için koşullulukları henüz sınırlanmış değil; fakat Banka’nın bir başkanının sözleri ile çoğunlukla şu an ünlü olan “yapısal uyarlama”, “piyasa mekanizmasının liberalleştirilmesi ve onun ekonomik kalkınmadaki rolünün güçlendirilmesi”nden oluşmaktadır.Özel sektör, hükümetin destekleyici rol oynaması ile büyümenin motoru olmalıdır. Ekonomik büyüme (artık kalkınma değil) yoksulluğun azaltılması vasıtasıyla temel adım olacaktır” (Arruda, 1994).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’lerin başında neo-liberalizmin müdahalesine ve dayatmasına direnen ülkeler yeni-yapısalcı politikaları desteklemekteydi, ancak bir süre sonra “Dünyanın Yeni Efendisi”nin kurallarına kolayca boyun eğdiler. Brezilya’da özellikle Collor ve Cardoso’nun hükümetlerinde olduğu gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstikrarsız Sosyal Devlet’i parçalara ayıran yapısal uyarlamalar küreselleşme adına yapıldı, hızla büyüyen bir işsizlik, vahşi özelleştirme, borsa krizleri, yükselen vergiler ve işçi haklarında yıkım ile sonuçlanabilecek olmasına rağmen, bu acımasız ve karşı konulamaz sürecin dışında kalmanın mümkün olmadığı savunuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1970’lerin ve 1980’lerin ekonomik krizinin, küreselleşmenin yeni bir “dönemi”nin başlangıcı olduğu fikri, sadece küreselleşmenin bir gerçek olduğunu kabul eden neo-liberalizmin yandaşları (özellikle bilgi toplumlarınınkiler ya da entelektüel kapitalizmininkiler) tarafından değil, fakat aynı zamanda da neo-liberalizmin özellikle bilimsel-teknolojik devrim tezlerini (ve işçi sınıfının sonu tezlerini) destekleyen muhaliflerinin bazıları tarafından da paylaşıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir fenomen olarak değil, fakat güçlü ve bildiğini okuyan güçlerin ürünü olarak bizi kuşatan değişimler: acımasız sonuçları ile uçsuz bucaksız yeni piyasaları, büyük boyutlardaki rekabeti açmış olan küreselleşme, bilgi teknolojisinin yayılması ve bilgisayar bilimleri ağlarının düzensiz büyümesi (Stewart, 1998: 33).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Bankası’nın önerileri, Washington Uzlaşması olarak bilinen sistemleştirilmiş düşüncenin çok tipik bir örneğidir (Dezalay-Garth, 1998). Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn’a göre (Yönetim Kurulu, 1995), az gelişmiş ülkelerde uygulanmakta olan ekonomik dönüşüm politikaları “piyasa dönemi” ya da “küreselleşme”yi uyarlama odaklıdır. Banka’nın çalışmalarındaki son bağlamı tayin ederken, Wolfensohn “Banka beş hatta on yıl öncesinden çok farklı bir bağlam içinde işliyor” dedi. Soğuk Savaş sonrası dönem tarihteki en geniş dönüşüm hareketini ortaya çıkardı: ülkeler birbirinin peşi sıra, küresel bütünleşmeyi hızlandıran piyasa tarafından yönlendirilen ekonomiye yönelmekte”ydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu “yeni dönem”de, Fortune Dergisi’nin yayımcısı Thomas A. Stewart (1998: 9-26; 75-87, ve daha birçok yerde) sanayi kapitalizmini izleyecek daha muğlak bir “entelektüel kapitalizmin”, “bilginin, üretimin en önemli faktörüne dönüştürüldüğünü” söyledi. “Kapitalizmin bu yeni döneminde, ana sermaye entelektüel sermaye” ve bundan dolayı, eğitim, kapitalizmin bir biçimi olarak, yöneticiler ve eğitimciler için bir sorun oldu. Sahte parlaklığın altını çizmek, bu biçimlendirmenin ideolojik karakterine (ve orijinal karakterine bile değil) karşı durmakta ısrar etmektir. İnsan sermayesi teorisinin bu yenilenmiş sürümünde, bilgi artık insana ait olamaz: “kullanabileceği tüm insan sermayesini elde etmeyi denemek zorunda olan bir şirkettir”. Şirket, “sermaye için faydalı bilginin emanetçileri olmak zorunda olan çalışanlarının beyinlerini etkili bir şekilde kullanmaya” ihtiyaç duyar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek (1998) eğitimin liberal toplumdaki önemini şöyle özetler: “eğitim, sürekli düzene katkıda bulunabilen özgür bir insan olarak tanımlandığı kendi vasıta ve bilgisini kullanmaktır.” Düzen ve bilgi arasındaki bu bağlantı, Dünya Bankası’nın eğitim için 1990’lı yıllardaki önerilerinin “gerçek özünü” oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;3. SERMAYENİN İŞİNİ GÖREN EĞİTİMSEL UYARLAMA&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eğitim, ekonomik ve sosyal gelişme için en büyük araçtır. Bu, Dünya Bankası’nın, insana yatırım ve sürdürülebilir kalkınma için yaşam standartlarını yükseltme ve yoksulluğu reddetmede, ülkelere yardım stratejisi için merkezidir. Bu ikili strateji, işin (the main good of poor) üretken faydasının teşvikini ve yoksullar için temel sosyal hizmetleri temin etmeyi gerektirir (Dünya Bankası).”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim 1990’larda Dünya Bankası’nın söyleminde merkezi konum kazandı. 1960’larda, bir Banka başkan yardımcısı, Robert Gardner, “biz eğitim ve sağlık için borç veremeyiz. Biz bir bankayız!” açıklamasını yaptı (Caufield, 1996, s: 64). Bu durum Woods’un yönetiminde (1963-68) ve daha güçlü olarak da McNamara’nın başkanlığında değişmeye başladı, Banka’nın öncelikleri içinde yoksulluk sorunundaki vurgu eğitimin göze çarpmasını sağladı. 1970’lerde, bu kurum ilkokul ve ortaokulları finanse etmeyi, teknik ve mesleki öğretimi, az gelişmiş ülkelerin varsayılan ihtiyaçları için çok elverişli olarak bilinen biçimleri savunmayı düşündü. 1980’lerin neo-liberal dönüşümünde, Banka’nın eğitimsel uyarlaması ilköğretim yönünde bir değişime uğradı. Önceki uyarlama, o zaman serbest ve savurgan olarak işe koyuldu. 1990’larda, neo-liberal değişim sadece kalıcı değil aynı zamanda da radikaldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Banka’nın son zamanlardaki belgelerinde ve liderlerinin beyanatlarında, yoksulluk meselesinin ve güvenliğe ilişkin rüyanın alışılmış hadisesi açık biçimde görülebilir: Banka başkanı açısından, “dünyanın yoksul insanlarına yardım edilmeli, aksi takdirde onlar öfkeleneceklerdir” (Caufield, op. Cit., s: 315). Bu, yoksulluğun özel sektör için elverişsiz bir iklim yaratabileceği anlamına gelir. Ve küresel dışlama büyümeyi durdurmaz. Birleşmiş Milletler Gelişme Programı çalışmaları (1998) ve çok yakın zamanlardaki, dünyada yoksulluğun küreselleşmesini içeren bir çalışma geliştiren Chossudovsky’nin çalışmaları (2002), son otuz yılda çevre ülkelerin ciddi biçimde ekonomik ve sosyal açıdan gerilediklerini kanıtlamaktadır. Serbest ticaret siyasasının korunmasında, işsizlik tarafından üretilen gerginlikleri içeren çabaların arttırılması zorunluluk olacaktır. Sadece Brezilya’da, 1985 ve 1998 arasında, sanayi üretiminin sadece %2.7 büyüdüğü sırada sanayi işçisinin oranı %43’e düştü (Pochmann, FSP, 80.08.1999). Hakim ideolojiler için, yaygın işsizlik illetinin en iyi panzehiri ilkokul eğitimi (ilk dört yıl, bölgenin sorumluluğu çoğunlukla belediyeye ait), mesleki eğitim ve teknoloji uzmanı insanlar mezun etmek için bir ikinci ön seviyedir. Bu, Dünya Bankası’nın yüksek eğitim için varolan gündemini geniş ölçüde açıklar. Banka çok uzun bir süre, o ülkeleri “kendi bölgelerinde 20. yüzyılın karakteristiği olan teknolojilerin evrenselleşmesini dayatmakla” eleştirdi. Bununla birlikte, Banka asla bu şekilde açık ve üniversite karşıtı siyasasında bu şekilde kararlı olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amin’in çözümlemesine göre (1996), merkez ülkelerinkinden farklı olan çevre ülkelerin pazarları, üç boyutlu biçimde (sermaye, emtia ve işçi) değil, fakat sadece iki boyutta (sermeye ve emtia) entegre olmuştur – çevre ülkelerde işçi, ileri bilimsel bilgiye dayalı işçi pazarından yoksun bırakılmıştır, merkezi ülkeleri çevre ülkelerden ayıran ulusal sınırlar tarafından hapsedilmiştir. Bu ülkelerdeki iş, bu ülkelerin dünya ekonomisi ile ilgili oldukları yöne göredir: ikincil bir formda, çevreye özgü, ucuz malları sınırlamak için. Bir işçinin bir ekonomide, bu şartlar altında biraz kalifiye olması gerekir. En basit ekonomik dayanak noktası küresel serbest piyasanın hangi mesleğinin hangi ülkede daha iyi oturacağını belirlemektir (Caufield, po. cit, s: 294). Kısaca bu, eğitim sisteminin içten büyüyen analizinden daha iyidir, “karşılaştırmalı üstünlükler” tezi çevre ülkelerdeki mevcut eğitimsel öncelikleri açıklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, yüksek eğitim yönergeleri Banka’nın ekonomik savları ile tutarlıdır. Eğer bir ülke Banka’nın düzenlemelerinde itaatkâr ise, bağımsız bir ulusun inşasının sorumluluğundan feragat eder, o zaman özel kurumlardan göreli özerk olan bir yüksek eğitim sistemi anakronik görünür. Brezilya Eğitim Bakanı kamu üniversitelerinde yeni bilgi ile üretimde hiçbir sorun görmüyor, çünkü kendi kavrayışı ile üretici sistem serbest piyasada teknolojik üniteler edinebilir”. Bu mantıkla hareket edildiğinde, 1980’lerin sonundan beri Banka, Aşağı Sahra Afrikası’nda hiçbir akademik etkinliği mali olarak desteklemedi. Banka tarafından yapılan son analize göre, Latin Amerika benzer bir yöne gidiyor. Bu, Banka’nın tüm araştırmaların kökünü kurutmak gerektiğini salık verdiği anlamına gelmez. Sürecin mantığı, yeni bilgi üretiminin daha ileri merkezlerde, özellikle ABD’de, üretilmesi gerektiğine işaret etmesine rağmen; Brezilya gibi ülkeler, üretici temelinin genişliğine ek olarak yerel gerçeğe teknolojik paketleri adapte edebilecek az sayıda mükemmeliyet merkezlerine sahip olmayı ve ayrıca bazı akademik merkezlerde çoktan gerçekleşmekte olan sosyal kontrol için gerekli bilgiyi üretmek için yönetici elitin bir parçası olmayı gerektirecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yüksek Eğitim: Deneyimin Dersi” belgesi (Dünya Bankası, 1995), sektör için ana yönelimleri içerir. Bu belge kamusal yüksek eğitim krizini öncelikle mali krizin bir sonucu olarak açıklar. Bununla birlikte, belgenin tümünde, siyasal amaçlar apaçık hale gelir, mali olanlara ağır basar. Bu belge yüksek eğitimde geniş bir ayrımlaştırmayı teklif eder, Genel Ulusal Eğitim Yasası açısından (Kanun 9394/96) araştırma ve öğretme arasındaki birliği önleme talebi – kamusal yüksek eğitim kurumlarının akademik merkezlerden ayırt edildiği- araştırmanın gerçekleştirilemediği üniversiteleri meşrulaştırmak için bir kamuflajdır. Banka bu siyasa uygulaması için araçlara işaret eder, neo-liberal biçimde üniversite özerkliğinin yeniden tanımlanmasının önemini vurgular; bu özerklik “devlet”in, üniversitenin hayatından kovulduğu anlamına gelir (Leher, 2001).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Özellikle kaynakları çeşitlendirmek ve daha verimli bir şekilde kullanmak için geniş bir kurumsal özerklik kamusal yüksek eğitimde reformun başarısı için anahtardır. Bir belirtici (indicative) amaç, kamusal yüksek eğitim kurumlarının ihtiyaç duyduğu toplam kaynakların yaklaşık %30’unu finanse etmek için yeterli kaynak yaratabilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tezin ortasında temel eğitim (genel nüfus için kast edildi) ve yüksek eğitim (kamusal eğitime ihtiyaçları olmadığı halde eğitim bütçesinin en geniş bölümünü kullanan ayrıcalıklı elitler için gösterişle tahsis edilmiş) arasındaki karşıtlık durur. Bu iddia Nobel Ekonomi Ödülü kazanan Gary Becker gibi entelektüeller ve Brezilya’nın ana gazetelerinin editörleri tarafından tekrarlandı. Kamusal eğitimi savunanlar, elitler tarafından sürecin dışına itildi ve temel eğitimin çöküşüne karşı duyarsızlaştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle bu tez tanımlandı, belge “bu kalıbı kırmak için bu gerekli” biçimindeki pek çok ikaz ve üstlenilen eylemler vasıtasıyla politik dönüştürmeye odaklanmaktadır. Bu, Brezilya Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen eğitim alanındaki çok sayıda projeyi açıklar. Yürürlükte olan reform mümkün olan en az gösteriş ile başarıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cardoso hükümetindeki Eğitim Bakanı Paulo Renato de Souza açısından, “Brezilya toplumu kamu üniversiteleri için daha fazla kaynak vermek istemiyor”, Becker’ı tekrarlayarak-yankılayarak: “parasız yüksek eğitimi sürdüren hükümetler yanlış insanları sübvanse ediyorlar” (Exame, 10.06.1996). Bakanın açıklamasında, “üniversite öğretimi üzerindeki vurgu, gelişmiş araştırma ve kendi teknolojilerinin talep edildiği bir kendinden destekli gelişme modelinin karakteristiğidir (…) “bugün bu model ölümcül bir can çekişme içindedir”. Küreselleşme ideolojisi (zorlanan bir ayrılmanın edilgin kabulü ile) Bakan’a “bilgiye giriş kolaylaştırılmıştır, kurumlar ve ortak girişimler Brezilya gibi ona ihtiyaç duyan ülkelerin şirketlerine yöntem bilgisi temin etmeye özen gösterirler. Kore’nin yaptığı gibi üniversitelerin alt sözleşmeler yapması ekonomik bir bakış açısından çok daha fazla anlam ifade etmektedir” (Exame, 10.06.1996) düşüncesini ileri sürmek için kanıtlar sağlıyor. Aynı değerlendirme Lula da Silva’nın hükümetince yapılmaktadır. Banka ve Brezilya hükümeti arasında görüşülen yeni “paket”, parasız yüksek eğitimin&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; sonu şartını içerir, Eğitim Bakanı’nın UNESCO’daki konuşmasında kamuoyuna açıkladığı bir durum kendisinin bu konudaki sempatisini&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; gösterir. Hazine’nin belgelerinde ve özellikle “Merkezi Hükümetin Sosyal Gideri: 2001 ve 2002” başlıklı belgede açık olduğu gibi, ekonominin neo-liberal ortodoksluğuna göre, parasızlığın sonu için büyük heves ekonomik alanda gözlenebilir. Bu belge, Chicago Okulu teorisyeni Gary Backer’e uyarak, parasız yüksek eğitimin ülkede sosyal adaletin gerçekleştirilmesi için ana engel olduğunu varsayar, öğrencilere kredi vermeyi önerir ki böylece onlar daha ekonomik bir seçenek olan özel okullarda eğitim görebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamu üniversitelerinin öncelikli politikalardan dışlanması nedeniyle, kamusal ortaöğretim de eğitim siyasalarında geçersiz kaldı. Kamusal ortaöğretimin yaygınlaşması, üniversite için özelleştirme siyasası ile çelişir ve hatta şimdiki siyasaların ayrımcı karakterine açıklık getirir. Devlet için temel eğitimin sorumluluğu baki kalır. Brezilya hükümeti bu düzeyde önemli değişiklikler taahhüt etmektedir. Temel eğitim için yeni bir finansman biçiminin yaratılması, eyalet ve belediye mıntıkaları ayrımının yeniden çizilmesidir. Yürürlükteki reform, okulları “küreselleşmenin şartlarına” uyarlıyor ve merkezileştirilmiş bir ölçme öğretme etkinliğinin devletçe kontrolünü garantiliyor. Biçimsel olarak onların tümü küreselleşmenin faydalarından hoşnut olabilir ve yönetilebilirlik koşulları garanti edilmiş olur. Bu, Dünya Bankası tarafından yönlendirilen yerkürenin tamamına dönük bir eğitim ayrımcılığının oluşturulduğu düşüncelerin haritasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4. SONUÇLANDIRMA ÇABASI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim-güvenlik-yoksulluk bağlantısı Latin Amerika’da yürürlükte olan eğitimsel reformun asıl dayanağını biçimlendirir. 1990’lardaki kutuplaşmanın eşi görülmemiş derinleşmesi ile Banka, kurumların yapısının piyasa dönemine uyarlanmasına artan bir önem verir; böylece Banka, sistemin çelişkilerini “yönetmek” için kurumsal kaynaklara sahip olur. Eğitim radikal bir biçimde değiştirildi; giderek daha az politeknik (Marks’ın düşüncesi bağlamında) ve giderek daha fazla araçsal oldu: içerikler güçlü bir biçimde sermayeye methiye ile dolduruldu ve eğitimsel tartışma büyük ölçüde “işadamları” ve siyasal stratejistler tarafından kurala bağlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geriye, gelecek için fırsat sağlayan toplumsal kopmanın yadsınması için sadece çalışmak kaldı. Burada önceden varsayılan, doğru eğitsel seçimler yapmış olan tüm insanların sınırsız olanaklara sahip olacağıdır. İleride parlak bir geleceğe sahip olacak bir biçimde eğitimi öncelikli hale getiren bireyler (ve ülkeler) böylece sistemin geçerliliğini kanıtlıyorlar. Bugünkü kapitalizm kendilerini doğru biçimde değiştirenlere karşı adildir. Yalnızca yanlış önceliklerde ısrar etmek için yeterli değildir. Kamusal eğitim ve araştırma için para harcamakta yarar yok; çünkü karşılaştırmalı üstünlükler tezine göre, gelişen ülkeler toplam değerli malları ucuza satmanın mümkün olduğu piyasanın uygun ortamlarının peşine düşmek zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapısal dışlamanın meşrulaştırılması sürecinin eleştirisi, sol partiler ile küreselleşme ideolojisine ve teknolojik determinizme karşı olan sendikaların yükselen bağımlılıkları tarafından muğlaklaştırıldı. Bu bağlamda, işsizliğin ve işçilerin kararsızlığının sorunları işçilerin vasıflarına bağlanarak açıklandı. Bu, dışlama gibi, bireylerin yanlış eğitsel seçenekleri nedeniyledir. Şu durumda, tek gerçekçi alternatif profesyonel eğitimdir. CUT ya da Força Sindical ile birleşmeyen Brezilya sendikalarının büyük bölümü vasıf ve kendi kurumları için eğitim kursları elde etmek amacıyla hükümet ile anlaşma yapmak için belirlenmiştir. Aynı zamanda hükümet tıpkı Lula da Silva’nınki gibi neo-liberalizme karşıtlık içinde seçildi, kamusal ve parasız yüksek eğitimin henüz toplumsal olmadığı ve Devletin iyi bir eğitim yöneticisi olmadığı inancını birleştirerek, eğitim politikalarına önderlik etmek için “üçüncü sektör” olarak adlandırılan sektörün teşviki, özel kurumlar tarafından eğitimsel hizmetler sunulmasını temin etmek için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamusal eğitimin parçalara ayrılmasına karşı koymak için esaslı bir önkoşul, şu andaki hükümetin politikalarının dayalı olduğu önvarsayımları eleştirmektir. Bu çalışma, Dünya Bankası tarafından formülleştirilen kavramsal matrislerini düşünmeksizin, anlamları ve önemlerinin kavranmaları mümkün olmayan yürürlükteki reformların eleştirisinin inşasına katkıda bulunur. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="color:#993399;"&gt;[1]&lt;/span&gt; Makalenin genişletilen ve güncelleştirilen halinin orijinali Portekizce olarak Outubro Dergisi’nde yayınlanmıştır. Outubro, Journal of the Institute of Socialist Studies, Sao Paulo, Mayıs 1999 (ISSN 1516-6333), s: 19-30.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; Roberto LEHER, Rio de Janerio Federal Üniversitesi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Evren HASPOLAT, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi, &lt;/span&gt;&lt;a href="mailto:evrenhaspolat78@yahoo.com"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;evrenhaspolat78@yahoo.com&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; Deniz Yıldırım, Ankara Üniversitesi SBF Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi, Eğitim Sen Uluslar arası İlişkiler Uzmanı, &lt;/span&gt;&lt;a href="mailto:yildirimdeniz79@yahoo.com"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;yildirimdeniz79@yahoo.com&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; Brezilya Ulusal İşçi Sendikası danışma kurulu-konseyi-yönetim kurulu.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; Wycliffe: Roma Katolik doktrinine karşı çıkan ve Protestan Reformasyonu’nu umut eden İngiliz teolog.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; Marta Solomon, “Federal üniversitelerde hâla tartışmayı tahrik eden parasızlık- ücretsizlik”. Folha de Sao Paulo, p. C 4, 03.08.2003. Diğer taraftan, 8 milyar ABD doları olası borçlanma için (gelecek dört yıla yayılacak olan), Banka parasızlık prensiplerinin gözden geçirilmesini beklemektedir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; UNESCO’da Lula’nın eğitim bakanı, Cristovao Buarque kamu kurumlarından mezun olmuşlar için fark gözeten bir vergi önerisini savundu. “Bu yolla ders bedellerini öderler” diyerek kamusal yüksek öğretim kurumları ile ilgili yasada 206 maddenin değiştirilmesi gerektiğini öne sürdü. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Kaynakça:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;AMIN, S. Les défis de la mondialisation. France: L’Harmattan, 1996.&lt;br /&gt;ARCHIBALD, G. Les États-Unis et L’Unesco. Paris: Publ. de la Sorbonne, 1993.&lt;br /&gt;Arruda, M. Ajustando a economia para o desenvolvimento participativo. Genebra: Centro para o Nosso Futuro Comum, The Bulletin, Março,1994.&lt;br /&gt;BAUM, W.C.; TOLBERT, S.M. Investing in development: lessons of World Bank experience. Wash. D.C.: BIRD/ World Bank; NY: Oxford University Press, 1985.&lt;br /&gt;CAUFIELD, C. Masters of illusion: the World Bank and the poverty of nations. New York: Henry Holt, 1996.&lt;br /&gt;CHOMSKY,N &amp; DIETERICH, H. La sociedad global. México: Ed. Joaquín Moriz, 1995.&lt;br /&gt;Chossudovsky, M. Globalización de la pobreza y nuevo orden mundial. México D.F, Siglo XXI, 2002.&lt;br /&gt;COLBY &amp;amp; DENNETT, Seja feita a vossa vontade. RJ: Record, 1998.&lt;br /&gt;DEZALAY, Y e GARTH, B. Le “Washington Consensus”: contribution à une sociologie de l’hégémonie du néolibéralisme. Actes de la recherche en science sociales, 121/122, Mars, 1998.&lt;br /&gt;DUMÉNIL,G.; LÉVY, D. La dynamique du capital- un siécle d’économie américaine. Paris: PUF, 1996.&lt;br /&gt;Frigotto, G. Educação e a crise do capitalismo real. SP: Cortez, 1995.&lt;br /&gt;GEORGE, S., SABELLI, F. Faith e Credit: the World Bank’s Secular Empire. Boulder, San Francisco: Westview Press, 1994.&lt;br /&gt;Gonçalves, R. Lula: Aposta perdida, Praia Vermelha, CFCH/UFRJ, dez. 2003 (www.outrobrasil.net)&lt;br /&gt;HIRST, P. &amp; THOMPSON, G. Globalização em questão. Petrópolis, RJ: Vozes, 1998.&lt;br /&gt;HOLLOWAY &amp;amp; PELÁEZ, Aprendendo a curvar-se: pós-fordismo e determinismo&lt;br /&gt;Tecnológico. Outubro, n.2, Novembro de 1998.&lt;br /&gt;LAÏDI, Z. Enquête sur la Banque Mondiale. Paris: Fayard, 1989.&lt;br /&gt;LEHER, R. Da ideologia do desenvolvimento à ideologia da globalização: a educação como estratégia do Banco Mundial para “alívio” da pobreza. Tese de Doutorado, USP, 1998.&lt;br /&gt;_________ Projetos e modelos de autonomia e privatização das universidades públicas. In: Gentili, P. (Org.) Universidades na penumbra: neoliberalismo e reestruturação universitária. SP: Cortez Ed., 2001.&lt;br /&gt;_______ O governo Lula e os conflitos sociais no Brasil. Revista del Observatório Social de América Latina [Año IV No 10 Enero-Abril 2003] – OSAL. Buenos Aires: CLACSO, 2003a. (&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.clacso.org/"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;www.clacso.org&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;) –OSAL.&lt;br /&gt;________ Reforma universitária do governo Lula: protagonismo do Banco Mundial e das lutas antineoliberais. Folha Dirigida (Caderno de Educação), 16 a 22 de dezembro de 2003b, p. 15. (disponível em www.outrobrasil.net)&lt;br /&gt;McNAMARA, R.S. In retrospect: the tragedy and lessons of Vietnam. New York: Vintage Books, 1996.&lt;br /&gt;MINISTÉRIO DA EDUCAÇÃO. Plano Nacional de Educação. Brasília, D.F.: INEP, 1997.&lt;br /&gt;PAULANI, L.M. Brasil Delivery: razões, contradições e limites da política econômica nos primeiros seis meses do governo Lula (2003) (www.outrobrasil.net).&lt;br /&gt;PAYER, C. The World Bank: a critical analysis. NY: Montly Review Press, 1982.&lt;br /&gt;ROSTOW, W. W. As etapas do desenvolvimento econômico. RJ: Zahar Ed., 1964.Scheman,1988&lt;br /&gt;STEWART, T. A . La nueva riqueza de las organizaciones: el capital intelectual.Buenos Aires. Ed. Granica, 1998.&lt;br /&gt;STIGLITZ, Joseph E. El malestar en la globalización. Buenos Aires: Taurus, 2002.&lt;br /&gt;WORLD BANK. Education: Sector Working Paper, Wash. D.C., 1974.&lt;br /&gt;_____________ Education: Sector Working Paper, Wash. D.C., 1980.&lt;br /&gt;_____________ La Enseñanza Superior. Wash.: World Bank, 1995.&lt;br /&gt;_____________ Proceedings of the World Bank: Annual Conference on Development&lt;br /&gt;Economics, 1994. EUA: BIRD, 1995.&lt;br /&gt;---------- --------- Priorities and strategies for education: a World Bank Review.&lt;br /&gt;Wash.D.C.: BIRD/World Bank, 1995.&lt;br /&gt;_________ Higher education in developing countries: peril and promise. Wash. 2000.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5920641138997780610-2412800305785284210?l=evrenhaspolat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/2412800305785284210'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/2412800305785284210'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenhaspolat.blogspot.com/2007/03/eitimin-yeni-efendisi-dnya-bankasnn.html' title='EĞİTİMİN YENİ EFENDİSİ: Dünya Bankası’nın Çevre Kapitalizmine Yönelik Politikası (1)'/><author><name>Yard. Doç. Dr. Evren Haspolat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08222583241682490540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5920641138997780610.post-8373676718534080498</id><published>2007-01-31T10:13:00.000+02:00</published><updated>2008-12-10T20:32:08.219+02:00</updated><title type='text'>ORMAN TALANINDA “ORMAN KANUNLARI” İŞLİYOR</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RcBRWFo5HOI/AAAAAAAAACw/z5j1awbRzT4/s1600-h/orman[1].gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5026106624058137826" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RcBRWFo5HOI/AAAAAAAAACw/z5j1awbRzT4/s400/orman%5B1%5D.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Makalenin Künyesi: Evren Haspolat (2007), "Orman Talanında 'Orman Kanunları' İşliyor", Teknik Güç Dergisi, İnşaat Mühendisleri Odası Yayın Organı, Sayı: 165, Ocak-2007.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;Evren HASPOLAT&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Geride bıraktığımız yılın son iki ayının ana gündemlerinden birisi, gazete manşetlerinden eksik olmayan Acar faciasıydı. Peki yıllarıdır İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerimizde süren arsa talanının bir örneği olan bu konu üzerinde bu denli durulmasının nedeni neydi? Her şeyden önce talan öyle büyük boyutlara ulaşmış ve sürece Orman Müdürlüğü bürokratlarından siyasetçisine, emekli korgeneralinden emekli valisine, emekli emniyetçisine kadar öyle geniş bir çevre dahil olmuştu ki, olay bir ucundan patlak verince Merkez Medya(Doğan Grubu) da sürece kayıtsız kalamadı. Böylece konu gündemin üst sıralarındaki yerini uzun süre korudu. Konunun bu denli öne çıkmasındaki bir diğer neden de Orman Bakanı Osman Pepe’nin sürece müdahil olması idi. Gerek sürece her kesimden yetkilinin bir biçimde bulaşmış olması gerekse Orman Bakanı nezdinde sürece müdahale edilmesi konunun örtbas edilmesi mümkün olmayan bir boyuta ulaştığının göstergesidir. Peki bu talan nasıl gerçekleşti? Sorumluları kimler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Talanın Tarihi Seyri&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Özel ormanların&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; yapılaşmasının yolu 1987’de Özal tarafından açıldı. 1. Özal Hükümeti döneminde 6831 sayılı Orman Kanunu'nun 52. maddesinde 22 Mayıs 1987’de yapılan değişiklikle özel ormanlarda % 6 oranında&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; inşaat yapılmasına olanak sağlandı. Söz konusu değişimin ardından da İsmet Acar’a ait Acarlar İnşaat’ın yükselişi başladı.&lt;br /&gt;· 1988 yılında Başbakan Turgut Özal, Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan, Beykoz Belediye Başkanı Ali Zengin-ANAP. Beykoz Belediyesi, Acarkent'e inşaat ruhsatı verdi. Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylanan planın notlarına göre, araziye yapılacak sosyal ve kültürel tesisler, dini yapılar, hizmet binaları, sağlık yapıları, kapalı spor salonları, ticarethane alanları % 6 yapılaşma oranının dışında tutuldu.&lt;br /&gt;· 1993 yılında Başbakan Tansu Çiller, Orman Bakanı Hasan Ekinci, Büyükşehir Belediye Başkanı Nurettin Sözen, Beykoz Belediye Başkanı Şevket Arıkan-SHP. Büyükşehir Belediyesi dosyanın Büyükşehir kayıtlarına girmemiş olması, elden getirilerek imzalatılmasını gerekçe göstererek imar planı ve avan projeleri iptal etti. Ancak müfettiş raporlarının Bedreddin Dalan'ın lehinde olması nedeniyle sonuç alınamadı.&lt;br /&gt;· 1995 yılında Başbakan Tansu Çiller, Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beykoz Belediye Başkanı Yücel Çelikbilek-RP. Bölge sit alanı ilan edildi. Her türlü yapılaşma imar izni Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'na geçti.&lt;br /&gt;Buna rağmen aşağıda sayılan siyasiler döneminde de yapılaşma devam etti.&lt;br /&gt;· 1996 yılında Başbakan Mesut Yılmaz, Orman Bakanı Nevzat Ercan, Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beykoz Belediye Başkanı Yücel Çelikbilek-FP.&lt;br /&gt;· 1996-1997 yıllarında Başbakan Necmettin Erbakan, Orman Bakanı Mehmet Ali Dağlı, Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beykoz Belediye Başkanı Yücel Çelikbilek-FP.&lt;br /&gt;· 1997 - 1999 yıllarında Başbakan Mesut Yılmaz, Orman Bakanı Ersin Taranoğlu, Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beykoz Belediye Başkanı Yücel Çelikbilek-FP.&lt;br /&gt;· 1999 - 2002 yıllarında Başbakan Bülent Ecevit, Orman Bakanı Arif Sezer, Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna, Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler-DSP.&lt;br /&gt;· 2002-2003 yıllarında Başbakan Abdullah Gül, Orman Bakanı Osman Pepe, Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna, Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler-DSP. Yapılaşmanın sürmesine ek olarak planda yer almayan 97 ve 79 metre yüksekliğindeki iki gökdelen Acarkent’te yükselmeye başladı.&lt;br /&gt;· 2003-2006 yıllarında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Orman Bakanı Osman Pepe, Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül-AKP. Acaristanbul genişlemeye başladı. Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Orman Bölge Müdürlüğü, Büyükşehir Belediyesi karşı davalar açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ruhsatlardaki Yapılaşma İle Gerçek Yapılaşma Oranları&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde yapımı tamamlanmış olan Acarkent’te 1988’de alınan ruhsata göre 137 bin metrekare inşaat yapılabilecekken, 2 milyon küsur metrekare inşaat yapılmış ve böylece yasal yapılaşma oranı %6 iken gerçekte %99 yapılaşmaya gidilmiştir. Ayrıca 1993’teki ruhsat yenilenmesinde ilk ruhsatta olmayan iki kule de projeye dahil edilmiştir. Ticari tesislerin toplam büyüklüğü de 61 bin metrekareden 188 bin 480 metrekareye çıkarılmıştır.&lt;br /&gt;Halen yapımı süren Acaristanbul’da ise 2346 dönümlük (1 dönüm=1000metrekare) arazi üzerinde 833 villa yapımı planlanmaktadır. 13.07.2001’de öz izin alınan ancak plan üzerinde bile %6 sınırını aşan Acaristanbul’un izni bir hafta sonra iptal edilmiştir. Fakat Orman Bakanlığı’nın bu kararını Acarlar’a bildirmeyen İstanbul Orman Müdürlüğü bu hukuka aykırı tavrı ve görev ihlali ile yapılaşmanın önünü açmıştır. Ardından ise &lt;strong&gt;Temmuz 2005’te Orman Bakanlığı özel ormanlarda yapılacak inşaatlarla ilgili yönetmelikte bir değişikliğe giderek, %6’ya girmeyecek yeni inşaat kalemleri belirlenmiş ve böylece inşaat yoğunluğu %6’dan yukarılara bakanlık eliyle çekilmiştir.&lt;/strong&gt; Dolayısıyla Orman Bakanı Pepe’nin konunun peşini bırakmayan tavrı çok da inandırıcı değildir. Acaristanbul’un için şimdiden yaklaşık 1 milyon adet ağacın kesildiği tahmin edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Acarkent’te Denetim ve Beykoz Belediyesi’nin Sorumluluğu&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Acarkent Orman Müdürlüğü tarafından 19 Temmuz 1993 (Beykoz Belediye Başkanı SHP'li Şevket Arıkan), 18 Ağustos 1993 (Arıkan dönemi), 24 Ocak 1997 (Belediye Başkanı FP'li Yücel Çelikbilek), 27 Haziran 2002 (Belediye Başkanı DSP'li Alaaddin Köseler) ve 20 Eylül 2006 (Belediye Başkanı AKP'li Muharrem Ergül) tarihlerinde olmak üzere beş kez denetlenmiştir. Ve her seferinde yapılaşma oranları ve usulsüzlükleri Beykoz Belediyesi'ne bildirilmiştir. Tüm bu bildirimlere ve uyarılara rağmen, Beykoz Belediyesi'nin verdiği bilgilere göre Acarkent inşaatının ruhsatı 21 Nisan 1993 (Arıkan dönemi), 3 Nisan 1998 (Çelikbilek dönemi) ve 31 Mart 2003 (Köseler dönemi) tarihlerinde Beykoz Belediyesi’nce yenilenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Talanın Yolunu Açan Kanunlar&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;Talanın yolunu açan zihniyet 12 Eylül zihniyeti ve onun uygulama boyutunda Özal’la cisimleşen yasalarıdır. Her şeyden önce Anayasa içerdiği madde ile talanın yolunu açmaktadır. 1982 Anayasası’nın 2B&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; alanlarını ifade eden 169. maddesinin 4. fıkrası, 6831 sayılı Orman Yasası’nın 2. maddesinin B fıkrası, 17. maddesi ve 52. maddesinin 2. fıkrası ile 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu’nun 8. maddesinin A bendinin 1. fıkrası ve kanunun 4. ek maddesi orman talanının önünü açan yasal düzenlemelerdir.&lt;br /&gt;Ancak aynı Anayasa’nın 35. maddesi mülkiyet hakkını düzenler ve söz konusu maddeye göre &lt;strong&gt;mülkiyet hakkı “kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir” ve “Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz”. &lt;/strong&gt;Yine Anayasa’nın 56. maddesinde “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. &lt;strong&gt;Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin&lt;/strong&gt; ve vatandaşların &lt;strong&gt;ödevidir&lt;/strong&gt;” hükmü yer alırken, 63. maddesinde “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır” hükmüne yer verilir.&lt;br /&gt;Dolayısıyla gerek bugünün toplumunun gerekse gelecek kuşakların “sağlıklı ve temiz hava soluma” ve sağlıklı bir çevrede yaşama haklarının söz konusu olduğu bir ortamda “kamu yararı” tespiti kendisini ister istemez devletin yetkili kurumlarına dayatmaktadır. Çevrenin geri dönülmez bir biçimde tahribi sürerken yetkililer bazı kanun maddelerine dayanarak görevlerinden kaçamaz. Aynı kanunlar yetkililere başka görevler de yüklemektedir. Ayrıca anayasasına göre bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti, hukuk devleti ile tutarlılık içerisinde olmayan kanunlara göre değil, hukuk devleti ilkesi ile tutarlılık içinde olan kanunlara ve kanun maddelerine göre hareket etmek durumundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dava Süreci&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt; &lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;Acaristanbul projesine karşı İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi'nin 2003 yılında İstanbul 3. İdare Mahkemesi'ne ortaklaşa başvurarak dava açtı. Mahkemenin başvuruyu kabul etmemesi üzerine dosyayı değerlendiren Danıştay, kararı iptal ederek mahkemenin görülmesine karar verdi. Serdaroğlu Özel Ormanı üzerinde yapımına başlanan ancak bakanlığın izni iptal etmesiyle durdurulan projeye karşı, İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü ve Mimarlar Odası İstanbul Şubesi'nin yanı sıra Büyükşehir Belediyesi de mücadele veriyor.&lt;br /&gt;Orman Genel Müdürlüğü, projedeki 829 villanın kat irtifalarının iptali için Acarlar İnşaat Taahhüt Sanayi ve Ticaret A.Ş.'ye karşı Beykoz Asliye Hukuk Mahkemesi'nde dava açtı. Dilekçede, idareden izin alınmadan ve yasalara aykırı olarak yapıldığı iddia edilen villaların üçüncü kişilere devrinin önlenmesi için mahkemeden tedbir istendi.&lt;br /&gt;Mimarlar Odası'nın açtığı davada ruhsat iptal edildi. Bu davaların sonucunda, yasal olarak binaların İsmet Acar tarafından yıktırılması, o yıkmazsa Bakanlık tarafından yıkılması, ağaçlandırılması ve parasının da İsmet Acar’dan alınması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çifte Standart: Acarların Özel Güvenlikçilerine Engel Olamayan Devlet, Köylüye Göz Açtırmıyor&lt;/strong&gt; &lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'da Acarkent gibi orman arazilerinde, giderek artan yapılaşmaya müdahale edilmezken, Çevre ve Orman Bakanlığı yurt genelindeki orman köylerinde ağaç kesen, hayvanlarını otlatan vatandaşlara göz açtırmadı. 1997-2005 döneminde her yıl ortalama 11387 ağaç kesme suçu tespit eden orman görevlileri, bunlardan failleri tespit edilen 6396'sı hakkında işlem yaptı. Daha çok tarım için ya da yayla mekânı olarak kullanmak amacıyla orman içinde yer açan ve buralara yerleşenlere göz açtırmayan görevliler, aynı dönemde, yılda ortalama 13 bin 397 dekarlık alanla ilgili 4688 olay tespit etti. İlgili kişiler hakkında savcılıklara suç duyurusunda bulunuldu. Bu dönemde ormanlık alanda toplam 351461 hayvan otlatan 4 bin 341 vatandaş hakkında da işlem yapıldı.&lt;br /&gt;Dolayısıyla her iki olayda da hukuk ihlali olmakla birlikte çiftçisini ya da orman köylüsünü cezalandıran devlet, rant için ormanı talan eden Acarlar’a ya da benzerlerine karşı kayıtsız kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çift Yönlü Talan: Acarkent ve Kentsel Dönüşüm&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;Acarkent ve Acaristanbul talanları ve benzerleri ile kentlerimizin çevresindeki oksijen kaynakları toplumun kaymak tabakasını oluşturanların villalarının yeni alanı olurken, diğer taraftan da kent içlerindeki rant alanları yeni bir “dönüşüm”ün eşiğinde. Zamanında göç sonucu kente gelen ve kentin çevresinde yerleşen yoksul “yeni kentliler”in yaşam alanlarının biçimlendiği semtler, “suçun-şiddetin merkezi olmaları, kent dokusunu bozmaları ya da depremde yıkılma riski taşımları” gibi gerekçeler ileri sürülerek bir dönüşüme tabi tutuluyor. Söz konusu kentsel dönüşüm projeleri 1980 sonrasının rant odaklı bakışının toprağa yansımaları. Kentsel dönüşüm ile 1980 sonrasında uygulamaya konulan neo-liberal politikalar sonucunda en çok kayıp yaşayan alt ve orta sınıf insanlar şimdi de yerlerinden, yaşam alanlarından ediliyorlar. Ne için? Ya yeni iş merkezleri, alışveriş merkezleri ya da içerisinde her şeyi barındıran lüks siteler için.&lt;br /&gt;Sonuç olarak bir tarafta kentin ormanları Acarkent, Acaristanbul, Beykoz Konakları gibi lüks villa yerleşimleri ile diğer tarafta kentin rant alanları haline gelen semtler kentsel dönüşüm adı altında lüks sitelere ya da iş merkezlerine dönüşüyor. Ulusal gelirdeki payını tüm yırtıcılığı ile hızla arttıran sermayedarlar, çift yönlü talanları ile de kentlerimizi tüketiyorlar. Daha çok kâr, daha çok kazanç için. Peki bu sürecin kaybedenleri nerede? Yerlerinden yurtlarından sürülen bu insanlar nerelerde yaşar? Eşyaları ile sokaklarda kurdukları derme çatma çadırlarda ya da köprü altlarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ne Yapılmalı?&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt; &lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu talanın durdurulması ve benzerlerinin bir daha yaşanmaması için yapılması gereken, Anayasa başta olmak üzere ilgili tüm yasaların ormanlar üzerindeki tasarrufları düzenleyen ve yukarıda sayılan maddelerinin iptal edilmesi ve bu yasaların toplumun her ferdinin “sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı” dikkate alınarak yeniden düzenlenmesidir. Tıpkı kıyılar, denizler, göller, dağlar, akarsular gibi ormanların da kamunun malı olduğu anlayışından hareketle “özel ormanların” kamulaştırılması ve şu ana kadar orman alanlarında yapılan tüm yapıların yıkılarak bir an önce ağaçlandırılması gerekmektedir. Sayılan bu önlemlerin alınmaması halinde, zaten dünya genelinde ciddi bir vaka olan iklim değişikliği tehlikesi ülke genelinde daha ölümcül sonuçlar doğuracaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Son Söz : Talan Neden Değil Sonuçtur &lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’da Acarkent, Acaristanbul, Beykoz Konakları, Uyum Villaları gibi örnekler Akdeniz ve Ege bölgelerinde ise önemli turizm yerleşimlerinde inşa edilen turizm tesisleri ile gündemimize sık sık taşınan orman yağması aslında 1980 sonrasında hakim kılınan anlayışın sonucudur. Yani bu anlamda &lt;strong&gt;talan aslında bir sonuçtur.&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;Talanın nedeni ise 80 sonrasında ülkeye hakim kılınan rantçı, serbest piyasacı, köşe dönmeci zihniyettir.&lt;/strong&gt; Söz konusu zihniyet en önemli yansımasını İstanbul kentinde bulmaktadır. Ülke ekonomisindeki çarpıklık nedeniyle nüfusu 75 milyona yaklaşan Türkiye’nin 15 milyona yakın insanı İstanbul’da yaşamaktadır. Ekonomisini bölgeleri ve şehirleri arasında dengeli dağıtamayan, kaynaklarından tüm yurttaşlarını eşit ölçüde yararlandıramayan ve bunun sonucunda göçü bir kader gibi dayatan her hükümet bugüne kadar yaşanan orman talanının sorumlusudur. Çünkü her beş insanından birisini İstanbul’a gitmeye zorlayan bir anlayış bir taraftan yeni yerleşim yerlerinin diğer taraftan da ona bağlı olan rantın kapısını aralamaktadır. Sonuç olarak da arazinin tükendiği yerde ormanlara yeni arazi alanları olarak göz dikilmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;Özel Orman:&lt;/strong&gt; Özel ormanlar, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki padişah tapularının kadastroya aktarılması sırasında söz konusu alanların devlete değil de kişilere verilmesi sonucunda oluşmuştur. Bu alanlardan orman vasfı taşıyanlar özel orman statüsü ile kişilerin mülkiyetine geçmiştir. Türkiye’de alanları 14.420 hektarı bulan 322 özel orman vardır ve bunarlın %70’i İstanbul’da bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;Yüzde 6 İmar Hakkı:&lt;/strong&gt; 1987 yılında Orman Yasası’nda yapılan değişiklikle özel orman alanlarında yapılaşmayı mümkün kılan düzenlemedir. 6831/ 52 - (Değişik: 22/05/1987 - 3373/11 md.): “Ekim ve dikim suretiyle meydana getirilen hususi ormanlar hariç, hususi ormanlar 500 hektardan küçük parçalar teşkil edecek şekilde parçalanıp başkalarına temlik ve mirasçılar arasında ifrazen taksim edilemez. Ancak, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerlerdeki hususi orman alanlarında bu Kanunun 17. maddesine göre izin almak ve yatay alanın yüzde altısını (%6) geçmemek üzere imar planlamasına uygun inşaat yapılabilir. İnşaatların yapılmasında orman alanlarının tabii vasıflarının korunmasına özen gösterilir. Hususi ormanlar orman idaresince mahalli tapu idaresine bildirilir”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;2B:&lt;/strong&gt; Anayasa’nın 169. ve 170. maddeleri ile 6831 sayılı Orman Yasası’nın 2. maddesinin b bendi uyarınca saptanan yerler, ormancılık rejimi dışına çıkartılmıştır. 6831/2-b: “31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş yerlerden; tarla, bağ, bahçe, meyvelik, zeytinlik, fındıklık, fıstıklık (antep fıstığı, çam fıstığı) gibi çeşitli tarım alanları veya otlak, kışlak, yaylak gibi hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler ile şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerleşim alanları, orman sınırları dışına çıkartılır. Orman sınırları dışına çıkartılan bu yerler Devlete ait ise Hazine adına, hükmi şahsiyeti haiz amme müesseselerine ait ise bu müesseseler adına, hususi orman ise sahipleri adına orman sınırları dışına çıkartılır. Uygulama kesinleştikten sonra tapuda kesin tashih ve tescil işlemi yapılır. Bu yerler dışında orman sınırlarında hiçbir suretle daraltma yapılamaz”. Söz konusu bu yasal zeminle birlikte 1974’ten beri artık orman sayılmayan 473bin hektar alanın değerlendirilmesi gerekmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5920641138997780610-8373676718534080498?l=evrenhaspolat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/8373676718534080498'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/8373676718534080498'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenhaspolat.blogspot.com/2007/01/orman-talaninda-orman-kanunlari-iliyor.html' title='ORMAN TALANINDA “ORMAN KANUNLARI” İŞLİYOR'/><author><name>Yard. Doç. Dr. Evren Haspolat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08222583241682490540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RcBRWFo5HOI/AAAAAAAAACw/z5j1awbRzT4/s72-c/orman%5B1%5D.gif' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5920641138997780610.post-4692059930793091889</id><published>2007-01-30T10:13:00.000+02:00</published><updated>2008-12-10T20:32:08.703+02:00</updated><title type='text'>Yeni Bir Talan Hikâyesi: KENTSEL DÖNÜŞÜM</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RcBXtFo5HRI/AAAAAAAAADQ/Sf0rIC8DAKA/s1600-h/abb9cc41-b6ca-49e4-b5d0-082be36d1016durakkondu04[1].jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5026113616264895762" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RcBXtFo5HRI/AAAAAAAAADQ/Sf0rIC8DAKA/s200/abb9cc41-b6ca-49e4-b5d0-082be36d1016durakkondu04%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RcBXUlo5HQI/AAAAAAAAADI/QY2Leb4fVSU/s1600-h/5641b28d-dae9-4830-8032-dcd99f8103d0durakkondu03[1].jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5026113195358100738" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RcBXUlo5HQI/AAAAAAAAADI/QY2Leb4fVSU/s200/5641b28d-dae9-4830-8032-dcd99f8103d0durakkondu03%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#cc33cc;"&gt;Makalenin Künyesi: Evren Haspolat (2006), "Yeni Bir Talan Hikâyesi: KENTSEL DÖNÜŞÜM", Teknik Güç Dergisi, İnşaat Mühendisleri Odası Yayın Organı, Sayı: 164, Aralık-2006.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Evren HASPOLAT&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Son iki yılda ülke gündemine yeni bir konu eklendi. Öyle bir konu ki, yakın zamanda yasal zeminin de yaratılması ile neredeyse ülke nüfusunun yarıdan çoğunu etkileyecek bir içeriğe sahip.&lt;br /&gt;Söz konusu gündemi yaratan girişim bir yasa tasarısı: “Dönüşüm Alanları Hakkında Yasa Tasarısı”. Tasarının hazırlanma biçimine ve zamanlamasına bakıldığında bu “dönüşüm” projelerinin, daha genel bir dönüşümün temel bir parçası olduğu hemen göze çarpmakta. Küreselleşen sermayenin kendisine sürekli yeni talan (kâr) alanları yaratma uğraşısı bu tasarıda AKP Hükümeti’nin ağzıyla kendisini ortaya koymuştur.&lt;br /&gt;Büyük kentlerde artan gecekondulaşma, bu yerleşimlerin yarattığı suç ve buna bağlı olarak gelişen güvenlik sorunları, bir “mit” haline dönüştürülen ve belirli aralıklarla bir korkutma ve yönlendirme aracı olarak ana haber bültenlerinde yerini bulan “İstanbul’un deprem riski” gibi konular “kentsel dönüşüm” adı altında uygulamaya konulan sürecin arkasını görmemizi gizler nitelikte.&lt;br /&gt;Peki ama kentlerdeki çarpık yapılaşmanın düzeltilmesi süreci olarak, yani bir tür yenileşme hareketi olarak yansıtılan bu “kentsel dönüşüm”ün gerisinde ne var?&lt;br /&gt;Bu sürecin gerisinde neyin olduğunu, “dönüşüm”den en çok payı alacak ya da bir başka ifade ile “dönüşüm projesinin ortaklarının” en çok payı kapacağı şehrin belediye başkanı (ve aynı zamanda bu ortaklardan biri konumundaki yetkili) dile getirmekte. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş gerçeğe şu sözleri ile açıklık getiriyor:&lt;br /&gt;“Bizim şimdiye kadar yaptığımız kentsel dönüşüm projeleri 3-5 binlik. Halbuki İstanbul’daki 1.3 milyon binanın yarısından fazlasının yıkılarak yeniden inşa edilmesi kaçınılmaz. &lt;strong&gt;Biz İstanbul’a yatırım yapmak isteyen yabancı sermayeyi kentsel dönüşüm projesine yönlendireceğiz…&lt;/strong&gt;Ciddi anlamda bir kentsel dönüşüm gerçekleştirilebilmesi için çok büyük paralara ihtiyaç var. Yerli sermayenin bunu yapabilmesi zor.”&lt;br /&gt;Görüleceği üzere kentsel dönüşüm adı altında bize sunulan şey, bir süredir ifade edilenin aksine çarpık kentleşmeyi sonlandıracak, yeni bir kentleşme anlayışı getirecek ve halkın yaşam standartlarını yükseltecek olan bir dönüşüm değildir. &lt;strong&gt;Bu dönüşüm projeleri küresel sermayeye yeni talan alanları açmanın bir yöntemidir.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bu anlamda kentsel dönüşüm projeleri, kentleşme sürecinde yapısal bir dönüşümün unsurlarıdır. Söz konusu yapısal dönüşüm de küreselleşme söyleminden bağımsız ve ayrı düşünülebilecek bir olgu değildir. İnsanlığın tümü için bir ileri adım ve kazanım gibi ilan edilen, oysa yalnızca uluslararasılaşan sermayenin önündeki tüm engelleri kaldıran ve dünya emekçilerini daha da yoksullaştıran &lt;strong&gt;“küreselleşme miti”&lt;/strong&gt; ile, nasıl tüm alanlar yeniden yapılanıp sürece uyarlanıyorsa, Türkiye yapı sektörü de aynı uyarlanma sürecine girmiştir.&lt;br /&gt;Türkiye’nin küreselleşmeye uyarlanması sürecini başlatan Özal döneminden beri en keskin dönemeç, AKP iktidarı ile yaşanmaya başlamıştır. Temelde 2001 krizini aşmanın yöntemi olarak yansıtılan, gerçekte ise doğrudan 2001 krizinin asıl nedeni olan uluslararası sermayeyi, ülkeye çekmek için önündeki engelleri kaldıran AKP hükümeti şimdi de uluslararası inşaat firmalarının, onlarla ortak çalışan banka ve sigorta şirketlerinin önünü açmaktadır.&lt;br /&gt;“Dönüşüm Alanları Hakkında Yasa Tasarısı” adı altında TBMM Başkanlığı’na sunulan tasarı işte bu dönüşümün tasarısıdır. Sermayenin küreselleşmesi ile birlikte yaşanan dönüşüm yapı sektörünü de etkilemiştir. Söz konusu değişim sürecinde yapı üretiminin sermaye kompozisyonu ve siyasi rejimi değişmiştir. Konut üretiminde artık yap-sat’ın yerini küresel mali sermaye alırken, politik olarak da Soğuk Savaş döneminde gecekondulaşmaya müsamaha gösteren anlayış, 1990’larla birlikte yerini baskıcı bir anlayışa bırakmıştır. Haber bültenlerinden hiç eksik olmayan “gecekondu yıkımları” bugün artık daha kökten ve daha geniş çaplı bir yıkım süreci ile gündemimize oturmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tasarının Tarihçesi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dönüşüm Alanları Hakkında Yasa Tasarısı”nın tarihi 2004 yılına kadar götürülebilir. 2004 Mayıs ayında İstanbul’da gayrimenkul yatırımcıları tarafından “kentsel dönüşüm yasa taslağı yasalaşırsa işler düzelecek” mesajının verilmesi ile başlayan süreç, 03.07.2005 tarihinde Yeni Belediye Kanunu’nun çıkarılması ile ilk zaferini kazandı. 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 73. maddesi “Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Alanı” başlığını taşımakta. Ama bu başlık ayrı bir yasa tasarısı olarak, Belediye Kanunu’nun TBMM’de görüşüldüğü dönemde, 1 Mart 2005’te TBMM başkanlığına sunuldu. Meclis’e kimin tarafından verildiği anlaşılamayan bu tasarı, 16 Haziran 2005’te, yani Belediye Kanunu’ndan önce kabul edildi. Ama bu tasarının hem adı hem de başlıca hükümleri değişmişti. Kabul edilen yasa 5366 sayılı “Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun” adıyla yürürlüğe girdi.&lt;br /&gt;Bir taraftan 5393 ve 5366 sayılı yasalar çıkarılırken, diğer taraftan da “Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Kanunu” adını taşıyan bir metin 2004 yılında Bayındırlık Bakanlığı internet sitesine konuldu. Söz konusu metin önce İmar Yasası Taslağı adıyla; daha sonra Planlama ve İmar Yasası Taslağı adıyla sitedeki varlığını korudu.&lt;br /&gt;Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın hazırladığı Planlama ve İmar Kanunu 24 Şubat 2006’da Yabancı Sermaye Derneği (YASED) tarafından Swiss Otel’de düzenlenen Yeni İmar Yasa Tasarısı Paneli’nde tanıtıldı. Bakan Faruk Nafiz Özak, Taslağın Temmuz’a kadar çıkması için çalışacaklarını, olmazsa Ekim 2006'da mutlaka çıkarılacağını vurgulamış ve yaptıkları çalışmanın özünü şöyle dile getirmişti: &lt;strong&gt;“İmar kanunu yatırımcının önünü açacak”.&lt;/strong&gt; Akşam Gazetesi'nin haberine göre “Bakan Özak, yasanın sadece yatırımcıları ilgilendirmediğini, özellikle deprem riskini göz önünde bulundurarak kentsel dönüşümle yeni alanlar yaratmayı amaçladıklarını vurguladı. Özak, &lt;strong&gt;“biz çevre planlamalarıyla, yerli ve yabancı yatırımcıların yatırım yapabileceği yerleri planlayıp önlerini açmak istiyoruz”&lt;/strong&gt; dedi.&lt;br /&gt;İşte yabancı sermayenin önünü açmak için çıkarılmaya çalışıldığı gerek bakan gerekse hükümet partisinin en etkili büyükşehir belediye başkanı tarafından ortaya konulan bu “kentsel dönüşüm” masalı, 22 Haziran 2006’da hükümetin meclise yeni bir taslak iletmesi ile yeni bir aşamaya geçti. Söz konusu taslak “Dönüşüm Alanları Hakkında Yasa Tasarısı”dır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tasarıyı Kimler Destekliyor&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasarının düzenlemeyi planladığı alan geniş toprakları ve taşınmazları içermektedir. Bu alanlar ise günümüzde kalabalık bir sermaye grubunun ilgi alanını oluşturmaktadır ki aynı zamanda onun etkisi altındadır. Bu yeni tip tekelci sermaye içinde gayrimenkul yatırım ortaklıkları, proje geliştiriciler, inşaat şirketleri, taşınmaz değerlendirme ekspertiz şirketleri, sigorta şirketleri, gayrimenkul sektörü yatırımcıları, hukuk, denetim, danışmanlık şirketleri, bankalar, finans kuruluşları, aracı kurumlar yer almaktadır. Bu cephe, kamu kesiminde 1980’li yılların ürünü olan iki kurumla, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ve Sermaye Piyasası Kurulu ile yakın temas içinde çalışmaktadır.&lt;br /&gt;Uluslararası sermayenin ülke emekçilerinin birikimleri olan iktisadi kuruluşları özelleştirmeler ile talanının ardından sıra şimdi ülke topraklarının talanına gelmiştir. &lt;strong&gt;Toprak yönetiminde piyasacılığın hakim konuma getirilmesi, bunun için toprakta kamu mülkiyetinin çözülmesi, toprakların yabancılara satışının sağlanması, taşınmaz ve konut alanında ipotekli krediciliğin uygulanması, bütüncü planlama yerine yüksek kâr vaat eden stratejik alanlarda dönüşüm projeciliği modelinin uygulanması, kadastro ve tapu yönetimine ilişkin piyasacı yasaların çıkarılması bu sürecin bileşenleridir.&lt;/strong&gt; Dolayısıyla süreci destekleyenler de bu süreçten çıkar sağlayacak olan uluslararası sermaye ve onun yerli bileşenleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tasarının Getirecekleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kentsel dönüşüm tasarısı olarak sunulan tasarı, farklı maddelerinde farklı kavramlara yer vermektedir. 2. maddesinde “iyileştirme, tasfiye, yenileme, geliştirme” kavramlarına yer verirken, 5. maddesinde “tasfiye, sağlıklaştırma, gelişme ve yeni yatırımlar” ifadelerini kullanmıştır. Bu kavramların birbirlerinden oldukça farklı olduğu ortadadır. Dolayısıyla tasarı metninden “kentsel dönüşüm” ile kast edilenin ne olduğunu anlamak olası değildir. Bu nedenle de tasarının konunun uzmanı olmayan kişilerce hazırlandığını gerçeğini saptamak yerinde olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tasarı&lt;/strong&gt; sadece “kentsel alanları”,yani belediye sınırları içindeki toprakları değil &lt;strong&gt;ülkenin tüm topraklarını kapsamaktadır.&lt;/strong&gt; Dolayısı ile bu tasarı ile ülkenin herhangi bir yerindeki herhangi bir parçası yeniden planlanıp yapılaştırılabilir. Yani hazine arazilerine ek olarak “devletin hükmü ve tasarrufu altında bulunan sahipsiz şeyler” konumunda bulunan dağlar, nehirler, göller de bu tasarı kapsamında dönüşüm alanları içerisinde sayılmış olmaktadır. Küreselleşmenin önemli sloganlarından biri olan “küçük güzeldir” şiarı ile yola çıkan ve “parçacı” bir anlayış ile yapılaşma sürecini şekillendirmeyi hedefleyen bu tasarı, bütüncül imar anlayışından uzaklaşmanın ve ülke topraklarını belirli kesimlerin çıkarları doğrultusunda “parça parça” imara açmanın yolunu açmaktadır. Bu ise kaynak israfı, bölgeler arası dengesizlik, çevre ve doğal kaynakların tahribi gibi sorunlara zemin hazırlayacaktır. Aynı zamanda planlama gerçeğini dışlayan bu yaklaşım ile parayı verenin istediği yerde istediği planı yaptırması mümkün olacaktır, ki bu kentsel dönüşüm alanlarını belirleme yetkisi verilen yerel yönetimleri birer rant-rüşvet merkezi haline getirirken, ülke varlıklarının talanının da yolunu açacaktır.&lt;br /&gt;Tasarı yerel yönetimlere, dönüşüm alanı ilan edilen yerlerde yaşayanları kısmen ya da topluca başka yerlere gönderme ve bu alanlara satış yoluyla başka nüfus kesimlerini yerleştirme yetkisi vermektedir. Bu hak ile, sermeyenin yeniden yapılandırmayı düşündüğü alanlarda yaşayan emekçi kitleler yerlerinden çıkarılacak ve söz konusu bölgeye yapılacak “siteler”e de daha farklı bir sosyal sınıf yerleşecektir. Bu niteliği nedeniyle yasa yakın zamanda toplumun farklı kesimlerini çok daha çatışmalı bir ortamda karşı karşıya getirmeye adaydır.&lt;br /&gt;Tasarı ile dönüşüm alanlarını belirleme yetkisi yerel yönetimlere verilmiştir (m.3). yerel yönetimler meclislerinde görüşerek hangi alanların bu konumda değerlendirileceğini re’sen belirleyeceklerdir.&lt;br /&gt;Tasarı, yetkiyi yerele verirken bu sürecin nasıl işleyeceğini açıklıkla belirtmemiştir. Yani yerel yönetimin bunu kendi personeline mi yoksa ihale ederek şirketlere mi hazırlatacağı kendi bileceği iştir. Aynı zamanda hazırlanan proje başka hiçbir makamın onayına gerek kalmadan, il özel idaresi ya da belediyenin meclisince kabul edildiğinde onay süreci bitmiş olacaktır.&lt;br /&gt;Bu anlamda tasarı yerel yönetimler üzerindeki vesayet yetkisini kaldırmayı planlamaktadır. Vesayet yetkisinin kaldırılması ile yerel demokrasinin güçleneceği sanısına kapılmak doğru değildir. Çünkü uluslararası sermaye nasıl merkezi idarenin yetkilerini kullanarak KİT’leri özelleştirme yöntemi ile yağmaladıysa, “kentsel dönüşüm” söylemi ile yerele devredilen yetki ile de talan sürecini ilerletecektir. Dolayısıyla tasarının “özerk, güçlü, demokratik” yerel yönetimin yolunu açtığı savını ileri sürecek kesimlere gerçeğin bunun tam tersi olduğunu kanıtlamak zor olmayacaktır. Bu dönüşümün ülke emekçilerinin hayatında yaratacağı yıkım ve karşılığında rant ekonomisinin bileşenlerine kazandıracağı kârlar arasındaki uçurum, gerçeğin soğuk yüzünü bizlere göstermeye muktedirdir.&lt;br /&gt;Tasarının bir diğer getirisi “proje ortaklığı”dır. Proje ortakları m.3’te sayılmıştır. Buna göre ortaklar: 1-ilgili yerel yönetimin kendisi, 2-kamu kurumları, 3- proje alanında taşınmazı olsun olmasın gerçek ya da tüzelkişiler (bankalar, şirketler, vakıflar, dernekler) olabilecektir. Oysa dönüşümden asıl etkilenecek olan yöre sakinleri projenin ortağı değil, genelde yıkımlar sırasında polis ile karşı karşıya kalanlardır. Ve söz konusu edilen proje ortaklığı ile asıl kast edilen “kamu yetkilerine özel sektörün ortak edilmesidir”.&lt;br /&gt;Tasarıda projenin finansmanına da yer verilmiştir. Buna göre “İdare ve diğer kamu kurum ve kuruluşları(…) bütçelerinde gerekli ödenekleri ayırmak veya iç ve dış alternatif finansman kaynağını oluşturmak zorundadır” (m.8). İç ve dış finans kaynağı ile neyin kast edildiği belli değildir. Ancak yine kısa bir süre önce, geliri düşük kesimleri uzun vadede ve uygun koşullarda ev sahibi yapacak yasa olarak lanse edilen Mortgage Yasa tasarısının genel gerekçesine bakıldığında, söz konusu finansmanın ne olduğu ve neyi hedeflediği ortaya çıkmaktadır. Amaç ülke halkını daha uzun vadeli borçlandırmaktır. Yani “herkesin evi olacak” vaadi ile hedeflenen amaç, halihazırda devam eden uluslararası sermayeye bağımlılık sürecini kalıcı kılmaktır.&lt;br /&gt;Tasarı ile “dönüşüm”ü gerçekleştirecek proje ortaklarına sağlanan ayrıcalıklar ise şöyle sıralanabilir: Dönüşümcüler piyasaya hem alıcı hem de satıcı olarak girerken hiçbir kamu hukuku düzenlemesine bağlı olmayacaklardır (md-6/3).&lt;br /&gt;Mal, hizmet alımı ve yapım işleri Kamu İhale Kanunu hükümlerinden muaftır.&lt;br /&gt;Dönüşümcülerin üretecekleri taşınmazların (konut ve işyerlerinin) satışı ise devlet ihale sistemi dışında kalacaktır.&lt;br /&gt;Alımlarda ve satımlardaki ayrıcalıklar vergi, resim, harç, bedel ödeme aşamasında da devam etmektedir. Dönüşüm planının onayından başlayarak beş yıl süreyle kamuya hiçbir ödeme yapılmayacaktır (md-6/4).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonuç olarak, “kentsel dönüşüm” adı altında yasalaştırılmaya çalışılan tasarı uluslararası sermayenin yeni bir saldırısıdır. Yeni bir talan yöntemidir. Tasarı yerli-yabancı mali tekellerin halkın barınma hakkına saldırısını olanaklı hale getiren, iskân politikalarını stratejik alanlarda piyasaya terk eden, yerel yönetimleri rant-rüşvet batağının içine çekerek onları küresel tekellerin kararlarının basit bir onaylayıcısı konumuna getiren, böylece yerel demokrasiyi tamamen yok eden bir tasarıdır.&lt;/strong&gt; Bu nedenle de ülke halkının çıkarları açısından bir tasarı olarak kalmaya devam etmeli, asla “yasa” statüsüne ulaşmamalıdır.&lt;br /&gt;Türkiye’nin ihtiyacı olan küresel sermayeye yeni talan alanları yaratmak değil, halkının refahı için bu talana tüm demokratik kitle örgütleri ile birlikte karşı durmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’de bugüne kadar uygulanan kentsel dönüşüm projeleri &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;İstanbul’da Gökkafes, Tarlabaşı Bulvarı, Park Otel (Bedrettin Dalan Dönemi)&lt;br /&gt;Dikmen Vadisi ve Portakal Çiçeği Vadisi Projeleri (Murat Karayalçın)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Devam Eden ve Yapımı Planlananlar&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Ankara: Ovacık Alüminyumcular Sitesi, Keçiören Kuzey Ankara Girişi, Kuzey Ankara Girişi Protokol Yolu, Etimesgut Göksu, Yenimahalle -Keçiören Kasalar, Altındağ, Hıdırlıktepe-Atıfbey, Yenimahalle, Söğütözü, Ulus Tarihi Kent Merkezi, Mamak Çankaya 50. Yıl Parkı ve Çevresi, TOBB Lodumlu, Nasrettin Hoca, Çankaya Lodumlu, Çankaya Şirindere, Dikmen 3. Etap, Dikmen 4. ve 5. Etap, Mamak Doğukent, Konya Yolu Hatip Çayı, Konya Yolu Çaldağ, Güneytepe, Çankay İmrahor, Mühye Kentel, Yakupabdal Karataş Yaylabağ, Taşpınar İncek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul: Kartal-Pendik, Küçükçekmece, Zeytinburnu, Gülsuyu, Güzeltepe, Okmeydanı, Pendik, Kurtköy, Cambazbayırı, Bayramtepe, İkitelli, Şişli-Kuştepe Mahallesi, Galataport, Haydarpaşa Limanı&lt;br /&gt;Samsun&lt;br /&gt;Uşak&lt;br /&gt;İzmir&lt;br /&gt;Antakya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kentsel dönüşümde kullanılan yöntemler:&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Dünyadaki kentsel dönüşüm uygulamaları genel olarak iki biçimde yapılmaktadır.&lt;br /&gt;1- Yerinde dönüşüm: Bir kentin belirli bir bölgesinin etap etap yıkılarak yeniden inşa edilmesi. ( Gelişmiş ülkelerde tercih edilen yöntem)&lt;br /&gt;2- Transfer: Kentin belirli bir bölümünün başka bir yere transfer edilmesi, boşalan evlerin yıkılarak yenilerinin inşa edilmesi.&lt;br /&gt;3- Söz konusu yaygın biçimler dışında diğer dönüşüm biçimleri şunlardır:&lt;br /&gt;4- Yık-yap: Belediyeler, riskli yapının yıkımına karşılık yeni bina yapma karşılığı yatırımcılara arsa tahsis eder.&lt;br /&gt;5- Yık-boşalt sistemi: Belediyeler tarafından riskli binaların, yıkımın gerçekleştiği alanlardaki mülkiyet belediyeye geçer. Belediyeler bu alanları yeşil alan, park, sağlık tesisi ve okul gibi kamu alanı olarak kullanır.&lt;br /&gt;6- Riskli evini getir, yeni evini al sistemi: Yeni proje kapsamında riskli evini belediyeye veren mülk sahibi, karşılığında yeni evi % 15-20 m eksiği ile alır ya da yeni ev ile riskli ev arasındaki farkı öder.&lt;br /&gt;7- Kamu-özel sektör proje ortaklık sistemi: Belediye ve özel sektör ortaklığı ile kentsel dönüşüm projeleri tasarlanır, proje kapsamında imar hakları toplulaştırılması ve imar hakları transfer yöntemleri ile mülk sahiplerine alternatif sunulur. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5920641138997780610-4692059930793091889?l=evrenhaspolat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/4692059930793091889'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/4692059930793091889'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenhaspolat.blogspot.com/2007/01/yeni-bir-talan-hikyesi-kentsel-dnm.html' title='Yeni Bir Talan Hikâyesi: KENTSEL DÖNÜŞÜM'/><author><name>Yard. Doç. Dr. Evren Haspolat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08222583241682490540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RcBXtFo5HRI/AAAAAAAAADQ/Sf0rIC8DAKA/s72-c/abb9cc41-b6ca-49e4-b5d0-082be36d1016durakkondu04%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5920641138997780610.post-7999618908521647548</id><published>2006-12-19T14:45:00.000+02:00</published><updated>2008-12-10T20:32:08.798+02:00</updated><title type='text'>YENİ TİP AYDIN</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RYkfQr2LMWI/AAAAAAAAAB4/prdYA9FulrM/s1600-h/Ä±kansu.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5010570431934706018" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RYkfQr2LMWI/AAAAAAAAAB4/prdYA9FulrM/s400/%C4%B1kansu.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RYfg672LMVI/AAAAAAAAABk/eZTwcBAXt3I/s1600-h/Ä±kansu.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#cc33cc;"&gt;&lt;strong&gt;"LATİN AMERİKALI AYDINLARIN DÖNÜŞÜMÜ" başlıklı makelenin çevirisi 18.12.2006 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde Gazeteci Işık KANSU tarafından "YENİ TİP AYDIN" başlığı ile haberleştirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;YENİ TİP AYDIN&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Havanın, suyun, güneşin ve insanlığın Pinochet denen adamdan kurtulduğu günün hemen ertesinde &lt;strong&gt;Özge Mumcu&lt;/strong&gt; önerdi, Eğitim-Sen'in "Bilim, Eğitim, Toplum" dergisinde yayımlanan "Latin Amerikalı Aydınların Dönüşümü" başlıklı makaleyi okumamızı...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Makale New York Devlet Üniversitesi'nden Prof. Dr. James Petras'a ait. SBF doktora öğrencilerinden &lt;strong&gt;Deniz Yıldırım&lt;/strong&gt; çevirmiş, &lt;strong&gt;Evren Haspolat&lt;/strong&gt; da düzeltisini yapmış. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Diktatörlük rejimlerinin yeni bir &lt;em&gt;"uluslararası kökenli aydınlar" takımı yarattığından söz ediyor Prof. Petras makalesinde. Görünüşte neoliberal ekonomik modeli eleştiren bu takımın "ihracata dayanan finansal elitler içindeki düşmanlarının denizaşırı bağlantıları ile derinden bağımlılık ilişkisi"&lt;/em&gt; sürdürdüklerine değindikten sonra, Şili'de tanık olduğu, bir araştırma merkezi müdürü ile onun taşradan gelen annesi arasındaki konuşmaya da yer veriyor: &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Anne, oğlu araştırma merkesi müdürüne &lt;em&gt;"Bu güzel arabayı nasıl alabildin"&lt;/em&gt; diye soruyor. Oğlu, "Enstitü karşıladı. Diktatörlüğü devirmek için yaptığım araştırmalarda buna ihtiyacım var" diye yanıtlıyor. Şehrin dış mahallelerinden birinde olan eve vardıklarında anne, &lt;em&gt;"Bu güzel evi nasıl aldın" &lt;/em&gt;diye soruyor, oğlu kelimesi kelimesine aynı yanıtı veriyor. Midye, ördek eti, salata, meyve ve kaliteli şaraptan oluşan akşam yemeği sırasında &lt;em&gt;"Böyle mükellef bir sofraya nasıl gücün yetiyor"&lt;/em&gt; sorusuna yine aynı karşılığı alan anne, oğlunun kulağına yanaşıyor ve fısıldıyor:&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;"Dikkatli ol, diktatörlüğü devirmezler ve sen her şeyini kaybedersin."&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Petras, çevremizde giderek çoğalan bu tür aydın tipini şu şekilde tanımlamış: &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;"Onlar emperyalizm karşıtı siyaseti, unutulmuş diller mezarlığının ücra köşesine sürgüne gönderen ideolojik bekçilerdir."&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5920641138997780610-7999618908521647548?l=evrenhaspolat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/7999618908521647548'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/7999618908521647548'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenhaspolat.blogspot.com/2006/12/yeni-tip-aydin.html' title='YENİ TİP AYDIN'/><author><name>Yard. Doç. Dr. Evren Haspolat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08222583241682490540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RYkfQr2LMWI/AAAAAAAAAB4/prdYA9FulrM/s72-c/%C4%B1kansu.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5920641138997780610.post-7119154302123571333</id><published>2006-12-19T10:41:00.000+02:00</published><updated>2008-12-10T20:32:08.961+02:00</updated><title type='text'>LATİN AMERİKALI AYDINLARIN DÖNÜŞÜMÜ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RYkfi72LMXI/AAAAAAAAACE/sLZVLS1rJ4g/s1600-h/aydÄ±n.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5010570745467318642" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RYkfi72LMXI/AAAAAAAAACE/sLZVLS1rJ4g/s400/ayd%C4%B1n.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Hp9YjApG7E8/RYfbH72LMRI/AAAAAAAAAA8/paCpFhKvWLM/s1600-h/aydÄ±n.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#cc33cc;"&gt;Çevirinin Künyesi: Deniz Yıldırım (2006), "Latin Amerikalı Aydınların Dönüşümü", Eğitim Bilim Toplum, 3 Aylık Hakemli Dergi, Sayı: 1, Bahar 2006.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#cc33cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#cc33cc;"&gt;Makalenin Künyesi: James Petras (1990), "The Metamorphosis of Latin America's Intellectuals", Latin American Perspectives, Vol. 17, No. 2, Post-Marxism, the Left, and Democracy (Spring, 1990), pp. 102-112&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;James PETRAS&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;Çeviri: Deniz YILDIRIM &lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;&lt;strong&gt;[1]&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Düzelti: Evren HASPOLAT &lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;&lt;strong&gt;[2]&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Giriş &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;20 yıl önce Latin Amerika’da yabancı fonlarıyla beslenen kuruluşlardan mali destek almayı kabul eden solcu bir aydın bulmak neredeyse imkansızdı. Bugünse, az ya da çok, Kuzey Amerika ya da Avrupa vakıfları&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; tarafından finanse edilmeyen bir araştırma enstitüsü ile bağlantısı olamayan bir araştırmacı bulmak oldukça zor. Fon almayanların çoğunluğu da buna karşı olmaları nedeniyle değil, düzenli bağlantıyı henüz kuramamış olmaları nedeniyle bu durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dönüşümün Kökenleri&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1970’li yılların diktatörlük rejimleri, Latin Amerika’nın entelektüel dünyasında yaşanan büyük dönüşümde büyük rol oynadı. İlk aşamada, askeri diktatörlük rejimleri toplumsal muhalefet eylemleri ile bağlantısı bulunan solcu aydınları ya öldürdü ya da hapse attı. Hapse atılanlar (ve daha sonra salıverilme talihi yakalayanlar) üniversitelerinden sürüldü ya da atıldı, böylece ana gelir kaynaklarını yitirmiş oldular. Dergiler yayınlarını durdurdu; muhalif hareketler, sendikalar ve siyasal partiler yasaklandı ve gazeteler kapatıldı ya da ağır sansür baskısı altına alındı. Aydın takımı politik ve ekonomik olarak savunmasızdı ve ayakta kalma biçimi olarak yabancı fonları giderek kabullenmek zorunda kalıyordu.&lt;br /&gt;Diğer taraftan, uluslararası kamuoyunun baskısı nedeniyle (insan hakları aktivistleri, kilise, siyasal partiler de buna dahil) Avrupa ve Kanada’daki hükümete bağlı yardım kuruluşları ile ABD kökenli özel kuruluşlar fonları yükselttiler ve Latin Amerika nezdindeki potansiyel fon alıcılara dair ideolojik ölçütlerini esnetme yolunu seçtiler. Siyasal kurumları ve hareketleri tasfiye eden bu liberalleştirilmiş yardım programları ve rejimler, yeni entelektüel dünyanın&lt;br /&gt;temel ölçütü haline geldi; bu ölçüt yabancı kuruluşlarca fonlanan araştırma merkezleriydi. Siyasal ve ekonomik açıdan zayıflamış aydınlar açısından bu, bazı durumlarda bir cansimidiydi; Avrupa hükümetlerinin yardım ajanslarıyla ya da ABD’li kuruluşlarla olan bağlar siyasal korunma olanağı getiriyordu ve aynı zamanda birçok aydının ayakta kalmasını ve araştırma konuları açısından geniş bir yelpazeye kavuşmasını sağlayan önemli bir gelir kaynağıydı. Liberal, sosyal demokratik kuruluşlarla zor durumdaki aydınlar arasındaki bu evliliğin hızlı sonuçları hep iyi görünüyordu. Üniversiteler ve kamu kaynaklı enstitüler parçalanırken, akılcılık, bilim ve eleştirel çözümleme adacıkları veri toplamayı ve sosyal bilimsel çalışmaları yayınlamayı sürdürüyordu.&lt;br /&gt;Daha da ötesi, giderek daha fazla enstitü, 1960’ların sonları ve 1970’lerin başlarında denizaşırı fon kaynakları ile ortaklıklar ve bağlantılar geliştiren merkez solcu aydınlar tarafından yönetiliyor ve kontrol ediliyordu. Bu araştırma merkezlerinin sayısındaki artış ve bunların başarıları, yeni araştırma enstitülerinin hızla kurulmasına yol açtı. Birçok yazar, siyasallaşmış aydın ve ekonomik analizci, yabancı fonlardan yararlanmak için bu kervana katıldı. Yurtdışına göçen birçok aydının ülkelerine geri dönmeye başlamasıyla birlikte, bu enstitülerin sayısı da katlanarak arttı. Denizaşırı ülkelere giden sürgündeki aydınlar, kurulu varolan sosyal demokrat ve liberal entelektüel iklimle yakın ilişki içindeydi.&lt;br /&gt;Ülkelerini terk etmek zorunda kalmış Latin Amerikalı aydınların liberal/sosyal demokrat refah devletine kurumsal entegrasyonu ile bu aydınların post-Marksist entelektüel iklimi giderek daha fazla solumaları arasında doğrudan bir bağlantı vardı. Latin Amerika’ya dönmeleri ile birlikte bu denizaşırı yapısal ve ideolojik bağlantılar, yeni enstitülerin kurulması açısından temel besin oldu. Bu bağlantılar yaşamsal önem taşıyordu, çünkü askeri rejim sonrası Latin Amerika’da ekonomik ortam oldukça kötüydü. Ekonomik konular özellikle hassastı, çünkü ülkelerine dönen aydınlar, gittikleri Avrupa’da, Kuzey Amerika’da, Meksika’da ya da Venezüella’da sahip olmaya alıştıkları yaşam standardında keskin düşüşler yaşamaktaydılar.&lt;br /&gt;Özetle, ekonomik olarak başarıyla kurulan enstitüler örneği, dış bağlantılardan sağlanan güç, kamu üniversitelerindeki olumsuz ekonomik koşullar ve yaşam standartlarının kötüleşmesine son verme arzusu, ülkelerine dönen radikal sürgünlerin büyük çoğunluğunu dış kaynaklı fon bulmak için proje önerileri hazırlama yönündeki rekabetçi oyuna katılmaya sevketti. Araştırma merkezlerine bağlı bazı aydınlara, paradoksal biçimde, kentsel ve kırsal yoksulluğu ve sefaleti derinleştiren ve böylece dışarıdan fonlanan ajanslarda giderek siyasal kaygılar doğuran ekonomik kriz yardımcı oldu. Yeni bir toplumsal huzursuzluktan ve liberal-muhafazakar rejimlere siyasal bir meydan okumanın (böyle bir meydan okuma borçların geri&lt;br /&gt;ödenmesini iptal edebilirdi) başlayacağından duyulan endişe, vakıfların enstitülere yeni parasal kaynaklar aktarmasına zemin hazırladı.&lt;br /&gt;Dışarıdan gelen fonların ilk dalgası, ekonomik modelin ve askeri diktatörlüğün insan hakları ihlallerini eleştirme hedefine sevkedilirken, ikinci dalga yeni toplumsal hareketlerle ilgili incelemelere, üçüncü dalga ise demokratikleşme sorununa ve borç konusuna yönlendirildi. Diktatörlükle ilgili incelemeler, bu diktatörlüklerin Batı Avrupa ve Kuzey Amerika elitleri ile olan ekonomik ve askeri bağlantılarından çok, onun siyasal açıdan baskıcı yönüne odaklanmaktaydı. Devletin uyguladığı şiddet, sınıf egemenliğinin ifadesi, sınıf mücadelesinin bir parçası ya da sınıf şiddeti olarak değil, insan hakları ihlalleri çerçevesinde ele alındı. Bu incelemelerden doğan siyasal zemin, sorunu liberal demokrasi ile askeri diktatörlük arasında bir çatışma gibi, yani çatışan siyasal kavramlar arasındaymış gibi yansıtıyordu. “Sınıfsal yapı”nın kasıtlı olarak devlet iktidarından ayrı tutulmaya başlanması, siyasal alanın “sivil toplum”dan özerk olduğu fikriyle haklılaştırıldı.&lt;br /&gt;Toplumsal hareketlerle ilgili çalışmalar da aynı doğrultuda ilerledi. Bu çalışmalar, toplumsal hareketlerin sınıf politikalarına karşı geliştiğini, bu hareketlerin içinden doğduğu sınıfsal yapının heterojen olduğunu (türdeş olmadığını) ve toplumsal hareketlerin verdikleri mücadelelerin eski ideolojik siyasetlerden oldukça uzakta durduğunu savunuyordu. Toplumsal hareketlere ilişkin siyasal hat önceleri bu hareketlerin kendilerini ideolojik (radikal) siyasal partilerden ayırmaları gerektiği düşüncesi ile ilerliyordu; daha sonra liberal seçimlere katılan partilerin doğumuyla birlikte siyasal hat değişti ve bu hareketlere dikkatlerini “demokrasi mücadelesi”ne vermeleri tavsiye edildi. “Toplumsal hareketlerin özerkliği”, araştırmacılar kendilerini devrimci soldan ayrıştırmayı hedefledikleri zaman teşvik edildi; “geniş demokratik cephelere katılım” fikri, liberal seçim politikaları sahne aldığında araştırmacıların teşvik ettiği anahtar formül haline geldi.&lt;br /&gt;Fonlamanın üçüncü ayağı demokratikleşme sorununa odaklanıyordu ve en açık ideolojik niteliği bu aşama taşıyordu. Araştırmalar, yerli ve yabancı ordular ve ekonomik elitler ile uyum sağlamanın tek olanaklı seçenek olduğu fikrini haklılaştıracak bir dizi formül üzerinde yoğunlaşmaktaydı; bu da dönüşüm sürecini muhafazakar sivillerle ordu arasındaki etkileşime indirme olanağı doğurdu.&lt;br /&gt;Kısacası, Latin Amerika’daki araştırma enstitüleri tarafından yürütülen araştırmalar bir dizi ortak konu başlığını ve bir dizi ortak siyasal reçeteyi gündeme taşıdı. Araştırmalar geniş ölçüde verilere dayanmakla birlikte, bu veriler ağırlıklı olarak yabancı fon kaynaklarının siyasal öncelikleriyle biçimlendirilen ideolojik bir çerçeve içine sıkıştırılıyordu. Her durumda yabancı fon kuruluşları özellikle kendi dış politikalarına ve şirketlerinin karar vericilerine uyumlu konu başlıklarını seçiyordu. Siyasal açıdan diktatörlüğe karşı benimsenmesi kolay alternatifler yaratmayı ve gelecekte Batılı liberal piyasa hegemonyasına meydan okuyabilecek siyasal güçleri içlerinde eritmeyi hedeflediler. Temel amaçları Latin Amerikalı aydınlar üzerinde ideolojik hegemonya oluşturmaktı, çünkü bu kesim merkez sol siyasal yapılanmada büyük hizmet görüyordu.&lt;br /&gt;Yabancı fon kuruluşları ile araştırma merkezlerine bağlı aydınlar arasındaki ilişki karmaşık ve ustaca. Ültimatom verilmiyor ve açık siyasal denetimin derecesi sınırlı. Sık sık karşılıklı etkileşimin derecesinin bir ölçüde görünür hale geldiği, uygun konu başlıklarının belirlendiği toplantılar ve fikir alışverişleri gerçekleştiriliyor. Fon kuruluşlarının yıllık araştırma önceliklerini açıklaması ise nadir görülen bir şey değil ve bu da sosyal bilimler jargonunda saklı epeyce siyasallaşmış bir sorun. Araştırma merkezlerinin yöneticileri ya da girişimciler, potansiyel hibeci kuruluşun önerdiği projelerle yerel gerçekliği harmanlayacak proje önerileri ortaya koymaları için takımlar oluşturuyorlar.&lt;br /&gt;Yerel araştırma merkezlerinin denizaşırı fon kaynaklarının isteklerini ve siyasal gereksinimlerini tahmin etmesi ve onların çıkarları için ikna edici biçimde argümanlar üretmesi de çok zor değil. Bu bakımdan “yerel özerklik”, hegemonik güçlerin siyasal projeleri yararına kullanılıyor. Dolayısıyla entelektüel özerklik görünümünün uyumsuzluğu ve derin ekonomik bağımlılık hem siyasal hem de psikolojik açıdan önem taşıyor. Çünkü özerklik görüntüsü olmazsa, çok geniş alana yayılan hassas konulardaki verilerin elde edilmesi sorgulanmaya başlanabilir.&lt;br /&gt;Ekonomik bağımlılığın aleni sonuçları, entelektüel söylemin siyasal parametrelerini belirleyen ideolojik düzeyde kendisini açığa vuruyor; bu bakımdan fikri özerklik görüntüsü elde etmek, ekonomik bağımlılığı gözlerden uzak tutmak için büyük önem taşıyor. Halkın katılımı, taban örgütleri, gelir politikaları vb. gibi önemli araştırmalar, fikri özerklik imajı yaratmak açısından bir zorunluluk; bu konuların emperyal-sınıf dokusundan ayrıştılarak ele alınması aynı zamanda yabancı fon kuruluşlarıyla uzun dönemli yapısal bağlantıları daha da ilerleten bir unsur olarak beliriyor.&lt;br /&gt;Latin Amerikalı aydınların dönüşümü sorunu, bu aydınların araştırmacı kimlikleri gereği, yabancı maddi kaynaklara bağımlı araştırma enstitülerine bağlanmaları noktasında merkezileşiyor. Gerçekleştirdikleri araştırmaların sonucunda, fon veren kurumların karşı çıkmayacağı bilgiler sağlamaları ve yönetici sınıf içindeki egemen ideoloji ekseninde fon verenlerin kabul edebileceği fikirleri ve kavramları aşılamaları, yaymaları bu aydınlardan bekleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Değişen Entelektüel Eksen&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Geçmişte Latin Amerika, Gramsci’nin “organik aydınlar” olarak adlandırdığı, emperyalizme ve kapitalizme karşı yürütülen siyasal ve toplumsal mücadele ile doğrudan bağlantısı olan yazarlara, gazetecilere ve siyasal iktisatçılara sahipti.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Bu aydınlar sendikaların, öğrenci hareketlerinin ya da devrimci partilerin bir parçası konumundaydılar. Che Guevara, Kolombiya’da Camilo Torres, Peru’da Luis de la Puente, Şili’de Miguel Enriquez, Arjantin’de Roberto Santucho ve Uruguay’da Julio Castro binlerce olmasa da yüzlerce entelektüel içinde, yaşamını ülkelerinin toplumsal mücadeleleri ile birleştirmiş aydınlardan sadece birkaçıydı. Bu organik aydınlar sonuçta, entelektüel kesimin diğer bileşenlerinin davranış normlarını da inşa ettiler. Siyasal ve kişisel anlamda belirginleşen bu organik aydınlar, diğer binlerce aydın için az ya da çok yakınlaştıkları bir ölçüt konumuna geldiler. Latin Amerikalı aydınlar varoluşlarına dair tercihlerle uğraştıkları için, mesleki fırsatçılık ve siyasal adanmışlıklar arasında süregelen içsel bir mücadele söz konusuydu. Bu mücadele artık yok, uzun zaman önce ortadan kayboldu ve araştırma merkezlerine bağlı yeni aydın kuşağı tarafından unutuldu. Şimdi esas sorun, en kolay erişilebilir yabancı fon kaynağından akacak büyük miktardaki paranın en iyi nasıl güvence altına alınacağı.&lt;br /&gt;Bugün enstitüleşmiş aydınlar Foucaultcu anlamda, kendi dar mesleki arzularının tutsakları durumunda (bkz, Foucault, 1979). Yabancı vakıflarla, uluslararası bürokrasi ve araştırma merkezleri ile sahip oldukları bağlantılar, içi boş ve başkaları adına yürütülen ülke içi siyasal yaşama hükmediyor. Geçmişte organik aydınlar, kendi kendine yeten, kendini finanse eden bir entelektüel varoluş için mücadele etmekteydi. Ülkelerinin ekonomik iniş-çıkışlarını yaşadılar ve bunun acısını çektiler. Bugün enstitülü aydınlar yerel ekonomik koşullardan bağımsız olarak elde edilen gelirler ve dış ödemeler tarafından koruma altına alınmış dışa bağımlı bir ortamda yaşıyor ve üretiyorlar. Organik aydınlarla sivil toplum arasındaki derin yatay bağlantı enstitülü aydınlarla yabancı fon kaynakları arasındaki ve sivil rejimlerin gelişmesi ile de yerel devlet ve rejimler arasındaki dikey ilişki ile zıtlık oluşturuyor.&lt;br /&gt;Diktatörlük rejimleri dolaylı olarak yeni bir “uluslararası kökenli aydınlar” takımı yarattı. Bu aydınlar görünüşte neoliberal ekonomik modeli eleştiriyor olsalar da, ihracata dayanan finansal elitler içindeki düşmanlarıyla, yani denizaşırı bağlantılarıyla derinden bağımlılık ilişkilerini sürdürüyorlar. Bu yeni aydınlar katmanının bir önceki organik aydınlar kuşağınınki ile taban tabana zıt bir yaşamı ve iş tarzı var.&lt;br /&gt;Şili’ye ziyaretim sırasında başıma ilginç bir olay geldi. Bir araştırma merkezinin müdürü, annesini taşradan Santiago’ya kendisini görmeye davet etti. Onu karşılamak için Peugeot marka arabasıyla havaalanına doğru yol aldı. Arabadaki gösterge panelindeki ayrıntıları izlerken bir yandan da “bu güzel arabayı nasıl alabildin” diye sordu annesi.&lt;br /&gt;“Enstitü karşıladı. Diktatörlüğü devirmek için gerçekleştirdiğim araştırmalarımda buna ihtiyacım var” diye yanıtladı.&lt;br /&gt;Şehrin dış mahallerinden birinde olan eve vardıklarında, anne merakla aynı soruyu sordu: “Bu güzel evi nasıl aldın?”&lt;br /&gt;“Enstitü karşıladı. Diktatörlüğü devirmek için gerçekleştirdiğim araştırmalarımda buna ihtiyacım var”.&lt;br /&gt;Akşam yemeğinin hazırlanmış olduğu yemek odasına girdiler. Masada midye, ördek eti, salata, meyve ve iyi bir şarap vardı. İştahla yemeği yerken anne şu soruyu sordu: “Böyle mükellef bir sofraya nasıl gücün yetiyor?”&lt;br /&gt;“Enstitü karşıladı. Diktatörlüğü devirmek için gerçekleştirdiğim araştırmalarımda buna ihtiyacım var”.&lt;br /&gt;Bu noktada annesi oğlunun kulağına yanaştı ve fısıldadı: “Dikkatli ol, diktatörlüğü devirmezler ve sen her şeyi kaybedersin”.&lt;br /&gt;Uluslararası vakıflar çevresi içindeki bu enstitülü aydınların kaybedecek çok şeyleri var, ama sosyo-ekonomik sistemi değiştirmeyi amaçlayan halkçı mücadeleye bağlılık sonucu kaybedilecek şeyler cinsinden değil bunlar. Bugünün enstitülü aydınları geçmişin organik aydınlarına tepeden bakıyor, hor görüyorlar. Onları “ideolog” olarak değerlendiriyor ve kendilerini “Sosyal Bilimci” olarak yansıtıyorlar. Kuşkusuz bilim ile ideoloji arasında böylesi bir sınır yok. Enstitülü bu ideologlar, bir önceki kuşak kadar ideolojik kökenli. Onların “bilim”i, yönetilen çatışmalar, seçilmiş elitler, özel piyasalar ve toplumsal mühendislik dünyasının hizmetine sunulmuş durumda. Onlar, emperyalizm karşıtı siyaseti unutulmuş diller mezarlığının ücra bir köşesine sürgüne gönderen ideolojik bekçiler. Onlar kendi entelektüel dönüşümlerini kaba ve dar görüşlü ideolojik zihin uğraşılarını aşan bilimsel bir devrimin zirvesiymiş gibi tarif ediyorlar. Geçmişte organik aydınlar fikirleri tutkuyla tartıştılar, çünkü bu tartışmaların kendi şahsi adanmışlıkları ve katılımları üzerinde doğrudan etkisi vardı. Enstitülü aydınlarsa, iç çamaşırlarını değiştirdikleri sıklıkta fikirlerini değiştiriyorlar. Nesnellik görüntüsü (dışarıdan kabul görmek için gerekli yöntem), daraltılacak ve yönetilecek özneler olarak görülen mücadeleleri gözlemleme imkanı doğuran makul uzaklığı sağlamakta.&lt;br /&gt;Entelektüel angajman sorunu herbirinin yönlendiği izleyici kitlesi ile bağlantılı. Enstitülü aydınlar diğer enstitü aydınlarının, denizaşırı patronlarının, uluslararası konferanslarının sınırları dahilinde yazar ve çalışır; ayrıca siyasal ideologlar olarak liberal siyasal sınıfın sınırlarını da çizerler. Organik aydınlar, halkın içindeki siyasal aktivistlerin ve militanların dünyasına, burjuva liberal piyasa alanına meydan okuyan geniş bir vizyonla girmişlerdi. Onların çalışmaları, madenlerdeki, bankalardaki ve fabrikalardaki yerel mücadeleleri küresel emperyalist hükümranlığın somut örnekleri ile bağlantılandırmıştı. Onlar toplumsal huzursuzluğu belli bir sınıf devletine karşı siyasal mücadeleye yönlendirmişlerdi.&lt;br /&gt;Enstitülü aydınların üstünlüğü, toplumsal mücadeleyi aydınlatan emperyalizm, sosyalizm, halk iktidarı ve sınıf mücadelesi gibi bir dizi anahtar kavramı da sözlüklerden sildi. Bu kavramlar hafıza boşluğunun derinlerine gönderildi, bunlar artık moda değildi. Bu kusursuz formülasyonların yerine enstitülü aydınların kavramsal aygıtları olarak “katılım”, “borç sorunu” ve “toplumsal sözleşme” gibi kavramlar getirildi. Enstitülü aydınların yeni dil kodlarının ikili bir işlevi var: Bu kodlar ideolojik saldırıları tahliye etmek adına gerekli olan ideolojik bekçileri sembolik sinyallerle donatıyor ve aydınların gözünde kendi görevlerini, liberal fon merkezlerinin hegemonik ideolojilerinin kapıcılığını yapma işini meşrulaştırıyor. Popüler teşvik ve eğitim yoluyla ideolojik dağılmaya katkı veren enstitüler içinde bu tarz entelektüel çalışmaların negatif etkileri büyütülüyor. Halk sınıfları içindeki teşvik etkinliklerinde sorun çözme yerelleştiriliyor ve devlet iktidarı ya da alternatif sınıf temelli demokratik-kollektivist toplumun inşası gibi organik aydınların özgün ve yaratıcı projeleriyle araya mesafe konmuş oluyor.&lt;br /&gt;Organik aydınların enstitü aydınlarına dönüşmesini sağlayan kavramsal ve dilsel değişim, bir dizi farklı biçim altında kendisini görünür kılıyor. Dilin politikası, politikanın dilidir. Enstitüler tarafından yazılıp yayımlanan şeylerde çarpıcı olan yan, aynı zamanda eksik olan yan. Büyük Avrupa ve Kuzey Amerika bankalarının ve şirketlerinin yoğun ve daimi biçimde artı değer transferi gerçekleştirdiği içinde bulunduğumuz şu dönemde Şili’de, Arjantin’de, Peru’da, Kolombiya ya da Uruguay’da bugünkü emperyalizmin sömürü teorisini ve pratiğini derinleştirecek ve bu pratikleri açığa vuracak, dışarıdan fon alan tek bir araştırma merkezi yok her nedense. Bunun yerine, yan çizme dilini ve üzerini örtme sosyal bilimini buluyoruz. Sorun bize ödemeler dengesi ya da “borç sorunu” olarak yansıtılmaya çalışılıyor. Enstitü aydınları borç sorununu “samimi” ve zekice, sınıf politikasından ve dahası sınıf mücadelesinden soyutlayan bir yaklaşım benimsiyorlar. Onlara üstünlük sağlayan yerden bakınca, sınıflardan tecrit edilmiş “devletler” ve bunların temasta olduğu diğer “devletler” var sadece. Enstitü aydınları, siyaset-sonrası metafiziğini yarattılar.&lt;br /&gt;Geniş açıdan bakıldığında, enstitü aydınlarının bugünkü gücü ve organik aydınların gerilemesi, kültürel bir karşı devrimdir, büyük bir gerilemeyi temsil etmektedir bu durum. Bu artık “siyasal danışman”, siyasal uyumun ya da kendi dilleriyle siyasal oydaşmanın yöneticisi olan aydınların dünyasıdır. Geçmişinden pişmanlık duyan eski radikal aydınlar için (siyasal görevden enstitü görevine geçiş yapanlar) siyasetin özü bürokrasidir. Politikanın ekseni, bürokratik güç merkezlerinin şefleriyle bağlantılar geliştiren dar uluslararası çıkarların etrafında döner. Bu yapı içinde temel entelektüel ilgi, biçimciliğin, yasalcılığın ve bağımsız siyasetin marjinalleştirilmesi işinin tazelenerek yeniden öne sürülmesidir.&lt;br /&gt;Siyasal açıdan tükenmişlik (geniş çaplı bir vizyon ortaya koyma isteksizliği ya da beceriksizliği anlamında) Siyasal Teori olarak yeniden inşa edilmektedir ki bu da tarihsel mücadelelerle ilgisi olmayan kavramların sterilize edilerek derlenmesidir. Enstitü aydınlarının ortaya koydukları siyasal seçenekler ve Latin Amerika’nın 80’lerdeki gerçekliği arasında hiçbir bağlantı yoktur. Mutlak ve daimi sosyo-ekonomik gerileme, yoğun kitlesel sefalet ve artan toplumsal huzursuzluk ortamında dilsel ve kavramsal açıdan siyasal ve toplumsal uzlaştırma pratikleri gerçekdışı kalıyor. Bunlar Latin Amerika’nın nesnel gerçeklerini ortaya koymuyor, denizaşırı fon kaynaklarının ideolojik parametreleriyle entelektüel uyumu yansıtıyor.&lt;br /&gt;Fikir ürünlerine daha fazla odaklanan araştırma merkezlerindeyse, ayrıntılarıyla tartışılan derin yapısal sorunlarla, üzeri örtülü bürokratik dilin önerdiği yüzeysel politikalar arasında derin bir çelişme var. Sosyoekonomik eleştiri ile sonuçsuz siyasal tanımlamaların biraradalığı, Latin Amerikalı enstitü aydınlarının içine düştüğü uçurumu belirginleştiriyor.&lt;br /&gt;Bu çelişkinin bazı enstitü aydınları arasında kişisel rahatsızlık uyandırıp uyandırmadığı tartışması varsayımlara dayanmak zorunda kalacaktır. Birçoğu için enstitü ile ilgili işler, günlük hayatlarının egemen gerçekliğidir. Enstitü kuralları çerçevesinde hareket eden ve üreten bu kişiler için önemli olan dünya, uluslararası enstitüler krallığıdır. Prestij ve ödüller, uluslararası konferanslar ve ileri araştırma merkezleri ile ilişkilidir. Anahtar konumdaki uluslararası fon sağlayıcılar ve birden çok ülkede yürütülen büyük çaplı araştırma projelerinin örgütleyicileri, enstitü aydınlarının dünyasında karar alıcı figürler olarak öne çıkmaktadırlar.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Enstitü aydınlarının 1980’lerde sayıca artışı ve bu aydınların giderek hakim konuma gelmeleri, onların artan savunmasızlığının da üzerini örtüyor. Entelektüel ve kişisel yaşamlarında özel çıkarın evrenselleşmesi olgusu o denli belirgin ki, toplumsal çözümler üretemiyorlar ve sivil toplumun daha da parçalara ayrılmasına katkı veriyorlar. Kollektif toplumsal hakları görmezlikten gelmek pahasına bireysel özgürlüklere aşırı değer biçmeleri, onları uzun vadede belirginleşecek bir toplumsal başkaldırının karşısına dikiyor. Enstitü aydınları açısından merkezileşen şey, kendi enstitülerinin yeniden üretimi. Sınıf çatışmasının güçlenmesiyle, denizaşırı ülkelerdeki patronları bu aydınlardan devlet terörünü değil ama, halk ayaklanmasının bastırılmasına yarayacak veriler, varoşlarda oturanların şiddet eğilimleri hakkında açık siyasal yönlendirmeler talep edecek. İronik biçimde, aydınları, zihinler sınıf mücadelesinin yeni dalgasıyla meşgul olacağı için, sınıflarla devlet arasındaki ilişkiyi incelemeye döndürecek olan da yine bu denizaşırı fon sağlayıcılar olabilir. Örneğin, dışarıdan fonla oluşturulmuş en az beş proje şu anda Peru’da Sendero Luminoso’yu (Aydınlık Yol) inceliyor.&lt;br /&gt;Askeri diktatörlük döneminde araştırma enstitüleri, çelişkili bir tutum benimsemişlerdi. İnsan hakları ihlallerini, gelir dağılımındaki eşitsizlikleri, dış borç ödemelerini ve neoliberal birikim tarzını eleştiren çalışmalar yayınlıyorlardı. Ama aynı zamanda bu enstitüler geleceğe dair reform olasılığının önünü kapatacak siyasal ve toplumsal müttefikler oluşturmak adına (bu koalisyon ortakları arasında ekonomik ve askeri elitlerle Batılı kapitalist demokrasiler de bulunuyordu) gerekli siyasal reçetelerini de açıklamaktan geri kalmıyorlardı. Araştırma enstitülerindeki aydınların muğlak biçimdeki sosyo-ekonomik eleştirileri ile uzlaşmacı siyasal reçeteleri, rejimin sivilleşmesi ve seçimlerin başlaması ile çözüldü. Arjantin ve Brezilya gibi bazı ülkelerde enstitü aydınları, seçilmiş sivil hükümet görevlilerinden daha önemli yetkililer haline geldiler. Askeri ve ekonomik elitlerle kurulan ittifakla koşullanan bu rejimler, önceki sosyoekonomik yapıyı benimsedi ve kendilerinden önceki yönetimlerin uyguladıklarına benzer politikaları izledi. Bu koşullarda, rejim içinde yüksek mevkilere erişenleri ve enstitüde kalmakla birlikte rejime danışmanlık yapanları da kapsayacak biçimde enstitü aydınları, araştırma gündemlerini eşitsizliklere, bağımlılığa ve iktidara odaklanan eleştirel incelemelerden uzaklaştırıp, teknokrat ve kalkınmacı eğilime kaydırdılar. Eleştirilerinin odağında artık rejimde ve devlet katında görevli meslektaşları değil, sivil toplumda rejimi seçimlerdeki vaatlerini yerine getirmeye zorlayan sendikalar, toplumsal hareketler, siyasal partiler vardı. Enstitü aydınlarının mesleki siyasal bildirilerinde, yazılarında en çok kullanılan kavram “çifte şeytan”dı. Bu düşünceye göre sivil ve seçimlere dayalı rejim, hem sağ kanat ordu hem de “radikal”, “uç” toplumsal hareketler tarafından birlikte tehdit edilmekteydi. Enstitü aydınları, sivil rejimleri kuran ve bunun için mücadele eden demokratik toplumsal hareketleri askeri ve paramiliter gruplarla kaynaştırma yolunu seçtiler. Bu entelektüel sahtekarlık kesimi, enstitü aydınlarının devlet memurlarına dönüşmesine eşlik eden düşünsel çürümenin ileri aşamalarında belirginleşmektedir.&lt;br /&gt;Birörnek aydınlar, liberal rejimlerinin krizlerini ve toplumsal sözleşme politikalarının başarısızlığını öneleyemezler. Bunu yapabilmeleri için dışarıdan gelen fonların akışını güvence altına alan ideolojik çerçeveden uzaklaşmak gerekir.&lt;br /&gt;Enstitü aydınları bereketli yabancı fon kaynaklarını nasıl ve nereden bulacaklarını bilmekle kalmıyor, aynı zamanda çürümekte olan liberal demokrasilere halk iktidarına sıkı sıkıya bağlı olarak yaratılan toplumsal alternatifleri susturmanın tehlikelerini de biliyorlar. Bu ikilemle karşılaşınca en çok başvurulan tutumsa, diktatörlük sonrası durumun çok zor ve karmaşık olduğunu ve ortada hiç alternatif olmadığını iddia etmek. Bu tutum enstitü aydınlarına, bir yandan devlet adına çalışan meslektaşlarının çekici olmayan politikalarını eleştirmeyi atlama imkanı veriyor, diğer yandansa dışarıdan fon akışının sürmesini garanti ediyor.&lt;br /&gt;Bu bakımdan, sivil rejime geri dönüşün hemen ardından enstitü aydınları seçimleri kutlama konumundan siyasal şaşkınlık konumuna sürüklendiler. Rejimin bekçileri olmaları nedeniyle, eleştirel aydınlara özgü sorumluluklardan el çektiler. Latin Amerika’da liberal demokrasinin mevcut krizi, enstitü aydınlarının krizine de yansıdı; zira özellikle yabancı fon kaynakları yükselen yeni toplumsal güçlerle bağlantısı olan diğer enstitüleri bulma ve onlara fon aktarma arayışlarını hızlandırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonuç&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bütünüyle birbirine zıt iki aydın tipi, 1990’ların yeni kuşaklarına model oldu; bu aydın tiplerinden biri 1960’ların organik aydınları, diğeriyse 1980’lerin enstitü aydınlarıydı. Enstitü aydınlarının bugünkü kuşaklar üzerindeki etkisi tutarsızlıklarla yüklü. Bir yandan yönteme dair yetenekleri tebliğ ederken, diğer yandan da gerçekleştirdikleri teorik araştırmalarla alan araştırmaları, yeni yükselen sınıf mücadelesine dahil olmak adına gerekli bir zemini oluşturacak yeterli düşünsel zenginliği sağlayamadı; çünkü bu çalışmalar belirli bir ideolojik dokuya takılıp kalmışlardı. Bununla birlikte, enstitü aydınlarının liberal demokratik rejimlerin karşılaştıkları can sıkıcı sorunların çözümü için yeterli düzeyde yanıt üretme yeteneğininin bulunmaması, siyasal ve toplumsal hareketlerle bağlantıları olan genç aydınlar çekirdeğinin doğuşunun da önünü açtı. Enstitü aydınlarının yeni kuşak aydınlar için ortaya koyduğu negatif rol model, onların yaşam tarzlarında ve araştırmalarına eşlik eden değerlerde bulundu. Latin Amerika’daki mevcut kriz, sistem tarafından emilmeyen ya da emilmeyi seçmeyen genç kuşak aydınları, sisteme karşı savaşmaya ve toplumsal hareketlere organik olarak bağlanmak yoluyla kendilerini yenilemeye zorlayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kaynaklar:&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Foucault, Michel (1979), Discipline and Punish: The Birth of Prison, New York: Vintage&lt;br /&gt;Gramsci, Antonio (1971), “The Intellectuals”, ss. 5-23, Prison Notebooks içinde, New York: International Publishers &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Eğitim Sen Uluslararası İlişkiler Uzmanı, Ankara Üniversitesi SBF Kamu Yönetimi/Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi, &lt;a href="mailto:Yildirimdeniz79@yahoo.com"&gt;yildirimdeniz79@yahoo.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Ankara Üniversitesi SBF Kamu Yönetimi/Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi, İMO Basın Yayın Uzmanı, &lt;a href="mailto:evrenhaspolat78@yahoo.com"&gt;evrenhaspolat78@yahoo.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Söz konusu araştırma enstitülerinin listesi epey uzun; sadece Şili’de sayıları yüzün üstünde. Yabancı fon alan merkezlerin en önemlileri arasında Arjantin’de CEDES, CISEA ve Instituto Torcuato di Tella; Şili’de FLACSO, Peru’da IEP, Brezilya’da CEBRAP, Kolombiya’da FORO ve Uruguay’da CEUR bulunuyor. Latin Amerika Sosyal Bilimler Merkezi (CLASCO), büyük enstitülerin koordinasyon kurulu olarak işlev görüyor.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Gramsci’nin “geleneksel aydın” kavramını, yine onun “organik aydınlar”la ilgili fikirleriyle olan zıtlığı yansıtması bakımından “enstitü aydınları” ifadesi ile ikame ettim. Bkz., Gramsci, 1971.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=5920641138997780610#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Bu çerçevede muhtemelen en fazla bilinen kişi, Latin Amerika Araştırmaları Kellogg Center Müdürü ve halihazırda Latin Amerika’da “demokratikleşme” sürecini ele alan çokuluslu araştırma projesinin örgütleyicisi Profesör Guillermo O’Donnell’dir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5920641138997780610-7119154302123571333?l=evrenhaspolat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/7119154302123571333'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5920641138997780610/posts/default/7119154302123571333'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evrenhaspo
