Friday, May 30, 2008

DEVLET SU İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN ÇEVRE VE ORMAN BAKANLIĞI’NA BAĞLANMASININ NEDENLERİ

(DSİ tarafından 22 Mart 2007 Dünya Su Günü için hazırlanan bu afişte geleceğimizin su kaynaklarının akılcıl kullanımına bağlı olduğu ve bunun için de zamanın hızla tükendiğine gönderme yapmak amacıyla bir kum saati kullanılmış. Afişin temel kaygısını DSİ'nin geleceği açısından taşımamak da mümkün görünmüyor...
DSİ'nin su kaynakları konusundaki ana kurum olma özelliğinin geriletildiği ve kaynaklarının kısıtlandığı, dolayısıyla su kaynaklarının korunması sürecinin ciddi olarak tehlikeye atıldığı bir dönemde böylesi bir afişin DSİ tarafından kullanılması da ironik olmuştur...)
Makalenin Künyesi: Evren Haspolat, "Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün Çevre ve Orman Bakanlığı’na Bağlanmasının Nedenleri", YAYED Memleket Mevzuat Dergisi, Sayı: 34, Nisan-2008.
Evren Haspolat [1]


Cumhuriyet’in kuruluşu ile başlayan su işlerine ilişkin çalışmalar açısından en önemli kurumsal yapılanma 1953 yılında Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün kurulması ile gerçekleştirilmiştir. 1953’te Su İşleri Teşkilâtı’nın yeniden düzenlenmesinin ardından, 18.12.1953 tarihinde kabul edilen ve 28.02.1954 tarihinde yürürlüğe giren 6200 sayılı Devlet Su İşleri Umum Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun ile teşkilatın yetkileri arttırılarak, Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı, “katma bütçeli, tüzel kişiliğe sahip” Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü kurulmuştur.
Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü, uzun yıllar Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı olarak hizmetlerini yürütmüş, 31.08.2007 tarihli ve 26629 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Kuruluşların Bağlı ve İlgili Olduğu Bakanlıkların Değiştirilmesi İle İlgili İşlem ile de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan ayrılarak Çevre ve Orman Bakanlığı’nın bağlı kuruluşu haline getirilmiştir.

DSİ Genel Müdürlüğü’nün Görev ve Sorumlulukları

Türkiye’de içme ve kullanma suyu konusunda ulusal düzeyde örgütlenmiş üç kuruluş[2] biri olan DSİ Genel Müdürlüğü’nün görev ve sorumlulukları 6200 sayılı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun ve 167 sayılı Yeraltı Suları Hakkında Kanun tarafından belirlenmiştir. Söz konusu iki kanun çerçevesinde DSİ Genel Müdürlüğü’nün yerine getirmekle yükümlü olduğu görev ve sorumluluklar şunlardır:
· -nehir akım ölçümleri,
-toprak sınıflaması,
-zirai ekonomi,
-jeolojik etüdler,
-su kalitesi analizleri,
-su yapılarının modellemesi için temel araştırma ve etüdleri yapmak,
· Su havzalarının geliştirilmesi amacıyla; etüd, planlama ve projelendirme çalışmalarını yürütmek,
· Havzalardaki su kaynaklarına ilişkin projelere ekonomik ve teknik çözümler bulmak amacıyla, fizibilite ve master plan raporları hazırlamak,
· Baraj ve hidroelektrik enerji santralleri inşa etmek,
· Sulama ve drenaj tesisleri inşa etmek,
· DSİ tarafından inşa edilmiş olan tüm yapıları işletmek veya gerçek veya tüzel kişilere devretmek,
· Taşkınlara karşı koruma yapıları inşa etmek,
· Yeraltı suyunun kullanımı, korunması, etüd ve araştırılması için tüm çalışmaları yapmak (167 sayılı Kanunla),
· Nüfusu 100 000'den fazla olan yerleşim birimlerine su temin etmek ve su arıtma tesisleri geliştirmek üzere tüm çalışmaları yapmak (1053 sayılı Kanunla),(DSİ Genel Müdürlüğü’ne 7478 sayılı Kanunla verilen “Köylere İçme ve Kullanma Suyu Temini”ne ilişkin sorumluluk, 1964 yılından sonra Yol Su Elektrik Genel Müdürlüğü’ne devredilmiştir),
· Tesislerin işletme ve idaresi için gerekli bina ve yapıları kurmak veya kurdurtmak,
· Yukarıdaki işlerin gerçekleştirilmesi amacıyla emlak ve arazileri kamulaştırma ve/veya geçici olarak kullanmak,
· Malzeme, alet, yedek parça, makine ve daimi ekipmanı işletmek, kiralamak ve temin etmek,
· Bataklıkları ıslah etmek,
· Nehirleri ıslah etmek,



Yukarıda sayılan görevler çerçevesinde DSİ Genel Müdürlüğü; tarım için sulama suyu temini, hiroelektrik enerji üretimi, büyük şehirler için içme ve endüstri suyu sağlama, su kalitesini iyileştirme, taşkın kontrolü, arazi ıslahı, nehir düzenleme ve kontrolü, rekreasyon, su ile ilgili yapıların dizaynı ve yapı malzemeleri üzerine araştırmalar yapmak, su kaynaklarının geliştirilmesi için proje, master plan ve fizibilite raporları hazırlanmak, bu itibarla akım ve meteoroloji, toprak sınıflaması, tarımsal ekonomi, erozyon, haritalama, jeolojik koşullar gibi çeşitli konularda gerekli ana verileri ve yapılan havza etüdlerini toplamak gibi görevleri içeren geniş bir görev ve sorumluluk alanına sahiptir. Belirtilen görevler DSİ Genel Müdürlüğü’nün dört ana hizmet alanını oluşturmaktadır:

1- Enerji, 2- Tarım, 3- İçme ve Kullanma Suyu, 4- Çevre ve Taşkın Koruma

Çevre ve Orman Bakanlığı’nın Görev ve Sorumlulukları

DSİ Genel Müdürlüğü’nün bağlı kuruluşu haline getirildiği Çevre ve Orman Bakanlığı, Çevre Bakanlığı ve Orman Bakanlığı’nın 08.05.2003 tarihli ve 4856 sayılı Çevre ve Orman Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile birleştirilmesi ile oluşturulmuş bir bakanlıktır. Bakanlık;

· Çevrenin korunması, kirliliğin önlenmesi ve iyileştirilmesi,
· Ormanların, otlak, yaylak ve kışlakların korunması, imarı ve ıslahı ile bakımını sağlamak,
· Erozyonu önleyici her türlü tedbiri almak,
· Millî parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları, tabiatı koruma alanları ve orman içi mesire yerleri ile biyolojik çeşitliliğin, av ve yaban hayatı alanlarının tespiti, yönetimi, korunması, geliştirilmesi, işletilmesi ve işlettirilmesini sağlamak,

biçiminde ifade edilebilecek dört ana görev alanında, prensip ve politikalar tespit etmek, programlar hazırlamak, bu çerçevede araştırmalar ve projeler yapmak, yaptırmak, bunların uygulama esaslarını tespit etmek ve uygulanmasını sağlayacak tedbirleri almakla yükümlüdür.[3]

DSİ Genel Müdürlüğü’nün 54 yıllık geçmişi bağlamında üstlenmiş olduğu görevlerin genişliği; ülkemizde tüm su kaynaklarının planlanması, yönetimi, geliştirilmesi ve işletilmesinden sorumlu birinci derecede yetkili kuruluş oluşu; devlet yatırım bütçesinin yaklaşık 1/4’ünü kullanan ve yurt çapında 30.000’e yakın personeli ile su kaynaklarının geliştirilmesi ve işletilmesi alanında ülke çapında büyük bir birikim, deneyim ve donanımın oluşmasını sağlamış olması gerçeği dikkate alındığında, DSİ gibi bir kurumun, görev alanı ve yetkileri kendisinden çok kısıtlı bir bakanlığa bağlanması uygulamasının ne denli sorunlu ve bir o kadar da tehlikeli bir girişim olduğu anlaşılacaktır.

Sorunludur, çünkü Çevre ve Orman Bakanlığı görüldüğü üzere DSİ Genel Müdürlüğü gibi devasa bir kurumun ağırlığını taşıyabilecek, deyim yerinde ise DSİ’yi hazmedecek bir bünyeye sahip değildir. Böyle olmakla birlikte geride bıraktığımız son 4 yılda yapılan gerek yasal değişikliklerle gerekse kurum içerisindeki kimi uygulamalar ile Bakanlığın, Genel Müdürlüğü hazmetme kapasitesi artırılmıştır. Söz konusu değişiklikler şunlardır :

· 10.12.2003 tarih ve 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu,
· 29.10.2005 tarih ve 5428 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkındaki Kanun,
· 24.12.2005 tarih ve 5436 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun,
· 1.07.2006 tarih ve 5539 sayılı Yap İşlet Modeli ile Elektrik Enerjisi Üretim Tesislerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışının Düzenlenmesi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun,
· Anayasal değişiklikle DSİ Genel Müdürlüğü’nün katma bütçeli bir kurum olma özelliğinden uzaklaştırılması ve 2006 yılından itibaren 7 yıl içinde elindeki HES projelerini tamamlaması için süre tanınmış olması,
· Son dönemde idari yapı ve teknik kadro açısından yaşanan büyük erozyon.

Yukarıda sayılan uygulama ve değişikliklerle her ne kadar DSİ Genel Müdürlüğü’nün güçlü yapısı törpülenmiş olsa da Bakanlık hâlâ bağlı kuruluşunu hazmetme kapasitesinden yoksundur. Bu nedenle de DSİ Genel Müdürlüğü’nün Bakanlığa bağlanması tehlikelidir. Tehlikelidir, çünkü DSİ Genel Müdürlüğü şu an sahip olduğu yapı ile hâlâ Türkiye’nin su ve toprak kaynaklarının geliştirilmesinden sorumlu ana kuruluşudur. Bu kuruluşun Çevre ve Orman Bakanlığı gibi söz konusu alanda kendisinden daha geri plandaki bir bakanlığa bağlanması, yakın zamanda Genel Müdürlüğün görev ve yetki alanının daha da daraltılacağı anlamını taşımaktadır. Aralık-2007’nin başlarında Meclis’e gönderilen ve sulama suyu satış ve dağıtımının özelleştirilmesinin yolunu açacak olan, YİD yasasında değişiklik yapılmasına dair tasarı ile DSİ yasasına eklenecek hüküm[4] (bu durumda DSİ enerji alanından sonra sulama alanında da yatırımcı kuruluş olmaktan uzaklaşacaktır) ve gündemdeki Kamu Özel İşbirliği Kanun Tasarısı Taslağı bu yöndeki değişikliğin güçlü işaretleridir.


Bağlanmanın Ana Nedeni: Dünya Bankası ve Avrupa Birliği Talepleri


DSİ Genel Müdürlüğü’nün Çevre ve Orman Bakanlığı’na bağlanması yönündeki değişiklik ve bu değişikliğin Türkiye su kaynakları yönetiminde yaratacağı dönüşümün zemini, yukarıda ayrıntılı olarak anlatıldığı üzere uzun bir süreç içerisinde aşama aşama döşenmiştir. Ancak sözü edilen uzun süreç dikkatlice incelendiğinde, bugünkü değişimin aşamalarının Dünya Bankası (DB) ve Avrupa Birliği’nin (AB) talepleri doğrultusunda gerçekleştiği görülmektedir.
Temmuz 2006’da DB uzmanları tarafından Devlet Planlama Teşkilatı ve su kaynaklarının geliştirilmesi ile ilgili kurum ve kuruluşlarla yapılan görüşmeler ve bu alanda yapılan araştırmalar sonrasında hazırlanan “Irrigation and Water Resource with a Focus on Irrigation Prioritasition and Managament” başlıklı rapordaki bazı tespit ve değerlendirmeler, DSİ Genel Müdürlüğü’nün konumunda yapılan değişiklik ile doğrudan bağlantılıdır. Çünkü raporda su kaynakları yönetimindeki iki ana aktör olan DSİ Genel Müdürlüğü ve Çevre ve Orman Bakanlığı arasındaki ilişki ve birlikteliğin sürdürülmesine vurgu yapılmaktadır. Aynı vurgu Avrupa Birliği Su Çerçeve Direktifi’nde de yer almaktadır.[5]

Ancak raporun, salt DSİ Genel Müdürlüğü’nün kurumsal yapısını değiştirmek için hazırlandığı düşünülmemelidir. Rapor, daha geniş bir amaç gütmektedir: Türkiye su kaynakları yönetiminin kurumsal yapısını yeniden kurgulamak. Çünkü raporda, Türkiye’nin yeraltı ve yerüstü su kaynakları potansiyeli ve bu potansiyelin kullanılması konusunda detaylı incelemeler ile su kaynaklarının ve sulama sistemlerinin geliştirilmesinden sorumlu kurum ve kuruluşlarla ilgili bir dizi değerlendirme ve öneriye yer verilmektedir. Raporda ayrıca su yasası ve kurumsal yapı düzenlemeleri konusunda da öneriler bulunmaktadır.
Yukarıda ifade edilen tespitler, raporun satırlarına şöyle yansımıştır:
“Dünya Bankası, yeni su yasası ve ilgili kurumların yeniden oluşturulması üzerine bir ulusal konferans düzenlenmesi konusunda hükümete yardımcı olabilir. Bu konferans su kaynaklarının geliştirilmesi konusunda benzer deneyimlere sahip Fransa, ABD, İngiltere, İspanya, Güney Afrika, Avustralya ve Almanya gibi ülkelerin hükümet ve ilgili kurum temsilcilerinin katılımı ile gerçekleşebilir. Bu çalışmaların sonucu olarak, Türkiye’nin su kaynakları yönetimi konusunda bir görüş birliğine varılabilir ve bu doğrultuda bir uygulama planının tespit edilmesi mümkün olabilir”.

Söz konusu ifadelere dayanılarak, Türkiye su yönetimi için iki alternatif kurumsal yapı önerilmektedir. Birleşik Model olarak adlandırılan ilk modelde, su kaynakları yönetimi-işletme ve bakım-planlama, projelendirme ve inşaat fonksiyonları tek bir kuruluşun çatısı altında kurgulanırken, ikinci modelde su kaynakları yönetim fonksiyonu işletme ve bakım-planlama, projelendirme ve inşaat gibi fonksiyonlardan ayrı olarak düşünülmüş ve su kaynakları yönetimi bölümünün başlangıç yıllarında Başbakanlığa bağlı bir birim olarak hizmet vermesi önerilmiştir. Özellikle ikinci model neoliberalizmin devlet reformu anlayışı ile birebir örtüşmektedir. Çünkü neoliberal devlet reformu düzenleme ve denetleme (politika oluşturma) işleri ile hizmetin sunumu ile ilgili işleri birbirinden ayırmakta ve politika oluşturma görevini kamu yönetimine (bakanlık düzeyinde) bırakırken, hizmet sunumu sürecini ticari esaslara göre özel sektöre devretmektedir[6].

Yine raporda, çıkarılacak olan su yasasının ve su yönetimi kurumsal yapısında yapılacak değişikliğin AB Su Çerçeve Direktifi ile uyumlu olması gerektiğine değinilmektedir. Hollanda’nın girişimleri ile hazırlanan ve 2000 yılının Aralık ayında yürürlüğe giren Direktif, sınır aşan sularla ilgili olarak daha çok aşağı kıyıdaş ülkelerin çıkarlarını gözeten ve havza sınırları içerisinde uluslararası koordinasyonu (md. 3) içeren bir içerikle hazırlanmıştır. Direktif’in hedefleri şunlardır:
· Nehir havzalarının entegre yönetimi (su sisteminin politik sınırlarda bitmediğinin kabulü ve sınır ötesi işbirliği),
· Yüzeysel sular ve yeraltı sularının bütüncül olarak korunması,
· 2015’e kadar suların “iyi durum”a gelmesinin sağlanması,
· Su kalite standartlarının ve emisyon kontrolünün birlikte değerlendirilmesi ve öncelikli zararlı maddelerin ortadan kaldırılması,
· Suyun mantıklı bir şekilde kullanılmasını sağlayacak şekilde doğru fiyatlandırılması,
· Bütün paydaşların ve vatandaşların su yönetimine katılması; çevre ile yararlananların çıkarlarının dengelenmesi[7].
AB Su Çerçeve Direktifi’nin hazırlanmasına öncülük eden Hollanda, Direktif’in uygulanabilmesi için gerekli olan çalışmalar için de aday ülkelere finansal destek sağlamaktadır. AB Katılım Öncesi İşbirliği Programı (MATRA) kapsamında 2012 yılına kadar birliğe üye ve aday ülkelerdeki su kalitelerini AB standartlarına getirmek amaçlanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti tarafından 04.06.2003 tarihinde imzalanan ve 29.04.2004 tarihli ve 5154 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan MATRA Projesi şu şekilde düzenlenmiştir:

“Su yönetiminde sorumluluk sahibi kurumlar ve organizasyonlar arasında işbirliğini hızlandırmak ve Türkiye’de su yönetimi planlamasında entegre yaklaşımı geliştirmek”.[8]

DB uzmanlarınca hazırlanan 2006 tarihli raporda referans verilen AB Su Çerçeve Direktifi’nin Türkiye’de uygulanması için hazırlanan Uygulama El Kitabı’nda[9], Türkiye’de su yönetiminin ana probleminin “(bakanlıklar arası) işbirliği ve koordinasyon eksikliği” olduğuna değinildikten sonra, 2002 yılında kurulan Su Yönetimi Ulusal Platformu’nun bu eksikliği gidermek amacı ile kurulduğu belirtilmektedir. Söz konusu Platform;
• Devlet Su İşleri (DSİ),
• Çevre ve Orman Bakanlığı,
• Tarım ve Köy Hizmetleri Bakanlığı,
• Sağlık Bakanlığı,
• Turizm Bakanlığı,
• Devlet Planlama Teşkilatı,
• Avrupa Birliği Genel Sekreterliği,
• Ulusal Platformun çalışması sırasında belirlenecek diğer devlet kurumlarının katılımı ile oluşacaktır.

Uygulama El Kitabı’nda ifade edildiği biçimi ile yukarıda adı anılan kurumların katılımı ile oluşturulacak Platform’da, Çevre ve Orman Bakanlığı su kalitesi (politikaların belirlenmesi, su kalite standartları, izleme, izin ve yaptırımlar) konularında ana sorumluluğu alırken, DSİ su kantitesi yönetiminden sorumlu olacak ve politikaların ve aktivitelerin koordinasyonu Ulusal Platform sayesinde sağlanacaktır. Bu yüzden Ulusal Platformun bir diğer görevi de Türkiye Entegre Su Yönetim Planı’nın koordineli bir şekilde oluşturulması olacaktır. DSİ’nin Ulusal Platform’un liderliğini ve ev sahipliğini yapması konusunda görüş birliğine varılan metinde, Çevre ve Orman Bakanlığı’na da Ulusal Platform toplantılarının hazırlanmasından (gündemin, toplantı tarihleri, tartışma konularının belirlenmesi) sorumlu olan hazırlık grubuna başkanlık etme görevi yüklenmiştir. Direktif çerçevesindeki bu görevlendirmeler ve oluşturulmaya çalışılan su yönetimi yapısı dikkate alındığında, DSİ Genel Müdürlüğü’nün Direktif’in çok sıkı tedbirlerinin daha sistemli bir biçimde uygulanabilmesi amacıyla Çevre ve Orman Bakanlığı’na bağlandığı sonucuna ulaşmak yanlış olmayacaktır. Bu anlamda söz konusu bağlanmanın olumlu bir gelişme olduğu ve böylece Türkiye su kaynakları yönetiminin daha sağlıklı bir yapıya kavuşacağı da düşünülebilir. Ancak geçmişteki benzer amaçlı düzenlemeler dikkate alındığında bu konuda temkinli olmakta fayda vardır. 1985 yılında imzalanan Tarım SECAL’inde[10], ülke gübre tekelini elinde tutan Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun (TZDK) modernize edileceği ve geliştirileceği belirtilmiş, ancak yine aynı yıl içerisinde gübrede devlet tekeli kaldırılırken, 1990’lı yılların ilk yarısında da TZDK ortadan kaldırılmıştır[11]. Bu anlamda kurumların modernize edileceği, daha verimli çalışmasının sağlanacağı ya da kurumlar arası sağlıklı işbirliğinin yaratılması için yapısal değişikliğe gidileceğine dair öneri ve hedefler içeren raporların her zaman olumlu sonuçlar doğuracağını düşünmek yanlış olacaktır.

Sonuç olarak, DSİ Genel Müdürlüğü’nün Çevre ve Orman Bakanlığı’na bağlanması yönündeki düzenlemede; DB’nin 1980’den günümüze kadar yürüttüğü devletin yeniden yapılandırılması (yapısal uyarlama) politikaları bağlamında merkezi kamusal otoriteyi zayıflatma yönündeki uygulamaları, yine DB’nin 2006 tarihli anılan raporu, AB Su Çerçeve Direktifi ve MATRA Projelerinin temel etken olduğu görülmektedir. Türkiye su kaynakları yönetiminin parçalı, merkezden yoksun ve koordine olamayan yapısı, anılan kurumlara bu alanı kendi talepleri doğrultusunda düzenleme-koordine etme olanağını yaratmıştır. Söz konusu kurumların bu yöndeki proje, rapor ve direktifleri ise küresel su tekellerinin, su kaynakları yönetimi üzerindeki ilgisinden ve çıkarından bağımsız değildir. 1980 sonrasında gerek dünyanın genelinde gerekse Türkiye’de sermayenin devletin kamusal görevlerine yönelik olarak başlattığı saldırı, kamusal olanın tasfiyesine yönelmiştir. Bu bağlamda geride bıraktığımız son 10 yılda özellikle az gelişmiş ülkelerde, devletin su kaynakları ve su yönetimi üzerindeki planlama ve kontrolünün zafiyete uğraması yönündeki süreç dikkat çekicidir. Yukarıda Türkiye özelinde ifadesini bulan DB ve AB gibi kurumların süreçteki rolü dikkate alındığında, bu zafiyetin sadece azgelişmiş ülkelerdeki iç politikanın bir sonucu olmadığı, tam tersine daha büyük oranda küresel şirketlerin çıkarları çerçevesinde hareket eden DB ve AB gibi uluslararası-uluslar üstü kurumların küresel politikalarından kaynaklandığı görülmektedir. Bu bağlamda DSİ Genel Müdürlüğü’nün konumunda yapılan her değişikliği ve bu arada Genel Müdürlüğün Bakanlığa bağlanmasını da küresel su politikaları ve küresel su şirketlerinin çıkarları ile ilişkilendirerek ele almak, süreci doğru okumak açısından elzemdir.

Dipnotlar:

[1] Evren Haspolat, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi, haspolat@politics.ankara.edu.tr
[2] Türkiye’de içme ve kullanma suyu konusunda ulusal düzeyde örgütlenmiş üç kuruluş bulunmaktaydı. Bunlar: 1- Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü, 2- İller Bankası Genel Müdürlüğü ve 3- DSİ Genel Müdürlüğü. KHGM 13.01.2005 tarihli yasa ile tasfiye edilmiştir. İller Bankası’nın tasfiye süreci ise büyük bir hızla devam etmektedir.
[3] Çevre ve Orman Bakanlığı resmi internet sitesi, http://www.cevreorman.gov.tr/ , erişim: 13.12.2007.
[4] Söz konusu hüküm şöyledir: “3996 sayılı Kanun (YİD Yasası) hükümlerine göre meydana getirilen tesislerden katkı payı ve ortak tesis yatırım harcamalarına tekabül eden kısmı görevli şirketin işletme süresi sona erdikten sonra bu maddede yazılı esaslar dahilinde tesislerden istifade edecekler tarafından ödenir”. Kışlalı, “Sulama da Özelleşiyor-Dünya Bankası İstedi”, Cumhuriyet Gazetesi, 17.12.2007.
[5] “Türkiye ve Avrupa Birliği Su Yönetimi Mevzuatı Çevre Yönetim Planı İlişkisi”,
http://www.cowiprojects.com/4CountryEnvironmentalProject/turkey/1stRegionalWorkshop/EU-Turkey-WaterManagementLegislation-EMP.pdf, erişim: 02.01.2008.
[6] Güler, “Devlette Reform”, Devlette Reform Yazıları, Pragraf, Ankara, 2005, s. 58.
[7] Efeoğlu , “Avrupa Birliği Su Çerçeve Direktifi ve Bu Alanda Türkiye’de Yürütülen Çalışmalar”, http://www.emwis.org/documents/pdf/20051215_AylaEfeoglu.pdf , erişim: 10.12.2007.
[8] a.k.
[9] Uygulama El Kitabı: Su Çerçeve Direktifi’nin Türkiye’de Uygulanması,
http://www.artiproje.com.tr/downloads/R3%20Handbook%20WFD%20Turkey%20TR.pdf , erişim: 02.01.2008.
[10] SECAL: Dünya Bankası’nın ilgili ülke ile sektörel yapısal uyarlama kredilerine yönelik olarak yaptığı anlaşmadır. Türkiye ile SECAL anlaşmaları 1985 yılından itibaren yapılmaya başlanmış olup; 1985 yılından itibaren Tarım SECAL’i, iki mali SECAL ve Enerji SECAL’i imzalanmıştır. Aynı dönemde adlarında SECAL olmasa da, sektörü düzenlemeye dönük eğitim, sağlık ve yerel yönetim sektörlerinde yeniden yapılanma amaçlı proje kredileri anlaşmaları devreye girmiştir. Güler, “Devletin Yeniden Yapılandırılması”, Devlette Reform Yazıları, Pragraf, Ankara, 2005, s. 17.
[11] a.k., s. 17.