Friday, February 8, 2008

GÜÇLÜ CUMHURBAŞKANLIĞINDAN GÜÇLÜ BAŞBAKANLIĞA: AKP’nin Kuvvetleri Birleştirme Çabası

Makalenin Künyesi: Evren Haspolat (2007), "GÜÇLÜ CUMHURBAŞKANLIĞINDAN GÜÇLÜ BAŞBAKANLIĞA: AKP’nin Kuvvetleri Birleştirme Çabası", YAYED Memleket Mevzuat Dergisi, Sayı: 30, Aralık-2007.

Evren HASPOLAT [1]


AKP hükümeti 22 Temmuz seçimlerinde aldığı % 46, 5 oy oranının hemen ardından, elde ettiği halk desteğini adeta bir baskı aracı olarak kullanarak devletin yapısında ve hükümet sisteminde ciddi değişimlere yol açan ya da açacak olan düzenlemelere yöneldi. Söz konusu değişimler cumhurbaşkanının seçim yöntemindeki değişikliğin 21 Ekim Referandumu’nda oylanması ile başladı, ardından yeni anayasa taslağı ve Meclis İçtüzüğü’nün değiştirilmesi söylemleri ile devam etti. Bu çalışma, AKP için hazırlanan anayasa taslağının başbakanı güçlendiren maddelerine odaklanacak ve kuvvetler arasında yürütmenin, yürütme içinde de başbakanın güçlendirilmesinin hükümet sistemi açısından nasıl bir anlam ifade edeceğini açıklamaya çalışacaktır.

Kuvvetler Birliği ve Kuvvetler Ayrılığı İlkeleri

AKP’nin gelecek döneme ilişkin olarak hükümet isteminde yapmayı planladığı değişikliklere değinmeden önce, çalışma sonunda yapılacak değerlendirmeye temel teşkil etmesi bakımında kuvvetler ayrılığı ve kuvvetler birliği kavramlarının açıklanması sağlıklı olacaktır. Çalışma sonunda bu konuya yeniden dönülerek AKP’nin bu yöndeki girişimi değerlendirilecektir.

Montesquieu’nun Kanunların Ruhu adlı eseri ile siyaset bilimi ve anayasa hukukuna kazandırdığı “kuvvetler ayrılığı teorisi”nden bugüne, hükümet sistemleri kuvvetler ayrılığı ve kuvvetler birliği ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmiştir. Montesquieu, kral ile halk arasında aracı kurumların bulunmamasının ve buna bağlı olarak da monarkın iradesinin yasa sayılmasının, özgürlüklerin çiğnenmesine ve despotluğa yol açtığı görüşündeydi. Bu nedenle özgürlüklerin korunup, despotluğun önlenmesi için de İngiliz Anayasası’na benzer bir anayasa düzeninin kurulması gerektiğine inanıyordu. Çünkü İngiliz Anayasası yasama-yürütme-yargı erkleri arasında ayrılığa ve bu erkler arasında yönetimin despotluğa kaymasını engelleyen bir denetleme sistemine dayanmaktaydı.[2]

Montesquieu’nun özgürlüklerin çiğnemesine neden olduğu için karşı olduğu kuvvetler birliği sistemi ise yasama ve yürütme yetkilerinin tek elde toplanmasıdır. Bu yapı içerisinde kuvvetler ayrılığının uygulandığı sistemlerde var olabilen yargının bağımsızlığından söz etmek de mümkün değildir. Yasama ve yürütme yetkileri seçilmemiş bir kişide ya da kurulda birleşmişse bu hükümet sistemlerine “mutlak monarşi” ya da “diktatörlük” adı verilir. Her iki yetkinin yasamada birleştiği hükümet sistemi ise “meclis hükümeti sistemi” olarak adlandırılır. Türkiye’de Kurtuluş Savaşı sırasında, kurtuluş mücadelesini tek elden yürütmek ve zaman kayıplarını önlemek için meclis hükümeti sistemi uygulanmıştır.

Montesquieu’ye göre bir sistemde özgürlüğün var olabilmesi ve korunabilmesi için yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrılması gerekir. Yasama kuralları koyacak, yürütme bu kuralları uygulayacak, yargı da yine yasamanın koyduğu kuralları anlaşmazlıkların çözümü için uygulayacaktır. Yasama-yürütme-yargının bu şekilde ayrılığına dayanan bu hükümet sitemi de kuvvetler ayrılığı olarak adlandırılır ve sert ve yumuşak olmak üzere iki biçimde görülür. Başkanlık sitemleri kuvvetler ayrılığının sert bir biçimde uygulandığı sistemlerdir. Bu sistemde yasama ve yürütme kuvvetleri birbirinden mutlak bir biçimde ayrılmış iki organa verilmiştir. Yürütme erki tek bir kişi tarafından (başkan) kullanılırken, yasama erki yasama organınca kullanılır. Bu organlar birbirlerinden bağımsızdır, ayrı ayrı seçilirler, birbirlerinin varlıklarına son veremezler ve anayasal sistem içinde güçleri birbirine eşit veya az çok dengelidir[3]. Kuvvetler ayrılığının yumuşak uygulandığı sistemler ise parlamenter sistemlerdir. Parlamenter sistemlerde yasama ve yürütme yetkileri kural olarak iki ayrı organa verilmiştir, ancak bu organlar birbirlerinden tam olarak bağımsız değildir. Çünkü yürütme organı yasama içinden çıkar ve her iki organ arasında işbirliği olduğu gibi her ikisinin de bir diğerinin hukuki varlığına son verme imkânı vardır[4].


ŞEMA 1: Kuvvetler Birliği ve Ayrılığına Göre Hükümet Sistemleri

Hükümet Sistemleri

1- Kuvvetler Birliği Sistemleri
a- Yürütmede Birleşme
Mutlak Monarşi
Diktatörlük
b- Yasamada Birleşme
Meclis Hükümeti Sistemi

2- Kuvvetler Ayrılığı Sistemleri
a- Sert
Başkanlık Sistemi
b-Yumuşak

ParlâmenterSistem




Güçsüz Cumhurbaşkanı

Cumhurbaşkanları, görev süreleri değişmekle birlikte Cumhuriyet’in kuruluşundan beri meclis tarafından seçildi ve yürütme içerisinde her zaman önemli yetkilerle donatıldı. 1982 Anayasası da söz konusu konumu en ileri noktaya taşıdı. 1980 öncesinin siyasal istikrarsızlığı gerekçe gösterilerek yürütme yasama karşısında güçlendirilirken, Kenan Evren’in anayasayı tanıtma konuşmasında ifadesini bulan biçimiyle “taraflı hükümet-tarafsız cumhurbaşkanı” görüşleri çerçevesinde “muhalefet-iktidar arasında ciddi çekişmelere ve huzursuzluklara yol açacak yetkilerle, mutlaka cumhurbaşkanına verilmesi gereken yetkiler cumhurbaşkanına verildi”[5]. Bu anlayış çerçevesinde 82 Anayasası’nın 104. maddesi ile cumhurbaşkanına şu yetkiler tanındı:

a-Yasama ile ilgili olanlar :
Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde açılış konuşmasını yapmak,
Türkiye Büyük Millet Meclisini gerektiğinde toplantıya çağırmak,
Kanunları yayımlamak,
Kanunları tekrar görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri göndermek,
Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak,
Kanunların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün, tümünün veya belirli hükümlerinin Anayasaya şekil veya esas bakımından aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesinde iptal davası açmak,
Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,
b-Yürütme alanına ilişkin olanlar :
Başbakanı atamak ve istifasını kabul etmek,
Başbakanın teklifi üzerine bakanları atamak ve görevlerine son vermek,
Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırmak,
Yabancı devletlere Türk Devletinin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek,
Milletlerarası andlaşmaları onaylamak ve yayımlamak,
Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını temsil etmek,
Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar vermek,
Genelkurmay Başkanını atamak,
Millî Güvenlik Kurulunu toplantıya çağırmak,
Millî Güvenlik Kuruluna Başkanlık etmek,
Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilân etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak,
Kararnameleri imzalamak,
Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak,
Devlet Denetleme Kurulunun üyelerini ve Başkanını atamak,
Devlet Denetleme Kuruluna inceleme, araştırma ve denetleme yaptırtmak,
Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek,
Üniversite rektörlerini seçmek,
c-Yargı ile ilgili olanlar :
Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Askerî Yargıtay üyelerini, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek.
Cumhurbaşkanı, ayrıca Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır[6].

Yukarıda sıralanan yetkiler dikkate alındığında, yürütme içerisinde ne denli güçlü bir cumhurbaşkanlığı yaratıldığı görülmektedir.

AKP’nin hazırladığı anayasa taslağı ise cumhurbaşkanına ilişkin tüm sistemi kökten değiştirmektedir. Cumhurbaşkanı artık meclis tarafından değil halk tarafından ve 7 yıllığına değil 5 yıllığına seçilecektir. Cumhurbaşkanının seçim biçimini değiştirerek zaten parlamenter sistemden yarı-başkanlık sistemine benzer bir yapıya yaklaştırılmak istenen sistemde, halkın oyu ile seçilen ama yetkileri son derece sınırlı güçsüz bir cumhurbaşkanı yaratılmaktadır. AKP’nin anayasa taslağının 81. maddesinde düzenlenen cumhurbaşkanın görev ve yetkileri ise şu şekilde belirtilmiştir:

1-Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder.
2-Bakanlar Kurulunun Genelkurmay Başkanı, vali ve büyükelçilerin atanmalarına ilişkin kararnameleri Cumhurbaşkanınca imzalanır. Bunların dışında hangi kararnamelerin Cumhurbaşkanınca imzalanacağı kanunla belirlenir.
3-Cumhurbaşkanının tek başına kullanacağı yetkiler ve yerine getireceği görevler şunlardır:
a) Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü, Türkiye Büyük Millet Meclisinde açılış konuşması yapmak,
b) Türkiye Büyük Millet Meclisini gerektiğinde toplantıya çağırmak,
c) Kanunları ve kanun hükmünde kararnameleri yayınlamak,
ç) Kanunları, tekrar görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine; kanun hükmünde kararnameleri ise Bakanlar Kuruluna geri göndermek,
d) Anayasa Mahkemesinde iptal davası açmak,
e) 54 üncü maddeye göre Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,
f) Seçimlerde geçici Bakanlar Kurulunu atamak,
g) Başbakanı atamak. 76. maddenin beşinci fıkrasında öngörülen durumda Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisinin gösterdiği adayı Başbakan olarak atamak zorundadır[7].

AKP taslağı 1982 Anayasası ile karşılaştırıldığında, cumhurbaşkanının yetkilerinin ne denli kısıtlandığı hemen göze çarpmaktadır. Taslak, 81. maddedeki düzenlemenin dışında bazı maddelerindeki ilavelerle de cumhurbaşkanının yetkilerini kısıtlamaya devam etmektedir. Söz konusu kısıtlamalar ise şunlardır:
1- Kanunların yayınlanması başlığında 1982 Anayasası bu yetkinin cumhurbaşkanına ait olduğunu belirtirken (md. 89), AKP taslağında bu maddeye eklenen “Cumhurbaşkanının onbeş gün içinde geri göndermediği veya yayınlamadığı kanunlar Meclis Başkanı tarafından yayınlanır” biçimindeki fıkra ile meclis başkanına da bu alanda yetki verilmektedir (md. 66).
2- Hükümet programını yerine getirmekle görevli olan idarenin hukuka uygunluğunun, düzenli ve verimli şekilde yürütülmesinin ve geliştirilmesinin sağlanması amacıyla, Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak kurulan ve başkanı ve üyeleri cumhurbaşkanınca atanan Devlet Denetleme Kurulu’nun (1982/108) taslakla kaldırılması da cumhurbaşkanının idarenin çalışmasını denetleme yetkisi elinden alınmaktadır.
3- 82 Anayasası’nın 115. maddesinde düzenlenen “Tüzükler, Cumhurbaşkanınca imzalanır ve kanunlar gibi yayımlanır” maddesi de taslaktan çıkarılarak, geçici hükümler başlığı altında şöyle bir düzenlemeye yer verilmiştir: “Tüzükler, dayanak kanunlarında aksine düzenleme yapılıncaya kadar yürürlükte kalmaya devam eder. Hâlen yürürlükte olan tüzüklerin yürürlükten kaldırılması için tüzük çıkarılabilir”. Bu düzenleme tüzükleri imzalama ve yayımlama yetkisinin kimde olduğuna dair bir bilgi içermemektedir.
4- 82 Anayasası’nın 117. maddesinde düzenlendiği biçimiyle Genelkurmay Başkanı’nın bakanlar kurulunun teklifi üzerine cumhurbaşkanınca atanacağına yer verirken, bu konu AKP taslağının 81. maddesinde “Bakanlar Kurulunun Genelkurmay Başkanı, vali ve büyükelçilerin atanmalarına ilişkin kararnameleri Cumhurbaşkanınca imzalanır” biçiminde ifade edilmiştir. Böylece cumhurbaşkanı artık genelkurmay başkanını atamaya değil bakanlar kurulunun atamaya ilişkin kararını imzalamaya yetkili kılınmıştır.
5- 82 Anayasası’nın 118. maddesinde düzenlendiği biçimiyle Milli Güvenlik Kurulu cumhurbaşkanının başkanlığında ve yine gündemi başbakan ve genelkurmay Başkanının önerileri dikkate alınarak cumhurbaşkanınca düzenlenen bir kurul iken, taslağın 91. maddesinde 3 alternatif halinde düzenlenmiştir. İlk alternatifte kurulun başkanlığı ve gündemi belirleme yetkisi başbakana, ikincisinde cumhurbaşkanına tanınırken üçüncüde ise bu konulardaki düzenleme çıkarılacak kanuna bırakılmaktadır. Ancak ilk tercihin başbakandan yana kullanıldığı dikkate alınırsa bu konuda da cumhurbaşkanının yetkilerinin kısıtlanmasının amaçlandığı görülecektir.
6- 82 Anayasası’nın 119-122. maddelerinde belirtildiği biçimiyle sıkıyönetim ve olağanüstü hal ilanına, bunların sürelerinin uzatılmasına cumhurbaşkanının başkanlığında toplanacak bakanlar kurulu karar verir. Oysa taslağın 104 ve 105. maddelerinde düzenlendiği biçimiyle sıkıyönetim ve olağanüstü hal ilanına ve yine sürelerine ilişkin karar almaya yetkili merci sadece bakanlar kuruludur. Cumhurbaşkanının başkanlığında toplantı yapmak ve karar almak artık mümkün olmayacaktır.


Güçsüz Meclis

Yukarıda belirtildiği biçimi ile AKP’nin anayasa tasarısı yürütme içerisindeki güçlü cumhurbaşkanını güçsüzleştirmiş ve yürütmeye aslında çok da etki edemeyen, tam anlamıyla sembolik bir konuma indirgemiştir. AKP yürütme içerisinde bakanlar kurulu ve dolayısıyla başbakanı güçlendirirken, gerek anayasa tasarısı ile gerekse içtüzükte yapmayı düşündüğü değişiklikle yasama ve yürütme güçleri arasındaki dengeyi de yürütme lehine bozma çabası içerisindedir.

Meclisler bazı konuların aciliyeti ve ülke açısından önemini dikkate alarak yürütme gücüne kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi tanıyabilmektedir. 1982 Anayasası’nda da bu konu düzenlenmiştir. AKP taslağında 82’den farklı olarak “kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme” başlığını taşıyan 68. maddesinin 4. fıkrasında şöyle bir düzenlemeye yer verilmiştir: “Cumhurbaşkanı yayınlanmasını uygun görmediği kanun hükmünde kararnameleri Bakanlar Kuruluna gerekçeleri ile birlikte onbeş gün içinde geri gönderebilir. Bakanlar Kurulu, geri gönderilen kanun hükmünde kararnameyi aynen kabul ederse kararname Cumhurbaşkanınca üç gün içinde yayınlanır”. Bu fıkra sayesinde bakanlar kurulu cumhurbaşkanının geri çevirmesi gibi bir engelle bağlı olmaksızın istediği konuda kanun hükmünde kararname çıkarabilecektir. Bu konu TBMM’nin toplantı ve karar yeter sayısı ile birlikte dikkate alındığında daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü sonuç itibariyle bakanlar kurulu çıkardığı kanun hükmünde kararnameleri meclisin onayına sunmak durumundadır. Yeni Anayasa Tasarısı ile Meclis’in toplantı ve karar sayısı “Türkiye Büyük Millet Meclisi, yapacağı seçimler dahil bütün birleşimlerinde üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanır ve Anayasada başkaca bir hüküm yoksa toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir. Ancak karar yeter sayısı, hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz” (73/1) ifadesi ile 138 olarak değiştirilmiştir. Sonuç olarak bakanlar kurulunun çıkardığı bir kanun hükmünde kararnamenin Meclis’te onaylanması için 138 kişi yeterli olacaktır. Bu durumda hükümet kendi partisinden önemli bir çoğunluğu karşısına alsa bile 138 kişinin oyuna dayanarak ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yönetme yoluna gidebilecektir.

Kanun hükmünde kararnamelere ilişkin söz konusu düzenleme aracılığıyla yasama yürütme karşısında geriletilirken, benzer bir durum da bütçe ve kesin hesaba ilişkin olarak karşımıza çıkmaktadır. Meclis’in hükümeti denetlemesinin en büyük aracı olan bütçe görüşmelerine ilişkin AKP taslağındaki düzenlemeler dikkate alındığında ortaya şöyle bir sonuç çıkmaktadır:

1- Bütçe ve kesin hesaba ayrılan 125. maddeyle bütçenin yıllık yapılma zorunluluğu artık ortadan kalkmaktadır. Böylelikle, hem harcama kalemlerinin yıl içindeki dağılımını öğrenmek zorlaşmakta hem de hükümetler için bir nevi güvenoylaması anlamına gelen TBMM’deki bütçe oylamalarının baskısından hükümet kurtulmuş olmaktadır.
2- Bütçe, ekonomi politikalarının nasıl uygulandığını gösteren bir tablodur. Uygulama sırasında ortaya çıkan sonuçlar Kesin Hesap Kanunu gereğince denetlenir. Bu kanunun görüşmeleri yasamanın yürütmeyi denetlemesidir. Bu denetleme de artık yok. Çünkü Kesin Hesap Kanunu anayasada artık ayrı bir madde değil. Bütçe maddesiyle birleştirildiği için yasamanın yürütmeyi denetlemesi de tarihe karışmakta!
3- Bundan böyle hangi kalemlerin vergilendirileceği, alt ve üst sınırlar, muafiyet, istisna ve indirimlerde tek yetkili TBMM değil. Vergi ödevi 41. maddede yeniden tanımlanırken vergi yükümlülüklerinden muaflık, istisna ve indirim oranlarıyla ilişkili değişiklik yetkisi Bakanlar Kurulu'na verilmekle birlikte (!)... Mahalli idareler de tarh, tahakkuk ve tahsil edilenlerin yetkisiyle donatılmaktadır. Dahası, bu yetki "ilgili mahalli idarenin seçimle oluşan karar organına verilebilir" ibaresiyle mahalli idareler özerkleştirilmektedir![8]

Son olarak 23.11.2007’de başlayan AKP’nin Kızılcahamam Kampında muhalefeti susturmak için içtüzük değişikliği yapılması gerektiği konusunda görüş birliğine varıldı[9]. İçtüzükte bu yönde yapılması düşünülen değişiklikler:
1- Milletvekillerinin her ayın 20 günü çalışması, kalan 10 günde TBMM’nin tatil olması. Genel kurul görüşmeleri sırasında soru ve cevap süresinin 20 dakika ile sınırlı olması,
2- Yasa tasarı ve önerileri görüşülürken milletvekillerinin, anayasaya aykırılık önergeleri de dahil olmak üzere her madde için 7 değil 5 önerge verebilmesi,
3- Seçimlerin yenilenmesi kararının ancak savaş nedeniyle geri alınabilmesi. Böylece, listelere giremeyen milletvekillerinin seçimlerin yenilenmesi kararının geri alınması için toplu girişimde bulunmasının önüne geçilmesi hedefleniyor[10].

Kanun hükmünde kararnamelere, anayasaya ve içtüzüğe ilişkin olarak yapılması planlanan değişiklikler yukarıda ifade edilen değişimleri beraberinde getirecektir. Bu değişim, TBMM’nin Türk Milleti adına egemenliği kullanan organlardan biri olma hakkını yitireceği anlamına gelir.

Güçlü Başbakan

AKP’nin anayasa tasarısı ve İçtüzük’te yapmayı düşündüğü değişiklikler bağlamında, gerek “Güçsüz Cumhurbaşkanı” gerekse “Güçsüz Meclis” başlıkları altında değerlendirilen maddeler dikkate alındığında, cumhurbaşkanının ve meclisin güçsüzleştirildiği oranda bakanlar kurulunun ve doğal olarak başbakanın güçlendirildiği görülmektedir. 1982 Anayasası ile yaratılan güçlü cumhurbaşkanının yerini AKP’nin yapacağı değişikliklerle birlikte başbakan alacaktır. Bu bağlamda AKP başbakanı güçlendirdiği ölçüde ileri sürdüğü demokrasi yandaşlığından fazlasıyla uzaklaştığı gibi, yasamanın yetkilerini kısıtlayarak yürütmenin yetkilerinde, yürütme içinde ise cumhurbaşkanının yetkilerini kısıtlayarak başbakanın yetkilerinde yarattığı muazzam genişleme ile hükümet sistemini de değiştirme yolundadır. Yasama ve yürütmenin yetkilerini adeta yürütmede toplayan AKP, yargıyı kendi denetimi altına almak için çıkardığı 5720 Sayılı “Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile de hızla kuvvetler birliğine doğru yönelmektedir.

Güçlü Başbakan Türkiye’nin Emperyalist Sermaye Tarafından Satın Alınması Demektir

AKP’nin güçlü başbakan yaratma girişimlerini ister Montesquieu’nun kuvvetler ayrılığı düşüncesinden hareketle diktatörlüğe yönelme girişimi, isterse Poulantzas’ın otoriter devletçilik kavramı ile ifade ettiği ve kapitalizmin tekelci aşamasına tekabül eden devlet biçimini yaratma girişimi olarak adlandıralım, sonuç değişmemektedir. AKP küresel sermayenin Türkiye’ye anayasal güvenceler elde ederek istediği gibi girebilmesini sağlamak, Türkiye pazarının yabancı sermaye tarafından satın alınmasını tamamlamak için bu anayasa tasarısını hazırlamıştır. Bu anlamda söz konusu tasarı liberal-demokrat çevrelerin ümit ettiği ya da savunusunu yaptığı gibi 1982 Anayasası’nın yasakçı-otoriter-faşist yapısını bertaraf eden bir anayasa değil, Minibaş’ın ifadesi ile küreselleşmeye geçişin anayasası olan 1982 Anayasası’ndan sonra yapılan değişiklikleri sistematize edecek olan bir anayasanın tasarıdır. Bu anlamda 1982 Anayasası’nın başlattığını tamamlayacak ve Güler’in ifadesi ile ülkenin ve devletin siyasi ve idari tasfiyesini gerçekleştirecektir [11].

Bu bağlamda Türkiye’nin yabancı sermaye tarafından pazar olarak satın alınmasının ikili bir süreçle ilerleyeceğini söylemek mümkün olacaktır. Bir taraftan küresel sermayenin ülkeye girişi, yaratılacak olan güçlü başbakanın çıkaracağı kanun hükmünde kararnameler, 138 milletvekili ile çıkarılabilecek kanunlar, muhalefeti bertaraf eden İçtüzük değişikliği ile yasal ve anayasal güvencelere kavuşturulurken; diğer taraftan da söz konusu yasal-anayasal değişikliklerle yaratılacak mali federalizm ile üniter yapı parçalanacağından halkı korumak için küresel sermayeye karşı çıkacak merkezi (dolayısıyla tek tek yerellere kıyasla güçlü) bir kamu idaresi kalmayacaktır.
Dipnotlar:

[1] Evren Haspolat, AÜ SBF Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi, evrenhaspolat78@yahoo.com
[2] Alâeddin Şenel (1996), Siyasi Düşünceler Tarihi (Ankara: Bilim ve Sanat, 6. Baskı), s: 354.
[3] Kemal Gözler, http://www.anayasa.gen.tr/hsistemleri.htm , erişim: 12.12.2007
[4] Kemal Gözler, http://www.anayasa.gen.tr/hsistemleri.htm , erişim: 12.12.2007
[5] Ergun Özbudun (1995), Türk Anayasa Hukuku (Ankara: Yetkin, 4. Baskı), s: 40.
[6] 1982 Anayasası, http://www.tbmm.gov.tr/Anayasa.htm, erişim: 12.12.2007
[7] AKP Anayasa Taslağı, http://www.bianet.org/bianet/kategori/siyaset/101746/akpnin-anayasa-taslaginin-tam-metni , erişim: 10.12.2007
[8] Türkel Minibaş, “Anayasadaki Ekonomik Hükümler, Özgürlükleri Devretme Taahhütnamesi!”, http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=13667, erişim: 10.12.2007
[9] Emine Kaplan, “Muhalefete Sus Hazırlığı”, Cumhuriyet Gazetesi, 27.11.2007
[10] Emine Kaplan, “Muhalefete Sus Hazırlığı”, Cumhuriyet Gazetesi, 27.11.2007
[11] Işık Kansu-Emine Kaplan, “Üçüncü Meşrutiyeti Getiriyorlar”, Cumhuriyet Gazetesi, 12.12.2007