
Makalenin Künyesi: Evren Haspolat (2007), "Çokuluslu Su Şirketlerinin Türkiye’yi İstilası Ne Zaman Başlayacak? Yeni Yuvacıklar Yolda Mı?", YAYED Memleket Mevzuat Dergisi, Sayı: 28, Ekim-2007.
Evren Haspolat[1]
2006 yılının Aralık ayında ülke gündemi bir anda İzmit’te yaşanan su sıkıntısına odaklandı. Barajdaki su bitmişti, evlere, işyerlerine ve Gebze Organize Sanayi Bölgesi’ne su verilemiyordu. Türkiye’nin önemli sanayi bölgelerinden birisinde üretimin durduğu ya da durma noktasına geldiğine dair haberler bir anda hem gazetelerin sayfalarını hem de televizyonların ekranlarını doldurmuştu.
Halkın yaşadığı sıkıntı geri plana atılırken, sorun daha çok sanayi üretiminin gördüğü zarar ve rezaletin sorumluları arasındaki söz düellosuna indirgendi ve bugünkü Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ile İzmit’in önceki belediye başkanlarından Sefa Sirmen arasındaki “kötü yönetme-belediyeyi zarara uğratma” tartışmaları ile Sirmen ve Başbakan Erdoğan arasındaki restleşmelere odaklı olarak işlendi. Evet Thames Water Şirketi’ne ilişkin olarak “Tam İngiliz Oyunu”[2] türünden yazılar da yazılmadı değil, ama konunun özü belediye başkanının yolsuzluğunda düğümlenip kaldı. Sirmen konu gündeme geldiğinde milletvekili dokunulmazlığına sığınıp olayı savuşturdu, Başbakan mecliste bekleyen kendi dosyalarını da düşünerek konunun üstüne gitmedi. Olayın “kamu” kısmındaki sorumlularının “yasal kalkanları”[3] sayesinde korundukları sırada su sıkıntısının da belli oranda çözülmesi ile konu ülke gündeminden düştü. Oysa Yuvacık Barajı’nın yapımı ve suyun temini sürecinde kamunun zarara uğratılması ve 2014 yılına kadar da uğratılacak olmasının[4] diğer sorumlusu olan “özel şirket”in süreçteki payına ilişkin yapılması gereken vurgu yetersiz kaldı. Su gibi hayati bir gereksinim maddesinin ve bunun yönetiminin, sadece “kâr güdüsü” ile hareket eden bir özel şirketin insafına bırakılamayacağı gerçeği “Yuvacık Bozgunu” üzerinden vurgulanmadı. Oysa su çokuluslularının Yuvacık Bozgunu, bize “kamusal bir varlık" olan suyun “özelleştirilmesinin” ne denli büyük bir yıkım ve zarar yarattığını, daha ilk örneğinde kanıtlamıştı. Eğer o gün toplumun öncüleri ve aynı zamanda sözcüleri olan üniversiteler, barolar, dernekler ve meslek kuruluşları yerine getirmekle yükümlü oldukları “kamusal sorumlulukları” gereği, bu konu üzerinde bir bütün halinde sonuna kadar ısrarla durmuş olsalardı Thames Water Şirketi’nin ülkeden uzaklaştırılmasının yolu açılacağı gibi iktidarda oluşacak “yeni Yuvacıklar” yaratma isteği de sonlandırılabilecekti. Ancak gerekenin gerektiği kadar yapılamaması nedeniyle, bugün “yeni Yuvacıklar”ın kapıda olduğunu, suyun yönetimine ilişkin politikaların su çokuluslu şirketlerinin çıkarlarına uygun olarak biçimlendirileceğini ve bu nedenle de Türkiye’nin su şirketleri tarafından yakın zamanda istilasının başlayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Nereden hareketle mi?
Türkiye İşverenler Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) aylık yayın organı İşveren Dergisi’nin Ağustos 2007 sayısında Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu ile bir şöyleşi yapılmış. Söyleşinin başlığı şöyle: “Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu: Su Yatırımları ve Özelleştirme”[5]. Zamanın İSKİ ve DSİ Genel Müdürü Eroğlu’na söyleşide sırasıyla üç soru yöneltiliyor. Soruların mantık sıralaması hayli ilginç! İlginç, çünkü sorular küresel ısınma ve kuraklıkla başlayıp, “suyun daha verimli kullanımına yönelik olarak su özelleştirmelerine” ile sonuçlanıyor! Bu nedenle soruları ve yanıtlarını aşama aşama ele almakta fayda olduğu kanısındayım.
Soru 1: İklim değişikliği ve ülkemizde yaşanan kuraklıkla birlikte geçtiğimiz günlerde özellikle de büyük şehirlerimizde su sıkıntısı hat safhaya çıkmıştır. Bu durum da “Su Yönetimi” konusunu gündeme taşımış ve Devlet Su İşleri, belediyeler ve su birlikleri arasındaki koordinasyonun da sağlanmasına yönelik bir “Su Bakanlığı” kurulması konusunu tartışmaya açmıştır. Bu konudaki görüş ve düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Eroğlu’nun yanıtının özü; suyun pek çok bakanlık ve kamu kurumunun görev alanına girmesi nedeniyle yönetim-karar sürecinin parçalı olduğu, bunun ise sorunları beraberinde getirdiği. Oysa bakana göre su “tek elden yönetildiği takdirde öncelikler belirlenir ve suyun tasarruflu kullanılması yönünde de önemli bir adım atılır. Suyun tahsisinde sorunlar ortaya çıkmaz…Su gibi önemli bir konunun bakanlık seviyesinde, tek elden yönetilmesi isabetli olacaktır.”
İlk sorudan çıkan sonuç, küresel ısınma ve kuraklıkla daha “etkin mücadele” için “suyun yönetimi”nin tek elde toplanmasının ve kararların söz konusu tek yetkili merci tarafından alınmasının isabetli olacağı yönündedir.
Soru 2: Küresel ısınma, kuraklık ve susuzluk sürecinin devamı dikkate alındığında sizce orta ve uzun vadede ne tür politikalar devreye sokulmalıdır?
Bakanın bu soruya geliştirdiği yanıt da kısaca şudur:
“Su kaynaklarının kontrol edilememesi ve bütüncül olarak planlanmaması, bilinçsiz kullanımı, nüfus artışı ve yağış düzensizliği gibi hususlar, su israfına sebep olmaktadır”. Bu nedenle “acil olarak yapılması gereken, inşaatı devam eden barajların en kısa zamanda bitirilmesidir”. Ancak “suyu, bir akarsu veya barajdan alıp musluklardan akar hale getirmek kolay değildir”… “Tarımsal sulamada kullanılacak suyun depolanması ve bunun için de maddi kaynak ayrılması lazımdır. Finansal problemleri çözmek için de ilk olarak devletin yatırım bütçesinden belli bir payı su yatırımları için ayırması, KÖYDEST, BELDEST projelerine benzer SUDEST gibi bir yatırım seferberliğinin başlatılması yerinde olacaktır. İkinci adımda çabuk bitmesini istediğimiz projeleri hızlandırmak için Yap-İşlet-Devret projelerine öncelik vermek gerekiyor. Nitekim bunu hidroelektrikte denedik ve başardık. Sulamada da özel sektörün önünü açmak lazımdır”.
İkinci sorudan çıkan sonuç ise, su kaynaklarının kontrol edilmesi ve verimli kullanılabilmesi, belli projelerin (baraj-sulama) hayata geçirilmesine bağlıdır ki bunlar oldukça külfetli projelerdir. Bu nedenle de su projelerinde özel sektörün önünü açmaktan başka çare yoktur. Çünkü Kocaeli ve Ankara’da yaşanıldığı üzere susuzluk ciddi bir sorundur ve kısa sürede başka şehirlerimizde de karşımıza çıkacaktır.
Soru 3: Son günlerde çeşitli çevrelerce suyun daha verimli kullanımına yönelik olarak su özelleştirmelerine dikkat çekilmektedir. Bu konudaki görüşlerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Bakanın yanıtı şu yöndedir: “Suyun her geçen gün daha da önem kazanıyor olması nedeniyle, israf edilmeden, akılcı bir şekilde kullanılması gerekmektedir”. Türkiye şu anda “hidrolik potansiyelinin % 30’unu kullanmaktadır ve vakit kaybına tahammülü yoktur”. Bu nedenle de “geriye kalan potansiyelin de en kısa zamanda işletmeye alınmasının önemi” büyüktür… “Burada kastedilen sulama yatırımlarının özel sektör eliyle hızlandırılmasıdır” ki bu durumda “kullanım ya da işletme hakkının belli bir süre için devri söz konusudur”… “Bir bölgenin sulama probleminin çözülmesi için gerekli zirai sulama barajları ve sulama şebekesinin Yap İşlet Devret modeli ile özel sektöre yaptırılmasının önü açılacaktır. Böylece yeterli miktarda yatırım ödeneği ayrılamadığı için devlet eliyle değerlendirilemeyen ve boşa akan su kaynakları, kısa sürede vatandaşımızın istifadesine sunulacaktır”.
Söyleşi boyunca sorulan üç soru ve her birisine verilen yanıtlar dikkate alındığında, Çevre ve Orman Bakanı’nın, su yönetimini akılcı, etkin ve verimli kılmak için bulduğu çözümün, su yatırımlarının ve işletmelerinin özel sektöre devri olduğu netlikle görülmektedir.
İşveren Dergisi’ne Ağustos ayında yukarıdaki açıklamayı yapan Bakan’ın 15 Ekim günü gazetelere yansıyan açıklaması da çok farklı değil. Milliyet Gazetesi’nin “Birçok il susuzluk yaşıyor, su projelerine para yok”[6] başlığı ile haberleştirdiği açıklamasında Eroğlu, “2008-2010 dönemi yatırım programında yer alan 48 milyar YTL'lik 151 büyük su işleri projesinin mevcut ödeneklerle 38 yılda tamamlanabileceğini” bildiriyor ve “Ancak DSİ'nin 2008 yılında tespit ettiği ihtiyacının karşılanması durumunda tarım sektörü projelerinin ortalama bitiş süresi 6 yıl, büyük su işleri projelerinin ortalama bitiş süresi 7 yıl olabilir” diye de ekliyor.
Bu durumda hem ilgili bakanın açıklamaları hem de “Gap’a paramız yok, mecbur pazarlıyoruz”[7] ve “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim”[8] gibi açıklamalarla Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanlık görevini açıkça “pazarlamacılık” olarak tanımlayan CEOmuzun sözleri alt alta sıralandığında karşımızda beliren saf gerçek, su kaynaklarımızın çok kısa bir sürede özelleştirmeler yolu ile uluslararası sermayenin kullanımına açılacağı yönündedir.
Geçtiğimiz yaz aylarında Ankara’da yaşanan su kesintileri ve barajlardaki suyun %1 gibi seviyelere düşmesi, yine İstanbul ve Bursa gibi büyük kentlerin su sıkıntısı ile burun buruna geldiği şu günlerde, devletin bakanı ve başbakanı bir taraftan devletin DSİ gibi bir kurumunu devre dışı bırakarak özelleştirme çığırtkanlığı yapmakta, bir taraftan özel sektör eliyle yürütülecek olan projelerde suyun daha akılcı ve etkin kullanılacağı yanılsamasını pompalamakta -ki bugüne kadar bir tek örnek görülmemiştir-, diğer taraftan da uzun süredir AKP’nin elinde olan belediyelerin “yönetememe zafiyetleri”nden kaynaklanan su sıkıntılarını sadece kuraklığa ve kaynak sorununa indirgeyerek ifade etmektedir. Belli ki başbakan ve bakan tüm bu çabalarının meyvelerini, ülkelerin su kaynaklarının pazarlandığı ve 2009’da İstanbul’da düzenlenecek olan Dünya Su Forumu’nda almayı planlamaktadır.
İşte bu yüzden, 2009 Mart’ına kadar, Türkiye’de bugüne kadar uygulanan üç su özelleştirmesi (İzmit/Thames Water[İngiliz şirketi]-Antalya/ANTSU[Fransız şirketi]-Çeşme/Compagnie Generale des Eaux [Fransız şirketi]) ve bunların her birinin yarattığı zarar üzerinde ısrarla durulmalıdır. Ancak söz konusu ısrarcılık sayesinde, su kaynaklarının özelleştirilmesini ve su çokuluslularının ülke kaynaklarını talanını engellemek mümkün olacaktır.
2006 yılının Aralık ayında ülke gündemi bir anda İzmit’te yaşanan su sıkıntısına odaklandı. Barajdaki su bitmişti, evlere, işyerlerine ve Gebze Organize Sanayi Bölgesi’ne su verilemiyordu. Türkiye’nin önemli sanayi bölgelerinden birisinde üretimin durduğu ya da durma noktasına geldiğine dair haberler bir anda hem gazetelerin sayfalarını hem de televizyonların ekranlarını doldurmuştu.
Halkın yaşadığı sıkıntı geri plana atılırken, sorun daha çok sanayi üretiminin gördüğü zarar ve rezaletin sorumluları arasındaki söz düellosuna indirgendi ve bugünkü Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ile İzmit’in önceki belediye başkanlarından Sefa Sirmen arasındaki “kötü yönetme-belediyeyi zarara uğratma” tartışmaları ile Sirmen ve Başbakan Erdoğan arasındaki restleşmelere odaklı olarak işlendi. Evet Thames Water Şirketi’ne ilişkin olarak “Tam İngiliz Oyunu”[2] türünden yazılar da yazılmadı değil, ama konunun özü belediye başkanının yolsuzluğunda düğümlenip kaldı. Sirmen konu gündeme geldiğinde milletvekili dokunulmazlığına sığınıp olayı savuşturdu, Başbakan mecliste bekleyen kendi dosyalarını da düşünerek konunun üstüne gitmedi. Olayın “kamu” kısmındaki sorumlularının “yasal kalkanları”[3] sayesinde korundukları sırada su sıkıntısının da belli oranda çözülmesi ile konu ülke gündeminden düştü. Oysa Yuvacık Barajı’nın yapımı ve suyun temini sürecinde kamunun zarara uğratılması ve 2014 yılına kadar da uğratılacak olmasının[4] diğer sorumlusu olan “özel şirket”in süreçteki payına ilişkin yapılması gereken vurgu yetersiz kaldı. Su gibi hayati bir gereksinim maddesinin ve bunun yönetiminin, sadece “kâr güdüsü” ile hareket eden bir özel şirketin insafına bırakılamayacağı gerçeği “Yuvacık Bozgunu” üzerinden vurgulanmadı. Oysa su çokuluslularının Yuvacık Bozgunu, bize “kamusal bir varlık" olan suyun “özelleştirilmesinin” ne denli büyük bir yıkım ve zarar yarattığını, daha ilk örneğinde kanıtlamıştı. Eğer o gün toplumun öncüleri ve aynı zamanda sözcüleri olan üniversiteler, barolar, dernekler ve meslek kuruluşları yerine getirmekle yükümlü oldukları “kamusal sorumlulukları” gereği, bu konu üzerinde bir bütün halinde sonuna kadar ısrarla durmuş olsalardı Thames Water Şirketi’nin ülkeden uzaklaştırılmasının yolu açılacağı gibi iktidarda oluşacak “yeni Yuvacıklar” yaratma isteği de sonlandırılabilecekti. Ancak gerekenin gerektiği kadar yapılamaması nedeniyle, bugün “yeni Yuvacıklar”ın kapıda olduğunu, suyun yönetimine ilişkin politikaların su çokuluslu şirketlerinin çıkarlarına uygun olarak biçimlendirileceğini ve bu nedenle de Türkiye’nin su şirketleri tarafından yakın zamanda istilasının başlayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Nereden hareketle mi?
Türkiye İşverenler Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) aylık yayın organı İşveren Dergisi’nin Ağustos 2007 sayısında Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu ile bir şöyleşi yapılmış. Söyleşinin başlığı şöyle: “Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu: Su Yatırımları ve Özelleştirme”[5]. Zamanın İSKİ ve DSİ Genel Müdürü Eroğlu’na söyleşide sırasıyla üç soru yöneltiliyor. Soruların mantık sıralaması hayli ilginç! İlginç, çünkü sorular küresel ısınma ve kuraklıkla başlayıp, “suyun daha verimli kullanımına yönelik olarak su özelleştirmelerine” ile sonuçlanıyor! Bu nedenle soruları ve yanıtlarını aşama aşama ele almakta fayda olduğu kanısındayım.
Soru 1: İklim değişikliği ve ülkemizde yaşanan kuraklıkla birlikte geçtiğimiz günlerde özellikle de büyük şehirlerimizde su sıkıntısı hat safhaya çıkmıştır. Bu durum da “Su Yönetimi” konusunu gündeme taşımış ve Devlet Su İşleri, belediyeler ve su birlikleri arasındaki koordinasyonun da sağlanmasına yönelik bir “Su Bakanlığı” kurulması konusunu tartışmaya açmıştır. Bu konudaki görüş ve düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Eroğlu’nun yanıtının özü; suyun pek çok bakanlık ve kamu kurumunun görev alanına girmesi nedeniyle yönetim-karar sürecinin parçalı olduğu, bunun ise sorunları beraberinde getirdiği. Oysa bakana göre su “tek elden yönetildiği takdirde öncelikler belirlenir ve suyun tasarruflu kullanılması yönünde de önemli bir adım atılır. Suyun tahsisinde sorunlar ortaya çıkmaz…Su gibi önemli bir konunun bakanlık seviyesinde, tek elden yönetilmesi isabetli olacaktır.”
İlk sorudan çıkan sonuç, küresel ısınma ve kuraklıkla daha “etkin mücadele” için “suyun yönetimi”nin tek elde toplanmasının ve kararların söz konusu tek yetkili merci tarafından alınmasının isabetli olacağı yönündedir.
Soru 2: Küresel ısınma, kuraklık ve susuzluk sürecinin devamı dikkate alındığında sizce orta ve uzun vadede ne tür politikalar devreye sokulmalıdır?
Bakanın bu soruya geliştirdiği yanıt da kısaca şudur:
“Su kaynaklarının kontrol edilememesi ve bütüncül olarak planlanmaması, bilinçsiz kullanımı, nüfus artışı ve yağış düzensizliği gibi hususlar, su israfına sebep olmaktadır”. Bu nedenle “acil olarak yapılması gereken, inşaatı devam eden barajların en kısa zamanda bitirilmesidir”. Ancak “suyu, bir akarsu veya barajdan alıp musluklardan akar hale getirmek kolay değildir”… “Tarımsal sulamada kullanılacak suyun depolanması ve bunun için de maddi kaynak ayrılması lazımdır. Finansal problemleri çözmek için de ilk olarak devletin yatırım bütçesinden belli bir payı su yatırımları için ayırması, KÖYDEST, BELDEST projelerine benzer SUDEST gibi bir yatırım seferberliğinin başlatılması yerinde olacaktır. İkinci adımda çabuk bitmesini istediğimiz projeleri hızlandırmak için Yap-İşlet-Devret projelerine öncelik vermek gerekiyor. Nitekim bunu hidroelektrikte denedik ve başardık. Sulamada da özel sektörün önünü açmak lazımdır”.
İkinci sorudan çıkan sonuç ise, su kaynaklarının kontrol edilmesi ve verimli kullanılabilmesi, belli projelerin (baraj-sulama) hayata geçirilmesine bağlıdır ki bunlar oldukça külfetli projelerdir. Bu nedenle de su projelerinde özel sektörün önünü açmaktan başka çare yoktur. Çünkü Kocaeli ve Ankara’da yaşanıldığı üzere susuzluk ciddi bir sorundur ve kısa sürede başka şehirlerimizde de karşımıza çıkacaktır.
Soru 3: Son günlerde çeşitli çevrelerce suyun daha verimli kullanımına yönelik olarak su özelleştirmelerine dikkat çekilmektedir. Bu konudaki görüşlerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Bakanın yanıtı şu yöndedir: “Suyun her geçen gün daha da önem kazanıyor olması nedeniyle, israf edilmeden, akılcı bir şekilde kullanılması gerekmektedir”. Türkiye şu anda “hidrolik potansiyelinin % 30’unu kullanmaktadır ve vakit kaybına tahammülü yoktur”. Bu nedenle de “geriye kalan potansiyelin de en kısa zamanda işletmeye alınmasının önemi” büyüktür… “Burada kastedilen sulama yatırımlarının özel sektör eliyle hızlandırılmasıdır” ki bu durumda “kullanım ya da işletme hakkının belli bir süre için devri söz konusudur”… “Bir bölgenin sulama probleminin çözülmesi için gerekli zirai sulama barajları ve sulama şebekesinin Yap İşlet Devret modeli ile özel sektöre yaptırılmasının önü açılacaktır. Böylece yeterli miktarda yatırım ödeneği ayrılamadığı için devlet eliyle değerlendirilemeyen ve boşa akan su kaynakları, kısa sürede vatandaşımızın istifadesine sunulacaktır”.
Söyleşi boyunca sorulan üç soru ve her birisine verilen yanıtlar dikkate alındığında, Çevre ve Orman Bakanı’nın, su yönetimini akılcı, etkin ve verimli kılmak için bulduğu çözümün, su yatırımlarının ve işletmelerinin özel sektöre devri olduğu netlikle görülmektedir.
İşveren Dergisi’ne Ağustos ayında yukarıdaki açıklamayı yapan Bakan’ın 15 Ekim günü gazetelere yansıyan açıklaması da çok farklı değil. Milliyet Gazetesi’nin “Birçok il susuzluk yaşıyor, su projelerine para yok”[6] başlığı ile haberleştirdiği açıklamasında Eroğlu, “2008-2010 dönemi yatırım programında yer alan 48 milyar YTL'lik 151 büyük su işleri projesinin mevcut ödeneklerle 38 yılda tamamlanabileceğini” bildiriyor ve “Ancak DSİ'nin 2008 yılında tespit ettiği ihtiyacının karşılanması durumunda tarım sektörü projelerinin ortalama bitiş süresi 6 yıl, büyük su işleri projelerinin ortalama bitiş süresi 7 yıl olabilir” diye de ekliyor.
Bu durumda hem ilgili bakanın açıklamaları hem de “Gap’a paramız yok, mecbur pazarlıyoruz”[7] ve “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim”[8] gibi açıklamalarla Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanlık görevini açıkça “pazarlamacılık” olarak tanımlayan CEOmuzun sözleri alt alta sıralandığında karşımızda beliren saf gerçek, su kaynaklarımızın çok kısa bir sürede özelleştirmeler yolu ile uluslararası sermayenin kullanımına açılacağı yönündedir.
Geçtiğimiz yaz aylarında Ankara’da yaşanan su kesintileri ve barajlardaki suyun %1 gibi seviyelere düşmesi, yine İstanbul ve Bursa gibi büyük kentlerin su sıkıntısı ile burun buruna geldiği şu günlerde, devletin bakanı ve başbakanı bir taraftan devletin DSİ gibi bir kurumunu devre dışı bırakarak özelleştirme çığırtkanlığı yapmakta, bir taraftan özel sektör eliyle yürütülecek olan projelerde suyun daha akılcı ve etkin kullanılacağı yanılsamasını pompalamakta -ki bugüne kadar bir tek örnek görülmemiştir-, diğer taraftan da uzun süredir AKP’nin elinde olan belediyelerin “yönetememe zafiyetleri”nden kaynaklanan su sıkıntılarını sadece kuraklığa ve kaynak sorununa indirgeyerek ifade etmektedir. Belli ki başbakan ve bakan tüm bu çabalarının meyvelerini, ülkelerin su kaynaklarının pazarlandığı ve 2009’da İstanbul’da düzenlenecek olan Dünya Su Forumu’nda almayı planlamaktadır.
İşte bu yüzden, 2009 Mart’ına kadar, Türkiye’de bugüne kadar uygulanan üç su özelleştirmesi (İzmit/Thames Water[İngiliz şirketi]-Antalya/ANTSU[Fransız şirketi]-Çeşme/Compagnie Generale des Eaux [Fransız şirketi]) ve bunların her birinin yarattığı zarar üzerinde ısrarla durulmalıdır. Ancak söz konusu ısrarcılık sayesinde, su kaynaklarının özelleştirilmesini ve su çokuluslularının ülke kaynaklarını talanını engellemek mümkün olacaktır.
Dipnotlar:
[1] Evren Haspolat, AÜ SBE Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi, evrenhaspolat78@yahoo.com
[2] Hacer Gemici, “Sapanca’nın Suyuna da Para Alacak”, Sabah Gazetesi, http://arsiv.sabah.com.tr/2006/12/21/eko133.html
[3] Sefa Sirmen’in dokunulmazlığı nedeniyle yargılanmadığı Yuvacık Barajı Projesi ihaleyi üstlenen şirketlerin yöneticileri ile ihale sürecinde imzaları bulunan bürokratlardan dokuzunun yargılandığı bir mahkeme süreci yaşamıştır. Ancak Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davada, sanıklara verilen 6’şar yıl 3’er aylık cezaların Yargıtay tarafından bozulmasının ardından, mahkeme 13.06.2007 tarihinde verdiği ikinci kararında “devlet alımına fesat karıştırmak” suçunun yasal unsurları oluşmadığı ve sanıkların suçu işlediklerine dair kesin ve yeterli delil bulunamadığından” beraatlerine karar verdi. “Yuvacık Barajı davasında beraat”, Radikal Gazetesi, http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=248247
[4] İhale süreci şöyle işlemiştir:
1982-83’te DSİ, İzmit’in 2020 yılına kadar gereksinim duyacağı su ihtiyacını saptamak ve gerekli planlamayı yapmak üzere Kirazdere (sonradan Yuvacık adını alıyor) Projesi Planlama Rapor’unu hazırlıyor. Bu raporda İzmit, Yarımca, Derince, Değirmendere ve Gölcük’ün 2020 yılında içme-kullanma-endüstri su ihtiyacının 273 milyon m³ olacağı hesaplanıyor. Bu çerçevede 131 milyon m³’lük ihtiyacın mevcut kaynaklardan, geri kalan 142 milyon m³’ünün de yapılması planlanan Kirazdere Barajı’ndan karşılanması planlanıyor. 09.02.1987’de Gama İnşaat’a ihale edilen projenin Yap-İşlet-Devret (YİD) modeline geçirilmesi yönünde 1989-90 arasında kimi girişimler söz konusu olsa da, Hazine ve İzmit Belediyesi’nin olumsuz görüş belirtmesi nedeniyle bundan vazgeçiliyor. 15.10.1990’da Kamu Ortaklığı Fonu finansmanı kapsamına alınan proje, 19.10.1994’te fon kapsamından çıkarılarak 24.02.1995’te YİD kapsamına alınıyor. Bu süre içerisinde de projenin bedeli sürekli artıyor. İlk teklif bedeli 480 milyon dolar olan proje YİD kapsamına alındığında bedeli bir anda 890,9 milyon dolara yükseliyor. Buna 23,5 milyon dolarlık kamulaştırma bedellerinin belediyece karşılanması, belediyenin %15’lik ortaklık payı için eklenen 19,5 milyon dolarlık bedel ve1999-2014 yılları arasında kullanılmasa dahi alınması taahhüt edilen 142 milyon m³ suyun bedeli de eklendiğinde projenin kamuya toplam maliyetinin 4-4,5 milyar dolar olacağı tahmin edilmektedir. Yukarıda anlatılan süreç dikkate alındığında, olayda payı olan siyasiler ve bürokratlar hakkında her ne kadar mahkemece verilmiş bir beraat kararı olsa da, kamunun açıkça zarara uğratıldığı ve dolayısıyla karar sürecindeki tüm yetkililerin ve şirketin bu zarardan sorumlu olduğu görülmektedir. Sürece dair bilgiler Topçu’nun makalesinden derlenmiştir. Ferhunda Hayırsever Topçu, “Suda Dış Kredi: İzmit Örneği”, Tayfun Çınar- Hülya K. Özdinç (Der.), Su Yönetimi-Küresel Politika ve Uygulamalara Eleştiri-, Memleket Yayınları, Ankara, 2006.
[5] “Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu: Su Yatırımları ve Özelleştirme”, İşveren Dergisi, Ağustos 2007, http://www.tisk.org.tr/isveren_sayfa.asp?yazi_id=1819&id=90
[6]“Birçok il susuzluk yaşıyor, su projelerine para yok”, Milliyet Gazetesi, http://www.milliyet.com.tr/2007/10/15/ekonomi/eko01.html
[7] “GAP'a paramız yok, mecbur pazarlıyoruz”, Milliyet Gazetesi,
http://www.milliyet.com.tr/2006/12/23/ekonomi/eko08.html
[8] “Ülkemi pazarlamakla mükellefim”, Milliyet Gazetesi, http://www.milliyet.com.tr/2005/10/16/ekonomi/aeko.html