Thursday, December 3, 2009

Türkiye’de Özel Güvenliğin Gelişimi ve Bugünü

Makalenin Künyesi: Evren Haspolat (2009), "Türkiye’de Özel Güvenliğin Gelişimi ve Bugünü", SAV Almanak 2008 içinde, İstanbul, s: 338-355.
Evren Haspolat[1]

Giriş: Neoliberalizm ve Güvenliğin Özelleşmesi Olgusu

Kapitalizmin neoliberal yeniden yapılanma döneminde, dünya pek çok yeni olgu ile karşılaştı. Geride bıraktığımız 30 yıllık zaman diliminde, kapitalizm bir önceki dönemin üretim biçimi olan fordizmden postfordizme geçerken, üretim biçimindeki değişime bağlı olarak devlet, toplum ve kültür de köklü değişimlere ve yeniliklere sahne oldu. Fordizmde; fabrikada, tam zamanlı ve sendikalı olarak çalışan uzmanlaşmış personel ile kapsamlı bir üretim planlaması çerçevesinde standart ve stoklu kitlesel üretim yapılmaktaydı. Söz konusu üretim koşulları içerisinde devlet iktidarının meşruluğu, “artan ölçüde, fordizmin yararlarını herkese yayabilme ve kitlesel ölçekte, ama insanca ve şefkatli bir biçimde, yeterli sağlık bakımı, konut ve eğitim hizmeti sağlayabilme kapasitesine bağlı olmaya başlamıştı” (Harvey, 1997: 162). İşte söz konusu bu ortam, İkinci Dünya Savaşı sonrasının dünyasına Batı’da refah devletini, Üçüncü Dünya’da ise sosyal devleti armağan etti. Ancak sanayi temelli bir ulusal kalkınmacılığın damgasını vurduğu 1945-73 arasındaki 30 yıllık kapitalizmin altın çağı, 1973 yılından itibaren aşırı biriken sermayeye bağlı olarak yaşanan kâr hadlerindeki düşüş ile birlikte sona erdi.

Yatırım alanlarının tıkanması ile birlikte biriken sermayenin değer yitirmesine bağlı olarak ortaya çıkan kriz, sermayenin yeni yatırım alanları olarak devletin hakim olduğu sektörlere göz dikmesine yol açtı. Bu nedenle yeni dönemin hakim söylemi olan neoliberalizm, her türlü devlet müdahalesine radikal bir biçimde karşı çıkış olarak sahnedeki yerini almıştır. 1973’ten itibaren giderek yaygınlaşan finansallaşma, serbest piyasa ve özelleştirmeler ile ilerleyen neoliberal birikim stratejisini Harvey “el koyarak birikim”, Bauman’ın ise “yeni mülksüzleştirilme: bu kez devletinki” biçiminde ifade eder (Harvey, 2004; Bauman, 1999). Harvey’e göre “neoliberal akımın amentüsü özelleştirme ve piyasa liberalizasyonu olduğu için, ‘ortak mülkiyet nesnelerinin çevrelenmesi’ devlet politikalarının başlıca amacıydı. Devletin elindeki varlıklar ya da ortak mülkiyete konu değerler piyasaya sürüldü, böylece aşırı birikmiş sermaye bu varlıklara yatırım yapabilecek, bunları yenileyebilecek ve bunlar üzerinden spekülatif etkinliklerde bulunabilecekti. Yeni kârlı alanlar açılmıştı ve en azından bir süreliğine aşırı birikim sorunu çözülmüş gözüküyordu. Bir kez harekete geçtikten sonra bu akım, hem yurtiçinde hem de yurtdışında özelleştirme yapılabilecek başka alanlar aramaya başladı” (Harvey, 2004: 131).

Neoliberal dönemde gerçekleştirilen el koyarak birikim; fikri mülkiyet haklarının aşırı korunmasından spekülatif saldırılara, daha önce kamu hizmeti gören kurumların özelleştirilmesinden (Pektim, Tüpraş vb) kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine (su, telefon, elektrik vb), ortak mülkiyet haklarının özele geçmesine (sağlık ve emeklilik güvenceleri vb) kadar geniş bir yelpazeye yayılarak uygulamaya konulmuştur. Bu bağlamda devletin küçültülmesi ve sözde asli görevlerine dönmesi için yürütülen kampanya ile, devlet ‘sosyal’ yönleri ile yatırım alanından uzaklaştırılmış, ardından sıra devletin ‘asli görevi’ olarak bilinen alanlara gelmiştir. Neocleous, güvenlik alanının özelleştirilmesini neoliberalizm ile birlikte değerlendirir ve sermaye birikiminin sağlandığı en yeni alanlardan biri olarak tespit eder (Neocleous, 2006).

Güvenliğin özelleştirilmesi olgusunun gerek iç güvenlik gerekse dış güvenlik bağlamında tüm dünyada yaygınlık kazanması 1990 sonrasına denk düşmekle birlikte, güvenliğin özelleştirilmesi daha çok iç güvenlik alanında ve kamu güvenliğine paralel olarak yeni alanların ‘güvenliğe’ açılması ile ilerlemektedir. Bu anlamda Shearing ve Stenning’in tespiti ufuk açıcıdır. Yazarlara göre özel güvenliğin temininde önemli bir faktör, “savaş sonrası dönemde alışveriş merkezleri, havaalanları, eğlence parkları ve üniversite kampüsleri gibi kitlesel özel mülkiyetin çoğalmasıdır. Bu büyük ölçekli eğlence, endüstriyel ve ticari kompleksler kamusal yaşamdan daha çok özel alana doğru yön değiştirdiler. Sadece bunların yarı kamusal statü ve kullanımları değil, bu alanların güvenliği de kamusal kullanımın kısıtlanması ve kâr maksimizasyonu amacıyla özel güvenlik şirketleri tarafından sağlanır oldu” (Shearing-Stenning, 1981: 228, 240). Bu bağlamda iç güvenlik alanında güvenlik hizmeti veren şirketler son 20 yıllık süreçte en çok yatırım yapılan alanlardan birisi oldu. 2007 verileri ile Almanya’da 250.000 polise karşılık 173.000 özel güvenlik görevlisi bulunurken, sektörün yıllık cirosu 4.5 milyar €; İngiltere’de 141.398 polise karşılık 250.000 özel güvenlik görevlisi bulunurken, sektörün yıllık cirosu 3 milyar £’dir (COESS, 2008). ABD tek başına iç güvenliğe 100 milyar dolar harcıyor ve bu rakamın 2015’te 180 milyar doları bulacağı tahmin ediliyor (Neocleous, 2008: 151). Küresel güvenlik piyasası 1990’lı yıllarda 55,6 milyar dolar iken, bu rakam 2000 yılında 100 milyar dolara ulaşmıştır. 2010 yılında ise 200 milyar dolar civarında olacağı düşünülmektedir (Neocleous, 2008: 149).

Bu çalışma, yukarıda kısaca genel çerçevesi verilmeye çalışılan neoliberal küreselleşmenin yansımalarından biri olan özel güvenlik olgusunun Türkiye’deki gelişimini, tarihsel süreç içerisinde yasal boyutta kat ettiği seyir bağlamında inceleyecektir. Söz konusu inceleme, özel güvenliğin Türkiye’de hangi aşamalardan geçerek bugünkü durumuna geldiğini, özel güvenlik şirketlerinin ya da görevlilerinin haklarının ve sorumluluklarının neler olduğunu ve özel güvenliğin iç güvenlik bağlamında nereye oturduğunu, özel güvenlik alanındaki söz konusu ve olası sorunların neler olduğunu tespit etmeyi amaçlamaktadır. Çalışma son olarak sayısal veriler üzerinden özel güvenliğin Türkiye’de bugün aldığı boyutların değerlendirilmesi ile tamamlanacaktır.

Türkiye’de Özel Güvenliğin ‘Milattan Öncesi’

Özel güvenliğin Türkiye’deki varlığını 1970’li yıllara kadar geriye götürmek mümkündür. 70’li yılların çatışmalı politik ortamında sermayenin karşılaştığı soygun, işyeri işgali, grev ya da çatışma gibi kimi güvenlik riskleri, sermaye açısından var olanın ötesinde bir yöntemle güvenliğin tesisini ‘zorunlu’ kılmıştır. Çünkü devletin askeri ve polisi aracılığı ile sağlanan ve herkese ‘eşit’ olarak sunulması zorunlu olan kamusal güvenliğin, mekâna bağlı (kurumun kendi bünyesinde var olan) ve yalnızca o mekân için söz konusu olamaması nedeniyle karşılaşılan sorunlar (zaman kaybı ve bu sürede uğranan zararlar), o gün için pratik bir tepki olarak polislerden kurulan ‘Banka Ekipleri” ve jandarma erleri aracılığı ile aşılmaya çalışılmıştır. İdeolojik amaçlarla gerçekleştirilen banka soygunları karşısında devlet bankaların güvenliğini bir taraftan jandarma erleri aracılığı ile sağlamaya çalışırken bir taraftan da bankalar tarafından polis birimlerine çok sayıda araba hibe edilmiş ve o arabalar sadece bankaların güvenliğini sağlamakla mükellef olan polis ekiplerine verilmiştir (Yardımcı, 2009: 229). Bankalar düzeyinde el yordamı ile oluşturulan bu ‘özel koruma’ uygulaması kişisel düzeyde de aynı yöntemle sağlanmaya çalışılmıştır. Söz konusu dönemde kişisel koruma talep eden kişiler; emekli subay, astsubay ya da emniyet görevlilerini farklı konumlarda işe alma ve böylece bu kişiler eliyle kendi güvenliklerini sağlama yoluna gitmişlerdir. “Emekli oldukları kurumlar itibariyle silah taşıma hakkına sahip olan bu görevliler, gerektiğinde silahlarıyla müdahale etmiş, ancak yasa önünde bu durum, kendilerini veya korumakla görevli oldukları kişiyi meşru müdafaa olarak kabul edilmiştir” (Yardımcı, 2009: 229). Böylece anılan girişimler ile yasal düzeyde bir uygulamaya gidilmeden mekâna ya da kişiye bağlı güvenlik birimlerinin uygulama düzeyindeki temelleri atılmıştır.

70’lerde temelleri atılan söz konusu uygulama 1981 yılında çıkarılan yasa ile yasal zemine kavuşturulurken, kanun kapsamına giren özel ya da kamusal kurum ve kuruluşlarda kurum bünyesine bağlı güvenlik teşkilatları oluşturulmaya başlamıştır. Böylece kurum bünyesinde oluşturulan teşkilatlar aracılığı ile asıl görevi kurumun güvenliğini sağlamak olan kalıcı personel istihdam edilmeye başlanmış, bu teşkilatlar aracılığı ile kurumlar polis ve ordunun sağladığı güvenliğe ek olarak kendi teşkilatları eliyle de güvenliklerini temin eder konuma gelmişlerdir.

Özel Güvenliğin Miladı: Kurum Bünyesindeki Özel Güvenlik Teşkilatları

24.07.1981 tarihili Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 2495 sayılı Bazı Kurum ve Kuruluşların Korunması ve Güvenliklerinin Sağlanması Hakkında Kanun ile özel güvenlik olgusu, Türkiye iç güvenliği bağlamındaki yerini yasal olarak almaya başlamıştır.

2495 sayılı Yasa her şeyden önce kurumların kendi bünyelerinde oluşturulacak olan özel güvenlik teşkilatlarını düzenler (md: 3, md: 8) ve bu teşkilatların sorumluluk alanlarını yalnızca o kurumun faaliyet alanı ile sınırlandırır (md: 11). Kanun “millî ekonomiye veya devletin savaş gücüne önemli ölçüde katkısı bulunan, kısmen veya ta­mamen yıkılmaları, hasara uğratılmaları veya geçici bir zaman için dahi olsa çalışmadan alıko­nulmaları, ülke güvenliği, ülke ekonomisi veya toplum hayatı bakımından olumsuz neti­celer yaratacak, kamuya veya özel kişilere ait kurum ve kuruluşların sabotaj, yangın, hırsızlık, soy­gun, yağma, yıkma, burada bulunanların zorla işten alıkoyma, sağlıklarını ve vücut bütün­lükle­rini tehdit ve tehlikelere karşı korunması ve güvenliklerinin sağlanması, yurt dışına giriş çıkış yapılan yerlerde giriş ve çıkışa yarayan belgelerin kontrolü ile giriş çıkış işlemlerinin yapıl­ması, aranan ve giriş çıkışı yasaklananların resmî güvenlik görevlilerine tesliminin sağ­lanma­sı” (md: 1) amacı ile “bu özellikleri taşıyan ve millî eğitim ve öğretim ve ekonomi ile devletin savaş gücüne önemli ölçüde katkısı bulunan baraj, enerji santralleri, rafineri, enerji nakil hatları, akaryakıt nakil, depolama, yükleme tesisleri ve benzeri yerlerle, sivil trafiğe açık devlet eliyle işletilen hava meydanları ve limanlar, tarihi eserler, ören yerleri, sitler, açık ve kapalı müzeler, sanayî ve ticarî ve turistik tesisler” ile “İstanbul ve diğer şehirlerdeki kapalı çarşı ve buna benzer ticarî, turistik tesislerde” bu Kanun hükümleri çerçevesinde özel güvenlik teşkilâtı kurulabileceğini belirtir (md: 2).

Kanun; sayılan söz konusu yerlerde hangi tür güvenlik önlemlerinin alınacağı[2], bir güvenlik teşkilatı kurulmasının gerekli olup olmadığı (md: 3) ya da kurulmuş olan teşkilatın ihtiyacın ortadan kalkması halinde hangi usullere göre varlığına son verileceği (md: 6) gibi konularda karar verici merci olarak Bakanlar Kurulu’nu yetkili kılmıştır. Bakanlar Kurulu kararını, bünyesinde özel güvenlik teşkilatı kurulacak olan ilgili kuruluş ve bakanlığının görüşleri ve taleplerini dikkate alarak, İçişleri Bakanlığı’nın önerisi üzerine verir. Bakanlar Kurulu kararı ile kurulan özel güvenlik teşkilâtlarının ve 2495 sayılı Yasa’nın uygulamasının izlenmesi ve gereğinin yapılması için her ilde, valinin veya görevlendireceği vali muavininin başkanlığında il garnizon komutanlığı temsilcisi, il savcısı, il jandarma alay komu­tanı, il emniyet müdürü, o ilde kuruluşu varsa MİT temsilcisi[3] ve gerektiğinde valilikçe belirle­necek diğer kuruluş temsilci­lerinin katılmasıyla Özel Güvenlik Teşkilâtı İl Koordinasyon Kurulu oluşturulur. İl Koordinasyon Kuruluna lüzum görüldüğü takdirde ve kendi güvenliği ile ilgili konularda ala­kalı kuruluşun yetkili temsilcisi geçici üye olarak valinin daveti üzerine katılabilir (md: 7).

Özel güvenlik teşkilatında görevli olan personel, ister kamu kurumunda çalışsın isterse özel kurumda çalışsın, Türk Ceza Kanunu’nun uygulan­masında memur sayılır ve bunlara karşı görevleri sırasında veya görevlerine bağlı olarak suç işleyenler devlet memurları aleyhine suç işlemiş gibi cezalandırılırlar (md: 13). Yine söz konusu personel ilgili yasanın onuncu maddesine göre, görev alanları içinde yasa ile verilmiş görevlerini yaparken silâh taşıma ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’na göre si­lâh kullanma yetkisine sahiptir.

Tüm bu maddeler birlikte dikkate alındığı zaman, 2495 sayılı Yasa tarafından düzenlenen özel güvenlik teşkilatlarının; “kısmen veya ta­mamen yıkılmaları, hasara uğratılmaları veya geçici bir zaman için dahi olsa çalışmadan alıko­nulmaları, ülke güvenliği, ülke ekonomisi veya toplum hayatı bakımından olumsuz neti­celer yaratacak, kamuya veya özel kişilere ait kurum ve kuruluşlar” bünyesinde kurulan kâr amacı gütmeyen, Bakanlar Kurulu’nun kararı ile yalnızca kanunun kapsadığı alanlarda kurulabilen ve ihtiyacın kalmaması ya da koruma görevinin kolluk kuvvetlerince yürütülmesinin daha tasarruflu ve yararlı görülmesi hallerinde (md: 6) yine aynı kurumca kaldırılan, yalnızca bünyesinde kurulduğu kurumun güvenliğini sağlamakla görevli olan, kamu görevlilerinin oluşturduğu bir koordinasyon kurulu tarafından denetlenen, personeli ceza yasalarının uygulanmasında memur sayılan ve PVSK’na göre silah kullanma yetkisine sahip olan bir güvenlik birimi olduğu görülmektedir. Bu anlamda 2495 sayılı Yasa ile kurulan bu teşkilatların, devletin iç güvenlik aygıtları olan Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı’na[4] rakip bir oluşum olmadığı gibi, tam tersine bu aygıtların hızlı yanıt veremediği ülke güvenliği, ülke ekonomisi veya toplum hayatı açısından önem taşıyan ve zaten çoğunluğu kamu kurumu olan kurumların bünyesindeki birer alt birimi (bir tür kuruma özgü karakol da diyebiliriz) olduğunu söylemek de mümkündür. Bu teşkilatlar, Emniyet ve Jandarma’dan beklenen iç güvenlik hizmeti ile bağlantılı olarak güvenlik hizmeti vermekte, ancak söz konusu hizmeti yasal olarak polis ya da jandarma olmayan personel aracılığı ile verirken, personelin ücreti de teşkilatı bünyesinde barındıran kurumlar tarafından karşılanmaktadır. Dolayısıyla özel güvenlik personeli, kendi kurumlarından maaş alan ancak gerek yerine getirdiği görev itibariyle (ülke güvenliği, ülke ekonomisi veya toplum hayatı açısından önem taşıyan bir güvenlik hizmeti) kamusal bir görev icra eden, gerekse ceza yargılamasında memur olarak kabul gören, bu anlamda da iç güvenlikten sorumlu olan polis ve jandarmayı bütünleyen birer güvenlik görevlisidir.

Sonuç olarak, 2495 sayılı Yasa ile iç güvenliğin genel kolluk aygıtı olan Emniyet’e ve Jandarma’ya alternatif/rakip yeni bir güvenlik aygıtı yaratılmış değildir. Yasanın çıkarılmasından sonra, iki kurum da yasalar çerçevesinde görevlerinde ya da yetkilerinde ve görev sahalarında herhangi bir kısıtlanma olmadan görevlerine devam etmiş, polis ilgili kanunda belirtildiği gibi “asayişi, amme, şahıs, tasarruf emniyetini ve mesken masuniyetini” korumaya ve “halkın ırz, can ve malını muhafaza ve ammenin istirahatını temin” etmeye, jandarma da “emniyet ve asayiş ile kamu düzenini sağlama, koruma ve kollama”ya devam etmiştir (PVSK, md: 1, JTGYK, md. 7). Kanun çerçevesinde belirtilen kurumlar bünyesinde kurulan güvenlik teşkilatları ise bir tür ‘bekçi’ olarak görev sahalarını “sabotaj, yangın, hırsızlık, soygun, yağma ve yıkma, zorla işten alıkoyma gibi her çeşit tehdit, tehlike ve tecavüze karşı” korumakla görevlendirilmişlerdir (2495, md: 9).

2495 sayılı Yasa ile kurulan özel güvenlik teşkilatları yasanın belirttiği alanlarda sınırlı olarak kurulan ve kurulmaları Bakanlar Kurulu’nun kararına bağlı olan teşkilatlardır. Bu nedenle, isteyen her kurum güvenlik gibi bir gerekçe göstererek kendi bünyesinde bu nitelikte bir teşkilat oluşturamamaktaydı. 1992 yılında 2495 sayılı Yasa’da yapılan değişikliklerle güvenlik teşkilatı kurabilecek kurumların çerçevesi genişletilmiş, böylece daha çok sayıda özel kurum ve kuruluş kendi güvenlik teşkilatlarını oluşturma yoluna gitmiştir. Dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın açıklamasına göre 2000 yılı itibariyle Türkiye’deki toplam özel güvenlik teşkilatı sayısı 11.939, bu birimlerde görev yapan özel güvenlik personeli sayısı ise 104.924 kişidir (Demirkol, 2000: 13)[5].

Özel Güvenlikte Şirketleşme Dönemi

1990’lı yılların ilk yarısından itibaren ise özel güvenlik alanında yeni bir gelişmeye tanık olunmuştur. Ticari şirket statüsünde kurulan ve belge üzerinde temizlik ya da danışmanlık hizmeti veriyor görülen kimi şirketler, 2495 sayılı Yasa’nın bünyesine girmeyen ancak ‘özel güvenlik ihtiyacı’ hissettiklerini iddia ettikleri kimi kurum ve kuruluşların güvenliğini sağlamaya başlamıştır.[6] Sözü edilen oluşumların özel kişi ve kurumlara güvenlik hizmeti sunduğu 6-7 yıllık bir dönemin ardından, İstanbul Valiliği tarafından yayınlanan 1999 tarihli bir tebliğ ile İçişleri Bakanlığı tarafından yine 1999 yılında yayınlanan bir genelge, anılan şirketlere kısmi de olsa yasal bir zemin kazandırma yolundaki girişimler olarak okunabilir.

1990’lı yılların ikinci yarısından yaşanan Sabancı Suikasti, Abdullah Öcalan’ın yakalanması ve Mavi Çarşıdaki patlamalar gibi olayların ardından 1999 yılında İstanbul Valiliği tarafından yayınlanan 15.03.1999 tarihli ve 1999/1 sayılı Güvenlik Tebliği ile İstanbul genelinde her kuruluşun, kendi imkânlarıyla, giderlerin kendisi tarafından karşılanması şartıyla, giriş-çıkışları kontrol altına alabilecek, şüpheli durumları kolluk güçlerine bildirebilecek yeterli sayıda kişiyi işe alabilmesine olanak tanınmıştır. Bu tebliğ, özel güvenlik teşkilatı kurma zorunluluğu doğurmadan, kurumlara güvenlik hizmeti verecek kimseleri kurumlarında istihdam etmenin yolunu açmıştır. Söz konusu yolun açılması ile de kimi kuruluşlar verdikleri gazete ilanları ile herhangi bir eğitim almamış kimseleri kuruluşun kapısında gözetim yapmaları için işe almaya başlamıştır. Zaten var olan ya da bu gelişme üzerine kurulmaya başlayan güvenlik şirketlerinin de anılan ortamda söz konusu ‘gözetim görevlilerini’ temin etme yoluna gittiği görülür (Yardımcı, 2009: 230). Dolayısıyla İstanbul Valiliği’nin yayınladığı tebliğ, özel güvenlik şirketlerine doğrudan yasal bir zemin sağlamamakla birlikte, tebliğin kurumlara güvenliklerini temin için yarattığı yasal zemin sayesinde güvenlik hizmeti veren birer ticari şirket olan özel güvenlik şirketlerine de yeni ve yasal zemine sahip iş olanakları yaratılmıştır.

1999 yılında İçişleri Bakanlığı’nın yayınladığı 25.11.1999 tarihli ve 4330 sayılı Genelge ise özel güvenlik şirketlerine doğrudan yasal statü kazandıran ilk resmi belgedir. Söz konusu genelge “güvenlik şirketlerinin elemanlarından yararlanılabilecek” durumları belirterek, kısıtlı bir çerçevede de olsa özel güvenlik şirketlerinin varlığının devlet tarafından resmi düzeyde tanındığını ortaya koymuştur. Dahası genelge, bu tür şirketlerin kurulmasının önünde herhangi bir yasal engel bulunmadığını ifade ederek de söz konusu tanımayı kuvvetlendirmiştir. Genelgenin ilgili hükmü şöyledir:

“Güvenlik görevlisi çalıştırmaya yönelik kanuni bir düzenlemesi bulunmayan güvenlik şirketlerinin kurulmasına ve bu tür hizmetleri görmesine engel olan herhangi bir kanuni düzenleme bulunmadığından dolayı, özel gerçek ve tüzel kişilerin kendi kuruluşlarında veya toplantı, konferans, konser, spor müsabakası gibi etkinliklerde sadece fiziki güvenlik önlemlerinin aldırılması, kuruluş içinde ve eklentilerinde gözetleme hizmeti gördürülmesi amacıyla güvenlik şirketinin elemanlarından yararlanabileceklerdir”.

4330 sayılı Genelge özel güvenlik şirketlerinin varlığını tanımakla birlikte, gerek görev sahası gerekse hak ve yetkiler açısından bu şirketleri ve personellerini son derece kısıtlamıştır. Şirketler ancak yukarıda belirtilen durumlarda ve sadece ‘fiziki önlemlerin alınması’ ve ‘gözetleme hizmeti’ vermekle sınırlanırken, güvenlik görevlilerinin de “genel ve özel kolluk kuvvetlerinin kullandığı renk ve şekil itibari ile benzer kıyafetleri giyemeyecekleri, yine bu kuvvetlerin kullandığı cop, kelepçe vb. teçhizatı kullanamayacakları, silah taşıyamayacakları ve kullanamayacakları” belirtilmiştir.

4330 sayılı Genelge’nin ardından çıkarılan 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun ile özel güvenlik şirketleri ilk kez bir yasa ile düzenlenmiştir. Böylece Türkiye’deki varlıkları Dak Güvenlik Şirketi’nde olduğu gibi 1987 yılına kadar giden özel güvenlik şirketleri 17 yıllık bir sürenin sonucunda yasal zeminde düzenlenmiş ve yasa güvencesine alınmıştır. 5188 sayılı Yasa 10.06.2004 tarihinde kabul edilip 26.06.2004 tarihli ve 25504 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. 21.04.2005 tarihinde kabul edilen ve 27.04.2005 tarihli ve 25798 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile de yasanın bazı maddelerinde değişikliğe gidilmiştir.

5188 sayılı Yasa, “kişilerin silahlı personel tarafından korunması, kurum ve kuruluşlar bünyesinde özel güvenlik birimi kurulması veya güvenlik hizmetinin şirketlere gördürülmesi”ne (md: 3) ilişkin yasal düzenlemeyi içermektedir. 2495 sayılı Yasa’dan farklı olarak kurumlara ek olarak kişilerin korunmasını da kanun kapsamına alan 5188 sayılı Kanun, eş zamanlı olarak özel güvenlik birimlerinin (2495’teki özel güvenlik teşkilatları) yanı sıra özel güvenlik şirketlerini de kanun kapsamına almıştır. Ancak Kanun, temel olarak kişilerin korunması, kurum ve kuruluşlar bünyesinde özel güvenlik birimi kurulması ve özel güvenlik şirketlerinden söz etmekle birlikte, asıl olarak özel güvenlik şirketlerini ve şirketlerde görev yapacak olan özel güvenlik görevlilerine dair bir düzenlemeyi içerir. Bu anlamda yasa yapıcı, kurum bünyesinde kurulacağını belirttiği özel güvenlik birimlerinin gerek kanunda gerekse yönetmelikte ismini anmakla yetinmekte, bu birimlerin hangi esas ve usullere göre kurulacağına ve çalışacağına değinmemektedir. Bu anlamda, yasa yapıcının 5188 sayılı Yasa ile kurum bünyesinde kurulacak birimleri değil, özel güvenlik şirketlerini düzenlemeyi amaçladığı ve dahası özel güvenlik biçimi olarak şirketleri yaygınlaştırmayı hedeflediği açıklıkla görülebilmektedir.[7] Kanun’un kurum bünyesinde kurulan özel güvenlik teşkilatlarını düzenleyen 2495 sayılı Yasa’yı yürürlükten kaldırdığı da dikkate alınırsa söz konusu tespit bir kez daha doğrulanmış olacaktır.

5188 sayılı Yasa’da “kamu güvenliğini tamamlayıcı mahiyetteki özel güvenlik hizmetlerinin yerine getirilmesine ilişkin esas ve usulleri belirlemek” (md: 1) amaçlanmaktadır. Söz konusu amaç dikkate alındığında; Yasa ile düzenlenen özel güvenlik hizmetlerinin, nitelikleri gereği kamusal güvenlik niteliği taşımayan, dolayısıyla devletin resmi iç güvenlik aygıtları olan Emniyet ve Jandarma’nın görev/sorumluluk sahasına girmeyen hizmetler olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Yasaya göre özel güvenlik hizmetleri, özel alanlarda güvenliğin tesisi vasıtasıyla kamu güvenliğini tamamlayan/perçinleyen bir nitelik arz etmektedir. Yönetmeliğin 13. maddesinde yer verilen ifadeler de özel güvenliğin, kamusal ve genel güvenliğin bir parçası olmadığını, onun alanı dışında kalan ikincil nitelikli güvenlik hizmeti olduğunu kanıtlar içeriktedir. Yönetmeliğe göre, “özel güvenlik görevlileri ve yöneticileri görev alanları içerisinde genel güvenliğin ve kamu düzeninin bozulduğu hallerde durumu derhal genel kolluğa bildirir. Özel güvenlik kapsamında korunan ve güvenliği sağlanan yerlerde can ve mal güvenliğinin ciddi şekilde tehlikeye düştüğü veya düşeceği anlaşıldığında, mülki idare amirleri genel kolluğu görevlendirir” (Yönetmelik, md: 13). Bu bağlamda özel güvenliğin, yeni alanların “güvenliğe” açılması ile birlikte kamusal güvenliğin alanına girmeden, ona paralel olarak ilerlediği görülmektedir.

Kişi ve kuruluşların talebi üzerine, koruma ve güvenlik ihtiyacı dikkate alınarak, güvenlik hizmetinin istihdam edilecek personel eliyle sağlanması, kurum ve kuruluşlar bünyesinde özel güvenlik birimi kurulması ya da bu hizmetin güvenlik şirketlerine gördürülmesi, özel güvenlik komisyonunun kararı üzerine valiliğin iznine bağlıdır (md: 3). Özel güvenlik komisyonu, kanunda belirtilen özel güvenlikle ilgili kararları almak üzere valinin görevlendireceği bir vali yardımcısının başkanlığında, il emniyet müdürlüğü, il jandarma komutanlığı, ticaret odası başkanlığı, sanayi odası başkanlığı temsilcisinden oluşur. Sanayi odasının bulunmadığı illerde komisyona ticaret ve sanayi odası başkanlığının temsilcisi katılır. Özel güvenlik izni verilmesi ya da bu uygulamanın kaldırılması için başvuran kişi ya da kuruluşun temsilcisi ilgili komisyon toplantısına üye olarak katılır. Komisyon, kararlarını oy çokluğu ile alır; oyların eşitliği halinde başkanın bulunduğu taraf çoğunluk sayılır; çekimser oy kullanılamaz (md: 4). Özel güvenlik izni almak üzere komisyona başvuran kişi ya da kurum temsilcisinin de komisyon üyeleri arasında yer alıp oy verebilmesi son derece sorunlu bir uygulamadır. Çünkü izin talep eden, aynı zamanda izni verenlerden birisi olarak komisyonda yer almaktadır.

Özel güvenlik şirketlerinin güvenlik alanında faaliyette bulunabilmeleri İçişleri Bakanlığı’nın iznine tâbidir. Faaliyet izni verilebilmesi için şirket hisselerinin nama yazılı olması ve faaliyet alanının münhasıran (yalnızca) koruma ve güvenlik hizmeti olması zorunludur. Bu şirketler tarafından üçüncü kişi, kurum ve kuruluşlara sağlanacak koruma ve güvenlik hizmetleri, hizmetin başlamasından en geç bir hafta önce ilgili valiliğe yazılı olarak bildirilir. Acil ve geçici nitelikteki koruma ve güvenlik hizmetlerinde süre kaydı aranmaz (md: 5).

Özel güvenlik görevlilerinin koruma ve güvenlik hizmetinde kullanacağı silah ve teçhizat, korunacak ilgili kişi veya kuruluş tarafından temin edilir. Yasaya göre özel güvenlik şirketleri ateşli silah alamaz ve bulunduramazlar. Ancak bu durumun bir istisnası vardır. Özel güvenlik şirketlerine, para ve değerli eşya nakli, geçici süreli koruma ve güvenlik hizmetlerinde kullanılmak üzere, özel güvenlik eğitimi veren kurumlara, silah eğitiminde kullanılmak üzere, komisyonun kararı ve valinin onayı ile silah alma, kullanma ve taşıma izni verilebilir (md: 8). Özel güvenlik şirketlerinin yasa çerçevesinde silah edinememeleri, bu şirketlerin birer alternatif silahlı güç haline gelmesini engelleme amacı taşımaktadır. Ancak Yasa’nın düzenlemediği ve öngörmediği bir sorun vardır. Büyük sermaye grupları kendi bünyelerinde görev alanı yalnızca güvenlik olan bir özel güvenlik şirketi kurarak, bu şirkete sermaye grubu bünyesindeki diğer kurum, kuruluş ya da şirketlerini koruma yoluna gidebilirler. Böylesi bir durumda koruma için gerekli olan silahlar işveren olan sermaye grubu tarafından temin edileceğine göre, sermaye grubu kendi güvenliğini kendisi sağlayan bir silahlı güce dönüşebilecektir.[8] Bunun için yasal bir engel bulunmamaktadır. İçinden geçtiğimiz kriz ortamı ve kriz dönemlerinde sermayenin el değiştirmesi ve giderek belirli ellerde toplanması gerçeği, neoliberal dönemde sermayenin yeni bir kazanç alanı olarak özel güvenliğe yöneldiği gerçeği ile birlikte değerlendirildiğinde, karşımıza şöyle bir tablonun çıkması ihtimali imkânsız değildir: Hızla büyüyen bir sermaye grubunun yine bir faaliyet alanı olarak özel güvenlikte şirket satın almalar yoluyla tekelleşme yoluna gitmesi ve böylece devlet içinde kendi kendisini finanse eden alternatif bir silahlı gücün belirmesi. Ya da mafya örgütlerinin yasadışı silahlı koruma ve buna bağlı birtakım yasadışı işlerini bir özel güvenlik şirketi ve bir ikinci ticari şirket kurarak ve yasadışı işlerinin kılıfı olarak kurdukları kendi ticari şirketlerini yine kendi özel güvenlik şirketleri (kendileri tarafından kurulan özel güvenlik şirketi ve burada yasal olarak istihdam ettikleri ve özel güvenlik görevlisi sertifikası aldırdıkları kendi adamları) eliyle koruma yoluna gitmelerinin önünde yasal bir engel yoktur. Bu olasılık dahilinde mafya örgütleri yasadışı olan silahlarını devletin izni ve güvencesi ile edinmiş ve kullanmış olacaklardır. Yine yasal düzeyde koruma görevini yerine getiren bir mafya elemanı güvenlik görevlisi, işi nedeniyle ve görev sahasında bir ölüm ya da yaralamaya neden olduğunda, bu durumun koşulları çerçevesinde pekala vazife gereği ya da nefsi müdafaa sayılabilecektir. Aynı olasılık ve imkânları İslamcı cemaatler ya da yasadışı örgütler için de düşünmek olasıdır. Kendi üyelerini güvenlik ve savunma açısından eğitebilecek ve bunları beklenmedik bir zamanda ve durumda yetişmiş güç olarak kullanabileceklerdir.

Yasa dahilindeki belirtilen olasılıklar, bir de 5188 sayılı Yasa’nın beşinci maddesinde yer verdiği, yabancı kişilerin Türkiye’de özel güvenlik şirketi kurabilmesi ve yabancı şirketlerin Türkiye’de özel güvenlik hizmeti verebilmesi[9] gerçeği ile çarpıldığında, ortaya çıkacak olan olasılıklar dizisinin büyüklüğü ve derinliği ancak emperyalizm-uluslararası siyaset-matematik prizmasından bakılarak hesaplanabilecek bir boyutta olacaktır. Tekelleşmiş uluslararası sermaye, mafya ya da dünyanın hemen hemen tüm bölgelerinde faaliyet yürüten istihbarat örgütlerinin yan kuruluşları konumundaki şirketlerin bu yasal zeminden hareketle ülke içindeki özel güvenlik alanına girebileceği düşünülürse, söz konusu olasılık dizisinin ülke halkı açısından son derece güvenliksiz bir ortam yaratacağı kesindir.[10]

Yukarıda belirtilen sakıncalar ile ilgili olarak yasada bir denetim mekanizması öngörülmüştür. Buna göre özel güvenlik birimlerini, özel güvenlik şirketlerini ve özel güvenlik eğitimi veren kurumları denetleme yetkisi yasa ile İçişleri Bakanlığı’na ve valiliklere verilmiştir. Denetim sonucunda amacı dışında faaliyet gösterdiği veya suç kaynağına dönüştüğü tespit edilen şirketlerin ve özel eğitim kurumlarının faaliyet izni iptal edilir. Bu şekilde faaliyet izni iptal edilen şirketlerin veya kurumların, kurucu ve yöneticileri, özel güvenlik şirketlerinde ve özel güvenlik eğitimi veren kurumlarda kurucu ve yönetici olamazlar (md: 22). Yasa sözü edilen denetim mekanizmasını içermekle birlikte, sözü edilen mekanizma ancak devletin polisinin baş edebileceği denli küçük yapılar için söz konusudur. Yukarıda olasılık dahilinde değerlendirilen durumlar için söz konusu denetimin çok da işlevsel olamayacağı açıktır. Kaldı ki, denetim mekanizması işletilip de özel güvenlik şirketinin suç kaynağına dönüştüğü tespit edinceye kadar kamuya ve kişilere verilecek olan zararın telafisi denetim sayesinde mümkün olamayacaktır.[11] Çünkü denetim sonucunda sadece suç kaynağına dönüştüğü tespit edilen kurum kapatılıp, sorumluları da şirket kurma ve yönetme hakkından mahrum bırakılmakla yetinilecektir.

5188 sayılı Yasa kapsamında özel güvenlik alanında çalışacak olan özel güvenlik personeli, 90 saatlik bir teorik ve pratik eğitim ile 30 saatlik silah eğitiminden[12] geçtikten sonra, valilikten özel güvenlik kimliği alarak çalışma hakkını elde eder (md: 12, 14). Bu görevlilerin görev sahası, yalnızca görevli olduğu kurumun alanı ile sınırlıdır (md: 9) ve söz konusu alan içerisinde özel güvenlik görevlilerine yasa ile tanınan yetkiler şunlardır: Koruma ve güvenliğini sağladıkları alanlara girmek isteyenleri duyarlı kapıdan geçirme, bu kişilerin üstlerini dedektörle arama, eşyaları X-ray cihazından veya benzeri güvenlik sistemlerinden geçirme, kimlik sorma, görev alanında haklarında yakalama emri veya mahkûmiyet kararı bulunan kişileri yakalama ve arama, aramalar sırasında suç teşkil eden veya delil olabilecek ya da suç teşkil etmemekle birlikte tehlike doğurabilecek eşyayı emanete alma, olay yerini ve delilleri koruma, gerekli hallerde ve kanunun izin verdiği çerçevede zor kullanma (md: 7). Sayılan yetkileri yalnızca görev alanlarında ve görev süreleri içerisinde kullanabilen güvenlik görevlileri, silahlarını da görev alanı dışına çıkaramazlar (md: 9)[13]. Özel güvenlik görevlileri, kanunda belirtilen koruma ve güvenlik hizmetleri dışında başka bir işte çalıştırılamazlar (md: 16). Göreve başlama ve ayrılma durumları 15 gün içinde işveren tarafından valiliğe bildirilir (md: 11-12).

Sayılarla Türkiye’de Özel Güvenliğin Bugünü

2495 sayılı Yasa ile kurulan özel güvenlik teşkilatlarının sayısı, henüz yasal düzeyde şirketleşmenin başlamadığı 2000 yılı verileri ile 11.939 iken, bu teşkilatlarda istihdam edilen personel sayısı da 104.924 kişidir (Demirkol, 2000: 13). Özel güvenlik alanında şirketleşmeyi teşvik eden ve düzenleyen 5188 sayılı Yasa’nın çıkarılmasının arından ise teşkilatların sayısının 2008 Temmuz ayı Emniyet verileri ile 11.394 olduğu görülmektedir[14]. Teşkilat sayısında ciddi bir gerileme olmamakla birlikte, aradan geçen sekiz yıllık süre içerisinde sayının artmadığı, tam tersine gerilediği de bir gerçektir. Bu durum özel güvenliğin şirketleşme boyutunda ilerlediğinin de göstergesidir. Teşkilatlarda çalışan toplam personel sayısı Emniyet tarafından bilinmemekle birlikte, kamuda özel güvenlik kadrosunda bulunan personele dair veriler 2004 sonrasında şöyle bir seyir izlemiştir:

Yıllar İtibariyle Kamuda Çalışan Özel Güvenlik Görevlisi Sayıları[15]

2004 9.501
2005 10.930
2006 12.710
2007 12.491
2008 10.512

Özel güvenlik alanının şirketleşmeye açıldığı 2004 yılından itibaren kamuda kadrolu olarak istihdam edilen personel sayıları dikkate alındığında, 2008 itibariyle bir önceki yıla kıyasla yaklaşık olarak yüzde 17 oranında gerilediği görülmektedir. BUMKO çalışanları tarafından bundan sonraki yıllarda da söz konusu sayının giderek düşeceği tahmin edilmektedir. Çünkü kamu kurumları giderek artan oranda dışarıdan hizmet satın alma yoluna gitmektedir. Yine Maliye Bakanlığı’ndan edinilen özel güvenlik hizmet satın alımlarına dair veriler de söz konusu tahmini destekler niteliktedir.


Yıllar İtibariyle Özel Güvenlik Hizmet Alımına İlişkin Ödenek Ve Harcama Verileri (TL olarak)[16]

İDARELER 2006 2007 2008 2009
KBÖ HARCAMA KBÖ HARCAMA KBÖ HARCAMA KBÖ HARCAMA*
Genel Bütçe
Kaps. Kamu
İd. 6.200.000 3.056.820 15.984.300 14.069.769 30.795.300 33.338.558 46.264.050 12.238.143
Yükseköğretim
Kurumları 14.867.600 11.133.092 29.735.448 30.246.941 41.329.071 42.484.056 71.063.000 13.373.749
Diğer Özel
Bütçeli İdare-
ler. 1.250.000 751.322 19.944.000 32.984.045 22.910.810 43.246.487 25.368.600 11.289.348
DDK'lar 60.000 44.181 50.000 1.250 50.000 0 2.200.000 0
TOPLAM 22.377.600 14.985.415 65.713.748 77.302.004 95.085.181 119.069.101 144.895.650 36.901.240

Son yıllarda gerek harcama gerekse ödenek düzeyinde kamu kurumlarının özel güvenlik hizmetini, piyasadaki şirketlerden satın alma yoluna gittikleri görülmektedir. Kurumların bütçe ödenekleri ile harcamaları arasındaki oransal farklılaşmalar 2006 yılından itibaren takip edildiğinde, başlarda bütçelerinin tamamını harcayamayan kamu kurumlarının, giderek yıllık ödeneklerini aşmaya, yer yer ise ikiye katlamaya başladıkları gözlenmektedir. Bu anlamda özel güvenliğin yasal düzeyde şirketleşmesi ile birlikte kamunun giderek artan oranda özel güvenlik sektörüne yeni bir sermaye birikim alanı yarattığı görülmektedir.

Kamu kurumlarının giderek özel güvenlik hizmeti satın almaya yönelmeleri gibi özel kurum ve kişiler de yıllar itibariyle artan oranda özel güvenlik hizmetlerinin müşterisi olmaya başlamışlardır. Buna bağlı olarak da özel güvenlik alanındaki şirket ve eğitim kurumlarının sayısı her geçen yıl artış kaydetmektedir. 2001 yılında henüz yasal boyut kazanmadan 240 dolaylarında olduğu söylenen şirket sayısı, 2008 sonu itibariyle polis bölgesinde 1.041’e, jandarma bölgesinde ise 14’e yükselmiştir. Yine eğitim kurumlarının sayısı da 2008 sonu itibariyle, toplam olarak 604’e ulaşmıştır. Söz konusu verilerde yaşanan artışlar, kendisini özel güvenlik izni alan yer sayısında ve özel güvenlik görevlisi sayısında da göstermektedir.

Yıllar İtibariyle Toplam Özel Güvenlik Şirket/Kurs Sayıları

2007-Aralık 2008-Aralık
Özel Güvenlik Şirketi
(Polis Bölgesi) 925 1.041
Özel Güvenlik Şirketi
(Jandarma Bölgesi) 12 14
Özel Güvenlik Şirketi
Toplam 937 1.055
Özel Güvevnlik Kursu
(Polis Bölgesi) 516 600
Özel Güvenlik Kursu
(Jandarma Bölgesi) 4 4
Özel Güvenlik Kursu
Toplam 520 604


Polis Bölgesi Özel Güvenlik Verileri İle Özel Güvenlik
Özel Güvenlik
Verileri 2007-Haziran 2007-Aralık 2008-Şubat 2008-Temmuz 2008-Aralık
Özel Güvenlik
İzni Alan Yer
Sayısı 26.315 28.660 29.018 30.875 34.268
Kimlik Alan
Ö.G.G. Sayısı
[17] 185.457 218.660 221.298 250.103 276.490
Sertifika Alan
Ö.G.G. 274.838 314.940 322.055 369.142 415.471
Mevcut Personel
Sayısı 85.047 100.984 102.368 119.721

Özel güvenlik alanı, her geçen yıl artan oranda insanı iş kapısı olarak kendisine çekmektedir. Son yılların en çok iş olanağı yaratan alanı olarak özel güvenlik piyasası, özellikle vasıfsız gençler için bir iş umudu olarak görülmektedir. 2001 krizi sonrasında her yıl giderek artan ve günümüzde yüzde 20’nin üzerine çıkan genç işsizliği oranları dikkate alındığında ve bu gerçek özellikle sözü edilen dönemde istihdam olanaklarında yaşanan genel gerileme ile birlikte değerlendirildiğinde, özel güvenliğin neden son zamanların en gözde işi olarak belirdiği anlaşılacaktır. Ancak özel güvenlik son yılların en çok istihdam yaratan alanı olmakla birlikte, sektördeki mevcut ücret ve mesai koşulları bu alanın da yeni bir sömürü alanı olduğunun işaretlerini vermektedir. Ezici bir çoğunlukla asgari ücret düzeyinde ve 12 saati bulan mesai sistemi ile çalışan özel güvenlik görevlileri, sözleşmeli çalışma koşulları nedeniyle her an işlerini kaybetme olasılığı ile karşı karşıyadır. Özel güvenlik piyasasında mevcut olan hazır işsizler ordusu ve güvenlik şirketlerinin ihale alabilmek için fiyatları aşağı çekmesi de bahsedilen olumsuz iş koşullarında etkili olan faktörler arasındadır.

Sonuç olarak, özel güvenlik dünyada olduğu gibi Türkiye’de de son yılların en hızlı büyüyen sektörlerindendir. Haliyle son yılların en çok iş olanağı yaratan alanıdır. Ancak gerek yasal düzeyde barındırdığı sorunlar bağlamında, gerekse güvenlik personelinin hakları, yetkileri, çalışma koşulları ve personelin niteliği (yasal düzeyde sahip oldukları yetkiyi ve olanakları kötüye kullanma boyutunda) anlamında son yılların en sorunlu alanlarından biri olmaya da adaydır.

Kaynakça:

Bauman, Zymunt (1999), Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları (Çev: Abdullah Yılmaz) (İstanbul, Ayrıntı, 1. Baskı)
Demirkol, Mehmet (2001), “İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ile 2001 Yılındaki Projeleri, Hedefleri, Problemler, Çözüm Önerileri”, Teknolojik Güvenlik, C: IV, S: 15.
Harvey, David (1997), Postmodernliğin Durumu (Çev: Sungur Savran) (İstanbul, Metis: 1. Baskı)
Harvey, David (2004), Yeni Emperyalizm (Çev: Hür Güldü) (İstanbul, Everest: 1. Baskı).
Neocleous, Mark (2006), “Security, Commodity, Fetishism”, Critique, 35 (3): 339-355.
Neocleous, Mark (2008), Critique of Security (Edinburg, Edinburg University Pres: First Published)
Shearing, C., Stenning, P. (1981), “Modern Private Security: Its Growth and Implications”, Crime and Justice: An Annual Review of Research içinde (Der: M. Tonry ve N. Morris) (Chicago: University of Chicago Press), Vol: 3, pp: 193-245.
Özcan, Perihan (2008), “Türkiye 220 Bin Özel Güvenlikçiyle Avrupa’da Birinci Sırada, 117 Bin Kişi De Eğitim Aldı Ama Açıkta”, Yeni Aktüel, S: 137, 21-27 Şubat.
Yardımcı, Sibel (2009), “Özel Güvenlik, Kent yaşamı ve Yönetimsellik”, Toplum ve Bilim, S: 115, s: 226-260.
“Erken Uyarı Merkezi ve Dak Güvenlik”, Teknolojik Güvenlik, Sayı: 1, Yıl: 1997, Ankara, s: 46-49.
“DAK Güvenlik Securitas’a Satıldı”, http://arsiv.sabah.com.tr/2006/04/27/eko141.html# , erişim: 22.05.2008.
Private security in Europe – CoESS Facts & Figures 2008, http://www.coess.org/pdf/CoESS_Facts_Figures_2008.pdf , erişim: 20.04.09
Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu, http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/569.html, erişim: 06.05.2008.
2495 sayılı Bazı Kurum ve Kuruluşların Korunması ve Güvenliklerinin Sağlanması Hakkında Kanun,
tkb.meb.gov.tr/Kanun/BazıKurumveKuruluşlarınKorunmasıveGüvenliklerininSağl.hk....-72k,erişim: 15.04.2006.
5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun, rega:// eskiler/2004/06/20040626.htm , erişim: 10.04.2006.
Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanunun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik, rega:// eskiler/2004/10/20041007.htm , erişim: 05.05.2008.
İstanbul Valiliği’nin 15.03.1999 tarihli ve 1999/1 sayılı Tebliği
İçişleri Bakanlığı’nın 25.11.1999 tarihli ve 4330 sayılı Genelgesi
2803 sayılı Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu, http://www.jandarma.tsk.tr/kriminal/turkish%20internet/anasayfa/hukuki_dosyalar/2803%20sayili%20kanun.doc , erişim: 02.07.2009.
http://www.tepesavunma.com.tr/kurumsal/tepe_guvenlik_kurumsal , erişim: 01.07.2009.
http://www.akfen.com.tr/ha_guvenlik.php , erişim: 01.07.2009.
Emniyet Genel Müdürlüğü 7.7.2008 tarihli Bilgi Edinme Başvurusu.
Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü’nden Edinilen Bilgiler.
Dipnotlar:
[1] AÜ SBF Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi
[2] 2495 sayılı Kanun, md. 3: a) Sadece özel güvenlik önlemleri aldırılması, b)Kuruluş bünyesinde özel güvenlik teşkilâtı kurdurulması, c) Kuruluşun önemine ve özelliğine binaen her iki yöntemin birlikte uygulanması. Bunlardan hangilerinin uygulanacağı; ilgili kuruluşun görüşü de alınmak suretiyle, kuruluşa en az malî yük getirmesi ve yeterince etkili olması gibi hususlar dikkate alınarak, İçişleri Bakanlığınca tespit edilir.
[3] Bu fıkrada yer alan “... o ilde kuruluşu varsa MİT temsilcisi...” ibaresi, 02/07/1992 tarih ve 3832 sayılı Kanunla metinden çıkartılmıştır.
[4] Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde; Emniyet Genel Müdürlüğü belediye sınırları içerisindeki bölgelerde, Jandarma Genel Komutanlığı ise belediye sınırları dışındaki bölgelerde iç güvenliği sağlamakla görevli olan genel kolluk kuvvetleridir.
[5] Söz konusu özel güvenlik teşkilatlarının kaç tanesinin kamu kurum ve kuruluşlarında kurulduğu ve özel güvenlik personeli olarak ifade edilen 104.924 kişinin kaçının kamu kurumlarında güvenlik hizmeti veren ve devletin kadrolu memuru olan personel, kaçının ise özel kurum ve kuruluşlarda çalışan ve o kurumun kurallarına tabi olarak çalışan personel olduğu bilinmemektedir. Bu sayıların, bir kısmının kamu kurumlarında bir kısmının ise özel kurumlarda kurulan teşkilatların ve buralarda istihdam edilen personelin toplamı olduğu dikkate alınmalıdır.
[6] Bugün özel güvenlik şirketi olarak faaliyetini sürdürmekte olan Dak Güvenlik Şirketi’nin Güvenlik Proje Grup Müdürü Emre Erdal, Teknolojik Güvenlik adlı dergiye verdiği röportajda kendi şirketlerinin 1987 yılında güvenlik görevlileri ile fiziksel güvenliğe yönelik olarak hizmet vermeye başladığını belirtmektedir. “Erken Uyarı Merkezi ve Dak Güvenlik”, Teknolojik Güvenlik, Sayı: 1, Yıl: 1997, Ankara, s: 46-49.
[7] Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanunun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’te özel güvenlik birimi ifadesine daima “özel güvenlik birimi kurmak veya özel güvenlik şirketlerinden hizmet satın almak” biçimindeki kullanımlarda yer verildiği görülmektedir. Özel güvenlik birimi kurmanın koşullarına değinilmeyen yönetmeliğin de bu anlamda Kanun ile aynı çizgide ilerlediği ve özel güvenlik şirketlerini yaygınlaştırmayı hedeflediği görülmektedir.

[8] Örneğin Türkiye’de şu anda Bilkent Holding bünyesinde Türkiye’nin en büyük özel güvenlik şirketi ve eğitim kurumlarından birisi olan Tepe Savunma ve Güvenlik Sistemleri’ni, Akfen Holding ise yine sektörün en büyüklerinden birisi olan TAV Özel Güvenlik Hizmetleri A.Ş’yi bünyesinde bulundurmaktadır. Tepe Güvenlik, 1992 yılında özel güvenlik teşkilatı olarak Bilkent Holding’e bağlı şirketlerin fiziki güvenlik sistemi ve hizmet ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla faaliyete geçmiştir. TAV Güvenlik, TAV’ın Türkiye’de işletmekte olduğu terminallerde, tüm kontrol noktalarında ve otopark bölgelerinde görev yapmaktadır.
[9] Yabancı kişilerin Türkiye’de özel güvenlik şirketi kurabilmesi ya da yabancı özel güvenlik şirketlerinin Türkiye’de özel güvenlik hizmeti verebilmesi mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesine bağlıdır. Örneğin bir ABD’li özel güvenlik şirketinin Türkiye’de hizmet verebilmesi, Türk özel güvenlik şirketlerine de ABD’de aynı imkânın yasal düzeyde tanınmasına bağlıdır. Ancak yasal düzeyde karşılıklılık ilkesinin tanınmış olması, mutlaka her iki ülkenin şirketlerinin de diğer ülkede bu faaliyetleri rahatlıkla ve sorunsuz bir şekilde yürütebileceği anlamına gelmemektedir. Özel güvenliğin çıkış yeri olan ABD’deki özel güvenlik şirketlerinin çoğunun uluslararası faaliyet yürüttüğü ve bu alanda tekelleştiği, dahası bu şirketlerin aynı zamanda birer özel askeri şirket niteliği sergileyerek uluslararası çatışmalara katıldığı dikkate alınırsa, Türk özel güvenlik şirketlerinin yasal düzeyde hakları olsa bile ABD’de “iş tutamayacakları” açıktır. Oysa ABD şirketleri Türkiye koşullarında rahatlıkla iş yapabilecektir. Gerek finansal olanakları, gerek deneyim fazlaları ve gerekse arkalarında yükselen büyük siyasal-askeri kompleks sayesinde.
[10] Yabancı şirketlerin Türkiye’deki şirket satın almaları başlamıştır. Dünyanın en büyük güvenlik şirketlerinden İsveçli Securitas, 2006 yılında Türkiye’de 3 bin özel güvenlikçi çalıştıran DAK Güvenlik’in yüzde 51’ini 2.7 milyon Euro’ya satın almıştır. http://arsiv.sabah.com.tr/2006/04/27/eko141.html# , erişim: 22.05.2008. 2007 yılı Ocak ayında MHP Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut, Temel Ceza Kanunları’na uyum amacıyla çeşitli kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı görüşmeleri sırasında TBMM Genel Kurul’unda yaptığı konuşmada bu konuyla ilgili endişelerini dile getirmişti. PETKİM, TÜPRAŞ, Türk Telekom, Limanlar gibi stratejik yerlerin güvenliklerinin önce özel güvenliğe devredilmesinin, ardından bu özel güvenlik şirketlerinin yabancı şirketler tarafından satın alınmasının düşündürücü olduğunu belirten Bulut şöyle devam etmişti sözlerine: “Kurumlar, sekiz saatlik çalışma sürelerinin dışında bu güvenlik şirketlerinin kontrolünde olacak. 24 saat kurumların içinde olan bu yabancı şirketlere Telekom’da haberleşme mahremiyetimiz, TOBB, İTO’da şirketlerimizin ticari sırları, limanlara girip çıkan mallar, gemiler, havaalanlarındaki giriş ve çıkış bilgileri emanet.” Perihan Özcan, “Türkiye 220 Bin Özel Güvenlikçiyle Avrupa’da Birinci Sırada, 117 Bin Kişi De Eğitim Aldı Ama Açıkta”, Yeni Aktüel, S: 137, 21-27 Şubat, 2008.
[11] Yasanın 21. maddesi özel güvenlik malî sorumluluk sigortasını düzenler. Buna göre özel hukuk kişileri ve özel güvenlik şirketleri, istihdam ettikleri özel güvenlik görevlilerinin üçüncü kişilere verecekleri zararların tazmini amacıyla özel güvenlik malî sorumluluk sigortası yaptırmak zorundadır. Ancak söz konusu maddede belirtilen zarar tazmini maddi zararla sınırlıdır. Kişilerin ölüm, sakatlanma ya da ruhsal düzeyde yara alması ile sonuçlanacak olan durumlarda, zararlarının tazmin edilemeyeceği dikkate alındığında ileri sürülen sakınca daha da anlaşılır olacaktır.
[12] Özel güvenlik eğitimine alınan adaylar asgari yüz yirmi saatlik eğitime tabi tutulur. Programın otuz saati silah ve atış eğitimine ayrılır. Ateşli silah taşımayacak özel güvenlik görevlilerinin silah ve atış eğitimini alması zorunlu değildir. Bu görevlilerin temel eğitimi doksan saatten aşağı olmayacak şekilde düzenlenir (Yönetmelik, md: 33).
[13] Hangi koruma ve güvenlik hizmeti için ne miktar ve özellikte ateşli silah bulundurulabileceği komisyon tarafından belirlenir. Ancak eğitim ve öğretim kurumlarında, sağlık tesislerinde, talih oyunları işletmelerinde, içkili yerlerde silahlı özel güvenlik görevlisi çalıştırılmasına izin verilmez. Özel güvenlik görevlileri, özel toplantılarda, spor müsabakalarında, sahne gösterileri ve benzeri etkinliklerde silahlı olarak görev yapamazlar (md: 8).
[14] Bilgiler EGM 7.7.2008 tarihli bilgi edinme başvurusu yanıtından elde edilmiştir
[15] Haziran 2009 itibariyle, Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü, Kadrolar dairesi verilerinden alınmıştır. 2004 yılı öncesi verileri, elektronik ortamda olmadığı için ulaşmak mümkün olmamıştır.
[16] Kaynak: Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü. Haziran 2009.
* Harcama verileri Mayıs 2009 itibariyledir.
**Kurumların özel güvenlik hizmet alımına ilişkin maliyetlerine doğru şekilde sınıflandırdıkları varsayılmıştır.
[17] Özel güvenlik görevlileri, özel güvenlik kurslarında verilen 90 saat teorik ve 30 saat silah eğitimi olmak üzere verilen eğitimi başarı ile tamamladıklarında, kurstan bir başarı sertifikası ediniyorlar. Ancak valiliklerce verilen özel güvenlik görevlisi kimliklerini almadan bu alanda çalışamıyorlar. Kimliği alma süreci ise uzun ve meşakkatli bir süreç. Gerekli belgelerin edinilmesi şu an için 1100 TL’lik bir harcama gerektiriyor ki, özel güvenlik alanına yönelen insanların çoğunun gelir seviyesi düşük, dahası işsiz oldukları dikkate alındığında, sertifika alanlar ile kimlik alanlar arasındaki sayı farkının nedeni ortaya çıkmaktadır. Belgelerin temin edilmesinden sonra ise valiliklerce birkaç ay süren bir soruşturma sürecinin ardından, sicili sorunsuz olanlar kimliklerini edinip yeni bir mücadele sürecine girmektedir. Çünkü her ne kadar son zamanların en çok iş olanağı yaratan alanı ise de, özel güvenlik alanında da her kimlik sahibinin iş bulması söz konusu olmamaktadır. Mevcut personel sayısı bu alanda istihdam edilen personelin sayısını göstermektedir.

GÜVENLİKLİ KENTSEL/YEREL YAŞAM NEDİR? BAZI ÖNERİLER…

Makalenin Künyesi: Evren Haspolat (2009), "Güvenlikli Kentsel/Yerel Yaşam Nedir? Bazı Öneriler...", Memleket Mevzuat, Sayı: 45, mart-2009.

Yerel yönetimlerce yerine getirilmesi gereken yerel hizmetlerin tümü, geniş bir bakış açısı ile dikkate alındığı zaman, bu hizmetlerin tümünün güvenlikli kentsel/yerel yaşamın olmazsa olmaz parçaları oldukları görülür. Güvenlikli yerel yaşam ile kast edilen; yerel hizmetlerin genel olarak yerel halkın beden ve ruh sağlığı korunarak karşılandığı bir yaşamdır. Bu anlamda yerel güvenlik kavramını, yoksulluk ve yoksulluğun ‘doğal’ sonucu olarak can ve mala yönelen şiddet ve bunlara karşı alınan polisiye tedbirler bağlamında tanımlamamak gerekir. Genel anlamda güvenlik; zengini yoksulun saldırısından korumakla değil, tam tersine halkın geniş kesimlerini sömürü süreçlerinden korumakla mümkün olacaktır. Bu anlamda genel düzeyde güvenlikli bir yaşam için sosyal devletin neden önemli ve gerekli olduğuna, istihdam olanaklarının neden artırılması gerektiğine değinilmelidir. Eşzamanlı olarak ise yapılması gereken, bunun yerel siyasetlerle değil genel siyasetle mümkün olduğunun altını ısrarla çizmektir. Sözü edilen genel güvenlik sorunu belediyelerin değil, hükümetlerin çözebileceği geniş kapsamlı bir sorundur. Bu bağlamda AKP’nin yarattığı yerel sadaka kültürünün sorun çözmekten uzak günübirlik özelliği ve temelden yoksunluğu vurgulanmalı ve sadaka kültürü mahkum edilmelidir.

Yerel düzeyde güvenlikli yaşam ile kastedilen yerel hizmetlerin olması gerektiği içerikte ve kalitede halka sunulmasıdır. Peki “olması gereken içerik ve kalite” nedir? Olması gereken içerik ve kalite: Şebeke suyunun Dünya Sağlık Örgütü’nün belirttiği kriterlere uygun olması, bu çerçevede su arıtma tesislerinin geliştirilmesi ve yeterli kapasiteye ulaştırılması, isale hatlarının sağlam ve kanalizasyon şebekesinden uzak olması, çöplerin düzenli toplanması, sokakların temizliğinin düzenli şekilde yapılması, sokaklara belirli aralıklarla çöp kutularının konulması, tüm sokak ve caddelerin mazgallar ile donatılması ve böylece yağmurun neden olacağı su baskınlarının ve bunun da yol açacağı can ve mal kayıplarının önlenmesi, ilerleyen küresel ısınmaya ve yol açtığı kuraklığa karşı çevrenin korunması ve ağaçlandırılması, yerel sınırlar içerisindeki derelerin-yeraltı sularının-nehirlerin-göllerin korunması ve kirleticilerin engellenmesi, yerel sınırlar içindeki sanayi kuruluşlarının havaya-suya-toprağa karıştırdığı atıkların arıtılmasının sağlanması ve bunun için gerekli tedbirlerin alınması, hava kirliliğinin önlenmesi için gerek sanayi tesislerinin gerekse konutların baca filtrelerinin düzenli kontrol edilmesi, düşük kaliteli kömür kullanımının önüne geçilmesi, kanalizasyon atıklarının mutlaka arıtılması, bunun için arıtma tesisi kurulması, halkın çöplerini ayrıştırarak temizlik görevlilerine teslim etmesi için gerekli yatırım ve bilgilendirmenin yapılması, bu çerçevede yerleşim birimlerine farklı çöp kutularının (doğal atıklar-kağıt-cam-plastik-elektronik atıklar için) yerleştirilmesinin sağlanması, atıkların geri dönüşümünün belediyelerce gerçekleştirilmesi (hem çevre koruma açısından hem de ekonomik boyutu ile dikkate alınmalı bu konu), bu çerçevede geçimini bu atıkları toplayarak sağlayan vatandaşların/hemşehrilerin söz konusu geri dönüşüm için istihdam edilmesi (böylece hem onlara iş olanağı sağlanarak toplumla sağlıklı bütünleşmeleri sağlanacak hem de belediyenin bu işi organize bir biçimde yapabilmesi için gerekli olan personel sağlanmış olunacaktır), yerel ulaşımın halkın ucuz ve kaliteli ulaşımını mümkün kılacak şekilde bizzat belediyeler tarafından sağlanması (bunun için metro gibi aynı anda çok sayıda kişiyi hızlı taşıyabilecek ekonomik ve güvenli araçlara yönelmek gerekir), bu doğrultuda hem trafiği karıştıran hem de halkın güvenli ulaşımına olanak tanımayan dolmuş ve özel halk otobüsü taşımacılığına son verilerek tüm semtlere belediye otobüsleri-metro-hafif raylı sistem-vapurlar ile ulaşımın sağlanması, halkın yoğunluklu olarak bulunduğu iş-alışveriş mekânları-sokaklar-caddelerin medeni hayata uygun şekilde tasarlanması ve bu alanların kimin nereden nereye yürüyeceğini bilmediği alanlar/mekânlar olmaktan çıkarılması, kaldırımlar ve üst geçitler ile metro/tren alt geçitlerindeki merdivenlerin tümünün engelli vatandaşlar dikkate alınarak tasarlanması, yaya geçitlerinin belirginleştirilmesi, yayaların yeşil ışık sürelerinin uzatılması, yaya geçitlerinin önlerine ve alt geçit çıkışlarına hız kesici tümseklerin konulması (alt geçitlerden hızla çıkan ya da hızla yaya geçidinden geçmekte olan yayalara çarparak kazalara ve ölümlere sebep olan sürücüler böylece engellenmeye çalışılmalıdır), okul önlerinde trafik açısından özel önlemlerin alınması, halkın günlük iş ve yaşam telaşı içerisinde dinlenebileceği-spor yapabileceği-doğal hayatla temas edebileceği geniş park alanlarının yaratılması, yollarda bisiklet alanlarının ayrılması, gürültü kirliliğine karşı özel ekiplerin oluşturulması ve hem işyeri ve konutlardan hem de araçlardan fazla gürültü-ses yapanlara gerekli işlemlerin uygulanması, gürültüsüz bir kent ortamı yaratılması, halka besin ulaştıran market-hâl-pazar-kasap-restoran-cafe-bar gibi yerlerin belediyenin sağlık ekiplerince sürekli denetlenmesi, hijyen koşullarının sıkı sıkıya uygulanması, sağlıksız besin maddelerinin imha edilmesi, genel tuvaletlerin salgın hastalıkların yayılmaması açısından sürekli denetlenmesi ve gerekli hijyenik koşulların sağlanması için tedbir alınması, belediye sınırları içerisindeki kamu arazilerinin halkın ve kentlinin yararına olacak şekilde ve kent dokusunu bozmayacak şekilde değerlendirilmesi, birer rant alanına dönüşmesine izin verilmemesidir. Büyük kentlerin yeni cazibe merkezlerine dönüşen gecekondu alanları kent zenginlerinin yeni yaşam alanları haline getirilirken, gecekondu sakinleri evlerinden edilerek kendi kaderlerine terk edilmemelidir. Gecekondu alanları o bölgede oturan halkın satın alma gücüne uygun şekilde imar edilmeli ve kentsel altyapı ve üstyapı hizmetlerine kavuşturulmalıdır. Gecekondu alanları üzerinden kent zenginlerine, belediyenin olanakları ile yeni rant alanları yaratılmamalıdır. Belediye yönetimlerinin yerel halkın ortak yönetimi olduğu unutulmamalıdır. Belediyenin kolluk gücü olan zabıta memurlarının ıslah edilmesi ve böylece halk nezdindeki saygınlıklarının artırılması gerekmektedir (rüşvetçi, istediğini elde edemeyince şiddet uygulayan zabıta örneklerinin dışında, görevini gereği gibi kurallar dahilinde ve savsaklamadan yapan zabıtaların var edilmesi gereği dikkate alınmalıdır).

Yukarıda sayılan yerel hizmetler gereği gibi yerine getirildiği ve belediyelerimizin yapısındaki mevcut sorunlar giderildiği taktirde yerel düzeyde güvenlikli bir yaşam söz konusu olabilecektir. Bu anlamda yerel seçimlerde hedef, bu noktaların tümüne odaklanmak ve bunları bir bütün olarak değerlendirmekten geçmektedir. Ancak bu durumda güvenli bir kent yaşamı mümkün olacaktır. Aksi taktirde gürültülü, sokakları çöplerle dolu, musluklarından pis suların aktığı, minibüslerin okul çıkışlarında öğrencilerin üzerine sürüldüğü, zabıtaların katı atık toplayıcılarını dövdüğü (Çankaya Belediyesi örneğine bakınız), gecekonducular kamu arazilerinin işgalcileri ilan edilirken bu alanların üstelik de belediye olanakları ile donatılarak ve değerine değer kazandırılarak zenginlerin kullanımına sunulduğu bir yerel birimde, güven içinde bir yaşam söz konusu olamayacaktır.

Yerel düzeyde güvenli bir yaşam, zengini yoksulun saldırısından korumak için polisiye tedbirlerle, özel güvenlik görevlileri ya da güvenlik gereçleri ile mekânları ve alanları donatmakla değil; tam tersine kentin tümüne eşit olanaklar/hizmetler sunmakla mümkün olacaktır. Bunun için halkın yönetim organlarından biri olan belediyeleri halkın tümünün ‘ortak’ ve ‘yerel’ ihtiyaçları için seferber etmek, bu bağlamda hemşehrilerin her birini bir diğerinden üstün ya da ayrıcalıklı görmemek belediyeciliğin ana kuralı olmalıdır. Bu çerçevede hedef şehrin belirli semtlerini ‘parlatmak’ ve geri kalanını kendi kaderine terk etmek değil, şehri bir bütün olarak dikkate almak ve çözümü bütün için üretmek olmalıdır.

Ankara Özelinde Güvenlikli Kentsel Yaşamın Yaratılması İçin Bazı Öneriler

1- Kentsel su güvenliğinin sağlanması için, kısa-orta-uzun vadeli su plan ve projeleri geliştirilmeli ve maliyet-süre vs. gibi tüm açılardan değerlendirilen plan ve projeler seçim çalışmaları sırasında halka ilan edilmelidir.
2- Kentin yağışlı günlerde karşılaştığı su baskınlarının yol açtığı sorunlardan korunabilmesi için gerekli olan altyapı projesi öncelikli olarak hazırlanmalı ve seçim sürecinde halka ilan edilmelidir.
3- Kentin genel alanlarına ve apartman-bina önlerine çöp kutuları yerleştirilmelidir. Kent kimliği, başkent kimliği ile uyuşmayan sokaklara çöp koyma ayıbından Ankaralı kurtarılmalıdır. Böylece sokaklara konulan çöplerin yarattığı sağlıksız ortam giderilebilir ve yerel halkın salgın hastalıklardan korunması sağlanabilir, sağlık güvenliği temin edilebilir.
4- Çöplerin geri dönüşüme uygun olarak toplanması için proje üretilmelidir. Böylece hem kentsel çevrenin kirlenmesinin önüne geçilerek sağlıklı bir kentsel çevre yaratılacak hem de belediye açısından önemli bir gelir kalemi yaratılmış olacaktır.
5- Şehir sınırları içerisindeki, özellikle kent merkezindeki dere yatakları ıslah edilmeli, buradaki yapılaşmalar engellenmelidir. Mogan Gölü’nün su güvenliği çerçevesinde proje(ler) geliştirilmeli ve kent kimliğinin bir parçası olan bu gölün kuruması ve kirlenmesi engellenerek, kent halkının dinlenme alanlarından birisinin yok olmasının önüne geçilmelidir.
6- Kızılay’daki trafik yoğunluğunu düşürmek için planlar hazırlanmalıdır. 2004 Altgeçiti’nin ışıklandırması sağlıklı hale getirilmeli ve altgeçitin çıkısına hız düşürücü tümsekler konulmalıdır.
7- İsmet İnönü Bulvarı her iki tarafında bulunan kamu kurumlarının yoğunluğu dikkate alınarak, gerek burada çalışan personelin gerekse söz konusu kurumlarda işi olan vatandaşların güvenli bir şekilde karşıdan karşıya geçişi sağlanacak şekilde düzenlenmelidir. Söz konusu bulvardaki ölümlü kazaların en aza indirilebilmesi için “öncelik yaya”da anlayışı ile proje üretilmelidir. Aynı yaklaşım şehrin işlek olan tüm bulvarları için söz konusu edilmelidir (Örneğin De Gaul, Mevlana Bulvarı vs).
8- Kızılay, yayaların en yoğunlukla bulunduğu alanlardan birisi olması nedeniyle, kaldırımlar gidiş geliş açısından yayayı yönlendirici biçimde tasarlanmalı ki insanlar sürekli birbirlerinin hareketlerini engellemesinler.
9- Atatürk Orman Çiftliği, Gençlik Parkı, Kurtuluş Parkı gibi kent içerisinde halka nefes aldırabilecek ağaçlık park alanları yeniden düzenlenmeli ve güvenli birer dinlenme alanı haline getirilmelidir.
10- Halkın güvenli ulaşım hakkını engelleyen minibüsler ve halk otobüsleri ulaşım hatlarından kaldırılmalıdır.
11- Ülke başkentinin kimliği açısından bir utanç kaynağı olan, Başbakanlık önündeki ve Güven Park çevresindeki otobüs ve minibüs durakları kaldırılmalıdır. Söz konusu kaos alanı bir ülkenin başkentinin kent merkezi ile asla uyuşmayacak bir çirkinlik kaynağıdır. Söz konusu alanlar ağaçlandırılarak Güven Park’ın alanına dahil edilmelidir. Böylece söz konusu alanın yarattığı gürültü-hava kirliliği engellenirken, kentsel görünüm de kısmen düzeltilebilecektir.
12- Ankara’nın imar planına ve kent kimliğine aykırı şekilde hızlanan kent çeperlerindeki hoyrat ve güvenliksiz-kalitesiz yapılaşmaya son verilerek, Batıkent benzeri yeni yerleşim projelerinin hayata geçirilmesi için çalışılmalı, söz konusu çalışmalar seçimlerde halka ilan edilmelidir.
13- Kentsel ulaşım metro temel alınarak sağlanmalıdır. Bu çerçevede metro hatlarının kentin ana yerleşim alanlarına paralel olarak uzatılması ve çeşitlendirilmesi sağlanmaya çalışılmalı, bu doğrultuda projeler üretilerek halka ilan edilmelidir.
14- Kentin en gözde alanları alışveriş merkezlerine değil, halkın güvenli ve sağlıklı alışveriş yapacağı semt pazarlarına uygun olarak düzenlenmelidir. Semt pazarlarının sayısı artırılmalı ve bu pazarlardaki gıda ve fiyat güvenliği zabıta aracılığı ile temin edilmelidir.
15- Bir üniversite ve öğrenci kenti olan Ankara’da öğrencilerin kentteki yaşantısını kolaylaştıracak projeler üretilmelidir. Örneğin öğrencilerin okullarına bisikletleri ile gidebilmeleri için ana bulvar ve caddelerde güvenlikli bisiklet şeritleri oluşturulmalıdır. Bu olanak; öğrencilerin ulaşımını güvenli hâle getirecek, çevre açısından kirliliği azaltacak ve aynı zamanda metro-ankaray-otobüs gibi toplu taşım araçlarındaki yoğunluk azaltılabilecektir.
16- Kent trafiğini hafifletmek açısından sadece öğrencilerin değil, tüm kent sakinlerinin kısa mesafelerdeki ulaşımlarını bisikletleri ile gerçekleştirebilmeleri için bisiklet şeritlerinin yanı sıra kent merkezlerinde bisiklet park yerleri oluşturulmalıdır.
17- Kent merkezinde var olan park yeri sıkıntısını gidermek için büyük çapta bir proje geliştirilmeli ve halka ilan edilmelidir.
18- Gıda güvenliği açısından lokanta-restoran-cafe-bar-market-kasap-hâl gibi yerlerin sürekli denetlenmesine yönelik planlar hazırlanmalıdır.
19- Ankara’nın kent kimliğinin önemli parçaları olan Ulus gibi semtlerdeki tarihi binaların restorasyonu yapılarak, bina güvenlikleri sağlanmalıdır.
20- Yine Ankara’nın kent kimliğinin olmazsa olmaz bileşenlerinden olan Ankara Kalesi’nin hem düzenlenmesi hem de 24 saat boyunca güvenle gezilebilecek bir mekâna dönüştürülmesi için proje üretilmelidir.

Friday, September 12, 2008

SU ÖZELLEŞTİRMELERİNİN YÖNTEMİ OLARAK YAP-İŞLET DEVRET MODELİ VE KAMU ÖZEL İŞBİRLİKLERİ

Makalenin Künyesi: Evren Haspolat, "SU ÖZELLEŞTİRMELERİNİN YÖNTEMİ OLARAK YAP-İŞLET DEVRET MODELİ VE KAMU ÖZEL İŞBİRLİKLERİ", Toplum ve Hekim Dergisi, Ocak-Şubat 2008, Cilt: 28, Sayı: 1, s: 53-62
Evren Haspolat[*]

ÖZET

2006 Aralık ayında İzmit’te ve 2007 Ağustos ayında Ankara’da yaşanan ‘susuzluk’ sorunu her iki vakada da bir yönetim zafiyeti olarak belirmiştir. İlkinde susuzluğun sorumlusu meteorolojik verileri dikkate almayan özel şirkettir. İkincisinde ise sorumlu DSİ Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı Gerede Projesi’ni önceliği metro projesi olarak saptayarak geri çeviren, şehir şebekesinin suyunu park-bahçe işleri için harcayan, ASKİ kaynaklarını su yatırımları için değil kavşak ve üst geçit işleri için harcayan Büyükşehir Belediye Başkanıdır. Hâl böyle iken yaşanan susuzluk sorununu küresel ısınmaya bağlayan hükümet, çözümü de büyük bir acele ile su kaynaklarını özelleştirmede bulmuştur. Özelleştirmenin susuzluğa çare olmadığı, tam tersine susuzluğu yarattığı İzmit örneğinde görülmesine rağmen, hükümetin çözüm olarak özelleştirmeyi dayatmasını mevcut koşullarda açıklamak mümkün değildir. Ancak hükümetin geniş özelleştirme programına yeni alanlar ekleme çabası dikkate alındığında bu girişim anlam kazanmaktadır. Hükümet, Ankara ve İzmit’te yaşanan susuzluk sorununu su kaynaklarını özelleştirebilmek için bahane olarak kullanmıştır. Susuzluğun ardından özelleştirmeye yönelik açıklamaların yapılması ve hiç vakit kaybedilmeden yasal değişikliklere yönelmek bunun göstergeleridir. Yap İşlet Devret Yasası’nda yapılmak istenen değişiklik ve kamu özel işbirliği modelini yasalaştırma çalışmaları gelecek dönemdeki su özelleştirmelerinin araçlarını yaratmaktadır.

ANAHTAR KELİMELER: Özelleştirme, Dünya Bankası, Kamu Özel İşbirliği, Yap-İşlet-Devret Modeli, Susuzluk.

SUMMARY

The dehydration issue both in İzmit in December 2006 and in Ankara in August 2007 was appeared as weakness of administration. In the first event the responsible was the private company which did not take into consideration the meteorological data. In the second event the responsible was the metropole mayor who refused the Gerede Project which had been prepared by the General Directorate of State Hydraulic Works because of the priority determination of the underground project, who consumed the city drinking water for irrigation of the parks, have spent the revenue of ASKİ not for water investments but for road junctions and overpasses. Nevertheless the government linked the dehydration problem with global warming and found the solution to this problem in privatizing the water resources. Although İzmit model showed that privatization is not a solution to the dehydration problem since it has caused more dehydration, the imposition of privatization by the government in power is not understandable under these conditions. However, it only gets a meaning when the government’s attempt to include new areas into the privatization program is taken into consideration. The government used the dehydration problem which took place both in Ankara and İzmit as an excuse for the water privatization. Making statements in favor of privatization just after the dehydration problem came into the scene and seeking to arrange legal amendments for this purpose are the obvious indicators of this pretext. Both the aimed legal changes to be made in the Build-Operate-Transfer Law and the attempts to legalize Public-Private Partnership (PPP) model create the tools for water privatization in the future period.


KEYWORDS: Privatization, World Bank, Public Private Partnerships, Build-Operate-Transfer, Dehydration.


GİRİŞ

2006 Aralık ayında İzmit’te yaşanan susuzluk[1] sorunu, o günün koşullarında kuraklığa bağlı olarak “bir” şehirde yaşanan sınırlı ve kuraklığa bağlı olağan bir sorun gibi algılandı. Ancak 2007 yazına damgasını vuran Ankara’daki susuzluk, İzmit’te yaşanan sorunun hiç de “bir” şehirle sınırlı ve olağan bir sorun olmadığını gösterdi. Ankara ile birlikte İstanbul, İzmir ve Bursa da 2007 yazı süresince susuzluğun sınırında yaşayan şehirler oldu. Yöneticiler tarafından yaşanan susuzluğunun ardında küresel ısınma sorununun olduğu ileri sürülse de kısa sürede ortaya konulan incelemeler ve verilerle anlaşıldı ki sorunun kaynağı küresel ısınma değildi. Yaşanan dönemsel bir kuraklık söz konusuydu, ancak asıl sorun yönetim zafiyeti idi. İzmit’te yap-işlet-devret modeline göre suyun yönetimini üstlenen su çokuluslusu Thames Water’ın meteorolojik verileri dikkate almayarak barajda su biriktirmemesi sonucunda, Ankara’da ise Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan Gerede Projesi’nin “belediyenin önceliğinin su olmadığı” gerekçesi ile Ankara Büyükşehir Belediyesi’nce dikkate alınmaması sonucunda iki büyük kent ve kent halkı susuzluğa mahkum edilmişti.[2]

İzmit ve Ankara’da yaşanan susuzluk sorununun nedenini kuraklık olarak saptayan hükümet, çözümü de özelleştirmede gördü. Ankara’da Ağustos ayında susuzluk yaşanırken hükümet sorunu gidermek ya da asıl faili görevinden almak yerine özelleştirme söylemini yükseltmeyi tercih etti. Özelleştirmenin kuraklık sorununa nasıl bir çözüm getireceği bilinmemekle birlikte, sorunun asıl nedeni olan yönetememe zafiyetinden yola çıkıldığında da özelleştirme gibi bir çözümün üretilmesi pek olası görünmemektedir. Her ne kadar Ankara’daki sorun yerel yöneticinin yönetim zafiyeti ise de İzmit’te yaşanan sorunun kaynağında bizzat hükümet tarafından çözüm olarak sunulan özel şirket bulunmaktadır. İzmit vakası kuraklık ya da susuzluk sorununa özelleştirmenin çözüm olmadığını kesin olarak kanıtlamışken, hükümetin büyük bir acele ile susuzluk yaşayan kentlerin de ötesine geçerek ülke çapında akarsuları ve sulama tesislerini özelleştirme yönelimi nasıl açıklanabilir? Bu makale İzmit ya da Ankara’da yaşanan susuzluğun nedenlerinin ortada olmasına rağmen, yaşanan olumsuzluğun hükümet tarafından su özelleştirmelerinin önünü açmak için bahane olarak kullanıldığı ve yeni dönemde yaşanacak su özelleştirmelerinin yap-işlet-devret ve kamu özel işbirliği yöntemleri kullanılarak gerçekleştirileceği savı üzerine inşa edilmiştir. Sözü edilen su özelleştirmeleri dönemi ise küreselleşme, yapısal uyarlama ve özelleştirme zincirinin su alanındaki ayağıdır. Bu bağlamda çalışma iki ana bölümde incelenecektir. İlk bölümde 1970’ler krizinin ardından, kapitalizmin krizini aşmak üzere hakim kıldığı serbest piyasa ekonomisi ve bunun sonucu olan özelleştirme olgusuna yer verilecek, ikinci bölümde ise kamu ile özel sektörün işbirliği-ortaklığı olarak sunulan yap-işlet-devret ve kamu özel işbirliği modellerinin gerçekte nasıl birer özelleştirme yöntemi olduklarına değinilecektir.


1.BÖLÜM: ALTIN ÇAĞIN SONU VE PİYASA EKONOMİSİNE GEÇİŞ

1970’ler Krizi ve Yapısal Uyarlama Politikaları


İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından Keynes’in iktisadi öğretisinin kılavuzluğunda girilen 1945-75 dönemi, gerek Batı’da gelişen refah devleti gerekse Üçüncü Dünya’da gelişen sosyal devlet bağlamında yeni bir birikim modeline denk düşer. Yeni dönemin Keynes tarafından ortaya konulan temel mantığı, pazarın kendi doğal mekanizması içinde sermaye oluşturmakta veya talep yaratmakta çektiği zaafı kamunun yeni harcama alanları açarak gidermesi gerektiği, aksi takdirde ekonominin sürekli olarak düşük istihdam ve düşük kapasite kullanımı düzeyinde durgunluğa saplanıp kalacağı” yönündeydi (Güvenç, 1998). Söz konusu anlayış temel alınarak girilen yeni dönem, kapitalist sistemin 1914-40 arasında emperyalist savaşlar, devrimler ve karşı devrimler ile ‘aşağı doğru’ bir salınıma geçtiği depresif uzun dalga[3] döneminin aksine, 1940-68 arasında tam istihdama, sosyal güvenliğe ve üreticilerin gerçek gelirlerinde düzenli bir artışa dayalı genişleyici bir uzun dalga dönemi oldu (Mandel, 1991).

Keynes’in görüşlerinin devlet politikalarını dönüştürdüğü, kamunun büyük yatırımlarla özel sektöre öncülük yaptığı, ekonomi içerisinde kamunun payının sürekli arttığı, tam istihdama yönelimin ve sosyal güvenliği toplumun genelinde yaygınlaştırma uygulamasının hakim olduğu dönem, 1970’lerin başına gelindiğinde Batı’da kâr hadlerinde başlayan düşüşe bağlı olarak krize sürüklenmiştir. 70’lerde petrol fiyatlarında yaşanan artışlarla birlikte dünya çapında yükselen enflasyon sonucunda fiyatlar yükselirken üretim oranlarında önemli düşüşler gerçekleşmiştir. Stagflasyon olarak adlandırılan ve durgunluk içerisinde enflasyonun yaşandığı bu dönemde ABD’nin kendi ekonomik açığını kapatma adına doları dalgalanmaya bırakması ile doların değeri hızla düşürülürken, faiz oranları yükselmiştir. Yükselen faiz oranları ise Üçüncü Dünya’nın borcunun bir gecede iki üç katına çıkmasına neden olmuştur. Söz konusu gelişmeye bağlı olarak petrol üreticisi olmayan Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin borcu 1973 ile 1982 arasında beş kat artarak 612 milyar dolara yükselmiştir (Ellwood, 2002).

Üçüncü Dünya’nın 50’ler ve 60’lar süresince artan borçlarına rağmen, Batı’nın kendi krizini aşmak için Üçüncü Dünya’ya kendi sanayi donanım ve ürünlerinden alma şartı ile bankalarında biriken petro-dolarları[4] kredi olarak akıtmaya başlaması ile Batı’nın krizi bir süre geciktirilirken, Üçüncü Dünya tam anlamıyla bir borç kısırdöngüsüne sürüklenmiş ve bu girişim Üçüncü Dünya’nın borç stokunun 1976-80 yılları arasında % 20 artış göstermesi ile sonuçlanmıştır (Toussaint, 1999). Meksika’nın 1982’de borçlarını ödeyemez duruma gelmesi ile başlayan borç krizi diğer ülkelere de kısa sürede yayılmış ve borç krizinin uluslararası finans dünyasında yarattığı panik üzerine hazırlanan Baker ve Brandy Planları kriz sonrasının koşullarını Batılı ülkeler lehine belirlemiştir. ABD Maliye Bakanı James Baker tarafından hazırlanan Baker Planı, Üçüncü Dünya Ülkeleri’ni borçlarını ödeyebilmeleri için ekonomilerini radikal bir biçimde yeniden yapılandırmaya zorlayan bir strateji getirirken, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın (DB) 1985 yılı toplantısında her iki kurumun da borçlu ülkelerin ekonomik politikalarına daha köklü düzenlemeler dayatması istenmiştir (Ellwood, 2002). Sürece damgasını vuran diğer rapor yine 1980’li yıllarda ABD maliyesine yön verenlerden Nicholas Brandy tarafından hazırlanmıştır. Bu planın kilit noktalarından birisi ise borçlu ülkelerin kamu teşekküllerini özelleştirmeleri idi.

Krizin ardından Baker ve Brandy planlarının kılavuzluğunda uygulanmaya başlanan yapısal uyum programları; IMF, DB ve Batılı ülkeler tarafından “ülkelerin kriz durumlarına uyum sağlamaları ve krizleri atlatmalarını sağlamak için tasarlanan programlar” (Stiglitz, 2002) olarak tanımlanan; ancak gerçekte ‘serbest piyasa’ gündeminin geniş kapsamlı bir versiyonu olan ve genellikle neoliberalizm denilen anlayışla uyumlu bir dizi politikadan oluşan programlardı (Danaher, 2004). Temel hedefi borçların ödenmesi olan yeniden yapılandırma süreci Üçüncü Dünya’da iki evrede hayata geçirildi. Birinci evre devalüasyon, kemer sıkma politikası, bütçe açığını küçültme, fiyatların serbestleştirilmesi, petrol ürünleri ve kamu hizmetlerinin fiyatlarının yükseltilmesi ve ücretlerin endekslenmemesi uygulamaları ile ‘kısa vadede ekonomik istikrarı sağlama’ hedefine odaklanırken; ikinci evre ticaretin serbestleştirilmesi, bankacılık sisteminin serbestleştirilmesi, kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesi, vergi reformu, toprağın özelleştirilmesi, işgücü piyasasının esnekleştirilmesi, özel ödenek fonlarının geliştirilmesi, eğitim ve sağlık gibi temel alanların aşamalı olarak sivil toplum örgütlerine kaydırılması (özelleştirme), iyi yönetişim uygulamaları ile gerçek anlamda ‘yapısal düzenleme’yi gerçekleştiriyordu (Toussaint, 1999).

24 Ocak Kararları: Serbest Piyasa Ekonomisiyle Dışa Açılma

Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin genelinde uygulamaya konulan yapısal uyarlama politikalarına bağlı olarak 1984-90 arasında Batılı özel bankalar Üçüncü Dünya’dan 178 milyar dolar kazanç elde ederken, 1980-99 arasında Üçüncü Dünya’nın borç stoku yaklaşık 3 trilyon dolara ulaştı ve Afrika’nın borcu yapısal uyarlamalarla % 400 arttı. Kısacası yapısal uyum programları Washington merkezli bir grup olan Development Gap’in tespiti ile “ülkeleri borç, uyum programları, zayıflayan bir yerel ekonomi, artan savunmasızlık ve daha fazla borçtan oluşan trajik bir döngüye itti” (Ellwood, 2002).

1970’ler süresince Üçüncü Dünya’nın yaşadığı trajik borç döngüsünden Türkiye de muaf kalmadı. Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından devletin inşası için uygulamaya konulan devletçi ve korumacı ekonomi anlayışı, ülkeyi kendi olanakları ile kalkındırma hedefini gütmekteydi. Ancak Türkiye’nin kendi olanakları ile kalkınma yolu 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile kapatıldı. Demokrat Parti dış yardımlara-özellikle de ABD yardımları- dayalı bir kalkınma anlayışına yöneldi (Sertel, 1988). Sonrasında yaşanan 30 yıl, her ne kadar 1963’ten sonra uygulanmaya başlanan kalkınma planları ve bu kapsamda oluşturulan iktisadi devlet teşekkülleri dikkate alındığında, devletin ekonomideki rolünün gittikçe genişlediği bir dönem olsa da, gerçekte liberal kapitalist yolla kalkınmaya odaklanan ve bunun sonucunda da dünya sanayi ve finans sermayesine bağımlı bir ekonomik büyüme olmuştur (Sertel, 1988). 1973-77 arasındaki dönem Türkiye açısından Avrupa para piyasalarına açılma dönemi olmuştur. Söz konusu dönemde elinde biriken petro-dolarlardan kâr etmek amacındaki Avrupa bankalarının dıştan, yatırımlarını artırmak isteyen yerli üreticilerin ise özellikle petrol ithalatı için içten yaptığı baskılar, ekonominin serbestleşerek dışa açılması yönünde büyük bir basınç oluşturmuştur. Bu basınç ortamında Türkiye’nin iç piyasada gerekli önlemleri almadan ithalat yapabilmek için kısa vadeli dış borçlanma yoluyla ekonomisinde gelişmeyi sürdürme girişimi, 1977’de kısa vadeli borçların ödenememesi ile krize yol açmıştır (Kazgan, 2005). İç ve dış baskıların çakıştığı bu dönemde sürdürülen borçlanma politikasının tıkanması üzerine Adalet Partisi Hükümeti tarafından IMF’yi tatmin etmek üzere 24 Ocak 1980’de hazırlanan ‘Serbestleşme İçinde İstikrar Sağlama’ programı, yeni birikim modelinin kurallarını belirlemiştir. 24 Ocak Kararları olarak anılan ve ekonomiyi serbest piyasa ekonomisiyle dışa açılmaya (ihracata dönük kalkınmaya) götüren bu kararlar 12 Eylül sonrasında Özal hükümetleri ile uygulamaya geçirildi. 24 Ocak Kararları çerçevesinde iç pazarın dışarının rekabetine açılması, ihracatın özendirilmesi, döviz kontrolünün serbest bırakılması, banka faizlerinin serbest bırakılması, tarımsal ürünlerin ihracatının ve turizmin özendirilmesi, imalat sanayinin geriletilmesi ve kamu varlıklarının özelleştirilmesi yeni birikim modeline damgasını vuran uygulamalar olarak belirdi.

Serbest Piyasa Ekonomisinin Aracı Olarak Özelleştirme

1980 sonrasında Türkiye’nin yöneldiği yeni birikim modeli çerçevesinde devlet aygıtı yeniden yapılandırılmıştır. Devletin yeniden yapılandırılması, devlet aygıtının belirlenmiş iktisadi-politik hedefler doğrultusunda konum ve işlevleri bakımından yeniden tanımlanarak örgütlenmesidir (Güler, 1996). Söz konusu yeniden yapılandırmanın en temel araçlarından birisi özelleştirme olmuştur. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın ifadesine göre özelleştirmenin temel amacı, nihai olarak devletin ekonomide işletmecilik alanından tümüyle çekilmesini sağlamaktır (Türkiye’de Özelleştirme, 2007). Ancak Başkanlığın yaptığı tanım özelleştirmenin dar tanımını oluşturur. Çünkü bu haliyle özelleştirme sadece kamu iktisadi teşekküllerinin özel sektöre devrini içerir. Oysa özelleştirme çok daha geniş bir anlama sahiptir. Geniş anlamda özelleştirme: a- Kamu iktisadi teşekküllerinin yönetim ve mülkiyetinin özel kesime devredilmesi, b- Kamu hizmetlerinin özel kesime ihâle edilmesi, c- Kamu hizmetlerinin fiyatlandırılması, d- Kurumsal serbestleşmenin sağlanması gibi dört temel alanı kapsamaktadır (20. Yılında Türkiye’de Özelleştirme Gerçeği, 2005).

Özelleştirmenin evrensel boyutta gündeme gelmesi iki nedenden ötürüdür: İlk neden, 1980’li yılların başında dış borç faizlerini dahi ödeyemez duruma düşen Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin yeniden borç ödeyebilir duruma girmesiyle ilgiliyken, ikincisi ‘bütünleşen dünya’da rekabet koşullarının eşitlenmesi için devlet müdahalesini ve desteklerini en aza indirme, çokuluslu şirketler karşısında ulus devlet gücünü zayıflatmada yatar (Kazgan, 2002). Yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü dünya çapında yaygınlaştırılan özelleştirme uygulamasının birbirine zıt iki yanı mevcuttur. Biri, özelleştirmenin yerli/yabancı sermayenin kâr haddini artırmaya katkısı ve bunun da ekonomiye dinamizm getirmesi beklentisi; ikincisi, eğer bu dinamizm gelmiyorsa, ekonomide sıfır toplamlı bir oyun oynanıyor olması. Yani özelleştirme ekonomide verim artışı ve dinamik büyüme sürecini harekete geçiremiyorsa, bu yoldan sermayenin kârını artırma, toplumun geri kalan kesiminde fakirleşmeyle birlikte gider (Kazgan, 2002).

Dünya geneli ile birlikte aynı nedenlerle özelleştirmeye yönelen Türkiye’de, 1980 sonrasında uygulamaya konulan özelleştirme uygulamaları kapsamında tasfiye, devir, satış yetkisi Ekonomik İşler Yüksek Koordinasyon Kurulu’na tanınırken, Dünya Bankası’nın desteğiyle özelleştirme uygulamalarının stratejik bir plana dayandırılması amacıyla, 1985 yılında, amaçların, önceliklerin, kapsamın ve zamanlama planının belirlendiği bir stratejinin oluşturulması gereğinden hareketle Devlet Planlama Teşkilatı tarafından Özelleştirme Ana Planı hazırlatılmasına karar verilmiştir. Açılan uluslararası ihâle sonucunda, Morgan Guaranty Trust Company of New York firması, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası, Sınai Yatırım ve Kredi Bankası, Yatırım Finansman A.Ş. ve Price Waterhouse/Muhaş A.Ş. ile birlikte Özelleştirme Ana Planı’nı hazırlamakla görevlendirilmişlerdir. (Kilci, 1998). Kısacası Türkiye’nin özelleştirme planı Dünya Bankası’nın isteği ve yabancı kurum-kuruluşların çizdiği çizelgeye göre belirlenmiş, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ise bu çizelgeyi uygulamakla görevlendirilmiştir.
Söz konusu Özelleştirme Ana Planı kapsamında Türkiye şartlarında özelleştirmenin amaçları öncelik sırasına göre şu şekilde belirlenmiştir (Kilci, 1998);
· Pazar güçlerinin ekonomiyi harekete geçirmesine imkân verilmesi,
· Verimliliğin ve randımanın artırılması,
· Malların ve hizmetlerin kalite, miktar ve çeşitliliğinin artırılması,
· Halka açık şirketlerin teşvik edilmesi,
· Sermaye piyasalarının geliştirilmesinin hızlandırılması,
· Hazinenin KİT’lere sağladığı mali desteğin asgariye indirilmesi,
· KİT’ler tarafından uygulanan tekelci fiyatlandırma ve dolaylı vergilendirmenin azaltılması,
· Kamu görevlilerinin politika ve yönetmelik konularında çalışmalarına izin verilmesi,
· Modern teknoloji ve yönetim tekniklerinin cezbedilmesi,
· Çalışanlara hisse senedi vermek suretiyle iş verimliliğinin artırılması,
· Kamu ve özel sektör kuruluşları arasındaki dengenin değiştirilmesi,
· Yabancı yatırımlarla uluslararası ekonomik ve politik bağların kuvvetlendirilmesi,
· Mevcut sermaye yatırımlarındaki iç kârlılığın artırılması ve
· Devlete gelir sağlanması.
Yukarıda sayılan hedeflerin bütünü dikkate alındığında görülmektedir ki amaç zarar ettiği ileri sürülen kamu iktisadi teşekküllerinden kurtulmak ve kamuya gelir sağlamak değil, özel sermayenin egemenliğindeki serbest piyasa ekonomisini hakim kılmaktır ve bunun için de kamu varlıklarını özel sermayeye devretmektir. Bu durum ‘devlete gelir sağlanması’ maddesinin en sona bırakılmasından da rahatlıkla anlaşılmaktadır.
1985 yılında hazırlanan Özelleştirme Ana Planı çerçevesinde 1985 yılından itibaren 246 kuruluştaki kamu hisseleri, 22 yarım kalmış tesis, 393 taşınmaz, 8 otoyol, 2 boğaz köprüsü, 103 Tesis, 6 Liman, şans oyunları lisans hakkı ile Araç Muayene İstasyonları özelleştirme kapsamına alınmıştır. 23 kuruluştaki kamu payı ile 4 taşınmaz daha sonra özelleştirme işlemine tabi tutulmaksızın kapsamdan çıkarılmak, tasfiye edilmek veya kapsamda olmayan başka bir kuruluşla birleştirilerek tüzel kişiliği sona erdirilmek üzere devredilmiştir (Türkiye’de Özelleştirme, 2007). 1986 yılından itibaren hız kazanan ve tamamı kamuya ait veya kamu iştiraki olan kuruluşlardaki kamu paylarının özelleştirme kapsamına alınması yoluyla yürütülen program çerçevesinde, Başkanlık tarafından 2007’ye kadar 195 kuruluşta hisse senedi veya varlık satış/devir işlemi yapılmış ve bu kuruluşlardan 186’sında hiç kamu payı kalmamıştır. Gerçekleştirilen özelleştirme uygulamalarının toplam tutarı ise 30 milyar dolar düzeyindedir (Türkiye’de Özelleştirme, 2007).

2001 krizinin ardından iktidar olan AKP Hükümeti 1980 sonrasında Özal ile başlatılan özelleştirme sürecinin en hızlı ve radikal takipçisi olmuştur. Başbakan Erdoğan’ın “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” (Milliyet, 16.10.2005) veciz sözünde ifadesini bulan özelleştirme takipçiliği, Hükümetin “uzun yıllardır Türkiye’de birikmiş olduğunu belirttiği bir dizi sorunu aşmak” üzere açıkladığı Acil Eylem Planı’nın yapı taşlarından birisini oluşturmaktaydı. Acil Eylem Planı adı ile 16 Kasım 2002’de Başbakan Erdoğan tarafından ilân edilen planda “serbest piyasanın daha iyi işlemesi için gerekli koşulların oluşumunu sağlamak, ekonomideki etkinlik ve verimliliği artırmak hedeflerini bir an önce gerçekleştirmek için” özelleştirme çalışmalarına hız verileceği belirtiliyordu (Acil Eylem Planı, 2002).

Yine bu kapsamda en geç üç ay içinde;
· Özelleştirme kapsamındaki kuruluşların gözden geçirilmesi ile yeni bir özelleştirme stratejisi ve takviminin belirleneceği,
· Özelleştirme kapsamına alınacak KİT’lerin gruplandırılması ile her KİT’e uygun özelleştirme stratejisi ve takviminin belirleneceği,
· Özelleştirme uygulamalarında yurtdışında çalışan kişilerin katılımının teşvik edileceği,
· İlk bir yıl içinde madencilikte özelleştirme çalışmalarının sonuçlandırılacağı,
· Ayrıca, kamuya ait ruhsatlı maden alanlarının tedricen özel sektöre devredileceğine değiniliyordu (Acil Eylem Planı, 2002).
AKP Hükümeti’nin Acil Eylem Planı’nda ortaya koyduğu özelleştirme hedefi 2004 yılından itibaren Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın artan iş hacminde yansımasını bulmuştur. Başkanlık tarafından hazırlanan ‘Türkiye’de Özelleştirme’ başlıklı çalışmada yer verilen ‘Yıllar İtibariyle Özelleştirme İşlemleri’ tablosu incelendiğinde söz konu yansıma hemen göze çarpmaktır. 1985-2002 arasındaki 17 yılda 16.179 milyon dolarlık özelleştirme gerçekleşirken, 2003-2007 yılları arasındaki 5 yıllık AKP Hükümeti döneminde 22.021 milyon dolarlık özelleştirmenin yapıldığı görülmektedir (Türkiye’de Özelleştirme, 2007).

2. BÖLÜM: ÖZELLEŞTİRME YÖNTEMİ OLARAK
YAP-İŞLET DEVRET MODELİ VE KAMU ÖZEL İŞBİRLİKLERİ

Özelleştirme Kavramının İdeolojik Seyri

1980’lerin başında Thatcher Hükümeti özel sektörü yeniden yapılandırmayı hedefleyen politik stratejisi ile hem ülkesinde hem de dünyada yeni bir dönemin kapısını araladı. Söz konusu yeni dönemde, serbest piyasa ekonomisini tüm kurumları ile hakim kılmak için özelleştirme en radikal kalkınma aracı olarak görüldü (Hall, 2003) ve bu anlayış kısa sürede dünya genelinde hakim anlayış haline geldi. İngiltere, ABD ve Yeni Zelanda’nın ardından Üçüncü Dünya’da ve eski komünist ülkelerde uygulanan özelleştirme, işten çıkarmalar ve kamu hizmetlerinin paralı hâle getirilmesi ya da fiyatlarının yükseltilmesi türünden önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçların toplumların geniş kesimlerinin ekonomik konumunda yarattığı tahribat sonucunda ise özelleştirme, toplumun geniş kesimleri nezdinde olumsuz bir anlam yüklenmiştir.

Yüklendiği olumsuz anlam, uygulamalara yönelik direnişlerin önemli boyutlara ulaşması ve bunların sonucunda kavramın politik olarak ihtilaflı bir hâle gelmesi üzerine özelleştirme kavramı geri plana itilirken, özellikle 1990’lardan itibaren yeni kavramlar ortaya konulmaya ya da yaygınlaştırılmaya başlanmıştır (Hall, 2003). Yeni dönemde öne çıkarılan Yap-işlet-devret (Build-Operate-Transfer, BOT), kamu özel işbirliği (Public-Private Partnership, PPPs) ve özel sektör katılımı (Private Sector Participation, PSI) gibi kavramlar katılım, işbirliği gibi “olumlu” anlamlarla yüklenirken, özelleştirme kavramının çevresinde oluşan olumsuzluğu da dağıtma-muğlaklaştırma işlevi görmektedir.

Yap-İşlet Devret Modeli

3996 sayılı Yasa’da tanımlandığı biçimi ile yap-işlet-devret (YİD) modeli, ileri teknoloji ve yüksek maddi kaynak ihtiyacı duyulan projelerin gerçekleştirilmesinde kullanılmak üzere geliştirilen özel bir finansman modeli olup, yatırım bedelinin (elde edilecek kâr dahil) sermaye şirketine veya yabancı şirkete, şirketin işletme süresi içerisinde ürettiği mal veya hizmetin idare veya hizmetten yararlananlarca satın alınması suretiyle ödenmesini ifade eder.

Türkiye’de YİD modelinin uygulanması yönünde 1980’lerin başında girişimler başlatılmış ve ilk yasal düzenleme enerji sektöründe gerçekleşmiştir. 04.12.1984 tarih ve 3096 sayılı Türkiye Elektrik Kurumu Dışındaki Kuruluşların Elektrik Üretimi, İletimi, Dağıtımı ve Ticareti ile Görevlendirilmesi Hakkında Kanun ile elektrik enerjisi alanında özel sektöre de faaliyette bulunma olanağı tanınmıştır. Söz konusu kanun ile başlatılan YİD süreci, bu yönde hazırlanan ve TBMM’den geçirilen pek çok kanunun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesine ve bu yöndeki girişimlerin hukuka karşı ilerletilmesine rağmen, ‘imtiyaz sözleşmesi’nden ‘özel hukuk sözleşmesi’ne, Danıştay’ın ön denetim görevinin kaldırılmasından tahkim usulünün geçerli kılınmasına kadar olan aşamaları geride bırakarak bugünlere gelmiştir.

Türkiye’de daha çok enerji alanında uygulanan YİD modeli, Sayıştay tarafından 2004 yılında hazırlayarak TBMM’ye sunulan Enerji Raporu’nda “bugün ülkemizde enerji alanında yaşanan sıkıntıların başlıca sebebi” olarak ifade edilmektedir. Sözü edilen Rapor’da YİD modeliyle yapılan 24 ve Yap-İşlet (Yİ) modeliyle yapılan 5 olmak üzere toplam 29 adet santral incelenmiş ve saptanan sorunların başlıcalarına yer verilmiştir. Raporda YİD modeline dair belirtilen sakıncalar şöyledir:
· Sözleşmeler üzerinde idarî yargının ön denetimi olmaması sonucunda kamu aleyhine hükümlerin yer aldığı ve riskin kamunun üzerinde kaldığı sözleşmeler akdedilmiştir.
· Bakanlık ile özel şirketler arasında imzalanan sözleşmelerin tamamına “Gizlilik” yönünde hükümler konulması nedeniyle, kamu aleyhine yapılan düzenlemelerin ilgili kurum ve kuruluşlar ile kamuoyu tarafından öğrenilmesi imkânı da ortadan kalkmıştır.
· YİD modeliyle yapılan santrallerle ilgili olarak ilâna çıkılmamış, başka şirketlerden teklif alınmamış ve ihâle yapılmamıştır.
· Santrallerin kurulacakları yerlerin, arz-talep dengesi göz önüne alınarak Bakanlık tarafından belirlenmesi gerekirken, bu yerlerin seçiminin firmalara bırakılması sonucunda bazı bölgelerde talebin çok üzerinde enerji üretecek kapasitede santraller kurulmuş ve üretilen enerjiye o bölgede ihtiyaç duyulmadığı için ilâve yatırım yapılarak yeni iletim hatları tesis edilmiş, bu da enerji maliyetlerinin yükselmesine ve kayıp-kaçak oranlarının artmasına yol açmıştır.
· Şirketler tarafından ilgili yönetmelik hükümlerine aykırı olarak düzenlenen hatalı fizibilite raporlarına dayanılarak proje kabulleri yapılmış, bağlı ve ilgili kuruluşların fizibilite raporlarına verdikleri olumsuz görüşler dikkate alınmamıştır.
· 3096 sayılı Kanun hükümlerine göre sadece elektrik üretmek amacıyla kurulan şirketlerle sözleşme imzalanması mümkün olduğu halde, farklı alanlarda da faaliyet gösteren şirketlerle sözleşmeler imzalanmış ve yine aynı Kanuna göre sözleşmelerde işletme sürelerini belirleme yetkisi Bakanlar Kuruluna ait iken, Bakanlık, yetkisini aşarak Bakanlar Kurulu Kararı olmaksızın bazı projelerin işletme sürelerini artırmıştır.
· Firmaların belirledikleri yatırım tutarları ile öz sermaye getiri oranlarının hiçbir araştırma ve analiz yapılmaksızın aynen kabulü ve şirketlerle imzalanan sözleşmelere kamu aleyhine hükümler konulması sonucunda, toplam yatırım maliyetleri gerçeği yansıtmayan santrallerden yüksek tarifelerle enerji satın alınmasına ve şirketlerin söz konusu yatırımlarından USD bazında % 85’lere varan yüksek oranlarda getiri elde etmelerine yol açılmıştır.
· Firmalar, santralleri fizibilite raporlarında verdikleri ilk teklif fiyatlarından daha düşük bedellerle tamamladıkları halde, yatırım dönemi sonunda (özellikle doğalgaz santrallerinde) maliyetlerin yıllık % 4.6 ile % 5 arasında değişen oranlarda eskale edilmesine izin verilerek toplam yatırım maliyetlerinin daha da yükselmesine sebep olunmuştur.
· Görevli şirketlerle imzalanan Uygulama/İmtiyaz Sözleşmeleri defalarca değiştirilmiş ve her değişiklikle, projelerin toplam yatırım tutarları ve elektrik satış tarifeleri yükseltilmiş, işletme süreleri uzatılmış, erken üretim, eksik ve fazla üretim fiyatları değiştirilmiştir. Bu tür değişiklikler tamamen şirketlerin talepleri doğrultusunda ve firmaların lehine olmuş, kamu yararı açısından yapılması zorunlu olan değişiklikler yapılmamış, bu da kamu kesiminin riskinin artmasına yol açmıştır.
· Tüm bu uygulamalar sonucunda, santrallerin işletmede oldukları ortalama 4 yıllık süre içinde 2.3 milyar USD kamu zararı ortaya çıkmıştır (Sayıştay Enerji Raporu Özet Bilgi, 2004).

Yukarıda belirtilen sakıncaları içeren YİD modeli; yapım, işletme ve devir olmak üzere üç aşamada gerçekleşmektedir. Yapım aşaması, bir kamu yatırım veya hizmetinin özel kesime ihâle edilmesinden oluşur. Kamu-özel sektör ortaklığı ile yürütülen bu projelerde yapım aşaması için gerekli finansman özel sektör tarafından temin edildiğinden, klâsik finansman yöntemiyle yapılan işlere oranla-üstelik devletten alınan teşviklere ve vergi indirimlerine rağmen- daha pahalıya mâl olmaktadır (Sayıştay İzmit Raporu, 2002). İşletme aşaması yine özel kesimce gerçekleştirilen modelde, üretilen mal veya hizmet kamu kurum ve kuruluşlarınca veya hizmetten yararlananlarca satın alınır, dolayısıyla kamu hizmeti özel kesimce ve yine içerisine kendi kârı da eklenerek fiyatlandırılır. Devir aşaması tesislerin, borçsuz, bakımı yapılmış, eksiksiz ve işler durumda, ilgili kamu kurum veya kuruluşuna bedelsiz olarak devredilmesi şeklinde gerçekleşir. Ancak Sayıştay’ın Raporu’nda belirttiği biçimiyle işletme süreleri sözleşmelere sürekli eklenen yeni hükümlerle uzatılmaktadır.

YİD modelinin, yapım-işletme-devir aşamalarında gerçekleşen kamu hizmetlerinin özel kesime ihâle edilmesi ve kamu hizmetlerinin fiyatlandırılması özellikleri ve tesislerin kamuya teslim süresinin sürekli ileri atılması uygulamaları dikkate alındığında, genel olarak ifade edilen kamu-özel ortaklığının aksine bir özelleştirme yöntemi olduğu açıktır. Üstelik bu özelleştirme yöntemi doğrudan kamu varlıklarının satılmasında oluşan kamu zararının çok ötesinde zarara yol açan, yapım ya da işletme sürecinde özel kesimin % 85’lere varan kazançlar elde etmesine olanak yaratan, sonuç olarak riskin de borcun da kamuya yüklendiği bir yöntemdir.

Kamu Özel İşbirlikleri

Kamu özel işbirliği modeli yeni bir uygulama değildir. Alexis de Tocqueville 170 yıl önce hükümet dışı şirketlerin, demokrasiye bir Amerikan mirası olduğunu belirtirken, Donald Haider Chicago kentinin görüntüsünün 1909’da kamu özel işbirliği ile yapılan bir planı yansıttığını belirtir. Yine 1940 yılında Pittsburgh’da yapılan Toplum Kalkınması İçin Allegheny Konferansı, bu ülkedeki geliştirilmiş ekonomik ve eğitimsel kalkınma için tahsis edilmiş kamu özel işbirliğinin en parlak örneklerinden birisidir (Davis, 1986). Kamu özel işbirliği, ABD’de Carter döneminde özellikle New York, Detroit, Cleveland gibi kentlerde beliren ulusal kent siyasası ile bağlantılı ekonomik ve sosyal kriz sonrasında uygulanan bir siyasa aracı olarak belirmiştir (Lyall, 1986). Bu bağlamda yeni bir model olmayan kamu özel işbirliği, özelleştirmenin politik olarak ihtilaflı hâle gelmesi ile birlikte yeniden ‘piyasaya sürülmüştür’. Yeni dönemdeki anlamı ile kamu özel işbirliği kavramı, ilişkilerin saldırgan bir dönüşümünden ziyade, kurallara dayalı bir uygulama ve daha çok işbirliği ile oluşturulan özel sektörün aynı biçimdeki (özelleştirme) yatırımlarını ifade etmek için geliştirilmiştir (Hall, 2003). ‘Özel sektör katılımı’ (Private Sector Participation, PSI) olarak ifade edilen benzer terim de, gelişmekte olan ülkeler bağlamında DB ve diğer uluslararası örgütler tarafından geniş ölçüde kullanılmaktadır. Her iki durumda da kelime hukuksal ya da teknik bir deyimden ziyade Thatcherci anlamda özelleştirme teriminin yerini alan bir ifadedir (Hall, 2003). Dolayısıyla kamu özel işbirliği terimi bu bağlamıyla bir özelleştirme uygulamasıdır, ancak bünyesindeki işbirliği-ortaklık kavramları ile özelleştirme üzerindeki yaygın olumsuz kanıyı muğlaklaştırma işlevi görmektedir.

Dünya Bankası, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve Uluslararası Kalkınma Departmanı (DFID) gibi uluslararası kurumlar tarafından Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde kamu hizmetlerini şehirlere devretmek üzere stratejik bir araç olarak görülen kamu özel işbirliği modelinin, literatürde de yeni-liberaller ve yeni-muhafazakârlar tarafından savunulduğu görülmektedir. Yeni-liberaller ve yeni-muhafazakârlar kamu özel işbirliğini, özel sektör rolünün kamunun, toplulukların ve sivil toplum örgütlerinin kaynakları ile desteklendiği bir piyasayı güçlendirme stratejisi olarak desteklemektedirler (Miraftab, 2004). 1980’lerde Reagan ve Thatcher yönetimleri tarafından kentsel kalkınma için ana strateji olarak teşvik edilen kamu özel işbirliği modeli, kamu hizmetleri için devlet harcamalarını azaltmak ve devletin sorumluluklarının alanını küçültmek amacıyla, kamu sektörünün varsayılan yetersizliklerinden sakınmak ve özel sektöre daha fazla güvenmek olarak teşvik edilmiştir (Miraftab, 2004). Söz konusu teşvik doğal olarak sadece bu ülkelerle sınırlı kalmamış, daha çok yapısal uyarlamalar ile kamu kaynaklarını özelleştirmeye zorlanan Üçüncü Dünya Ülkeleri’ne doğru hızlı bir genişleme kaydetmiştir.

Eskinin Üçüncü Dünyası bugünün ise Güney’indeki ülkelerde kamu ile özel sektörün ‘işbirliği’ , ‘ortaklığı’ esasına dayalı olarak uygulanan projeler daha çok DB, IMF, Uluslararası Finans Kurumu (IFC), Çok Taraflı Yatırım ve Garanti Kuruluşu (MIGA), Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA) ve bölgesel kalkınma bankaları tarafından finanse edilmektedir (Başar, 2000). Kamu özel işbirliği etiketi hem önerdiği hem de gizlediği şey açısından etkilidir. Kamu katılımı, demokrasi ve şeffaflığı imâ ederken, diğer taraftan mevcut kamu kaynaklarını genellikle kamu mallarının özelleştirilmesi için kullandığı gerçeğini gizlemektedir (Shiva, 2003). Ortaklık ilişkisinin taraflarından özel sektör her zaman tüm yükümlülüklerden sorumlu tutulmazken, belirli bir kamu hizmeti alanı yatırım yapmak ve işletmek üzere kendisinin tasarrufuna sunulmaktadır. Diğer taraftan devlet örgütü hem ortaklığın yolunu açan kuralları koyarken hem de kamu kaynaklarını (kamulaştırma, vergi indirimleri, teşvikler) özel sektör için seferber ederken, kendisini ortaklığın güçsüz tarafı konumuna düşürmektedir. Bu bağlamda kamu özel işbirliği modelinin kararsız ve aldatıcı özü ortaklığın etkili bir özelleştirme biçimi haline gelmesini olanaklı kılmaktadır ve model bunu fakir halk ve devlet ile özel sektörün ve piyasanın güç paylaşımı başlığı altında gerçekleştirmektedir (Miraftab, 2004).
YİD Modeli İle Su Özelleştirmesi: İzmit Şehri Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi

Türkiye su yönetimi sistemi içinde içme ve kullanma suyu konusunda ulusal düzeyde örgütlenmiş olan üç ana kuruluş bulunmaktadır. Bunlar 1- Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü, 2- İller Bankası Genel Müdürlüğü ve 3- Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’dür (Güler, 1999). Türkiye’de suyun yönetiminde köy-il-ülke geneli boyutunda görev alan bu üç kuruluştan Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün tasfiye işlemi 13.01.2005 tarihli Yasa ile gerçekleştirilmiştir. Diğer iki kurumun tasfiye süreci ise DB’nin raporları uyarınca devam etmektedir[5]. Türkiye’de su ile ilgili altyapı yatırımlarını yapan, bu alanda yerel yönetimlere proje geliştiren, fizibilite çalışmalarını yapan, kredi temin eden kurumların bir bir tasfiyesi ya da bu görevleri yerine getirme kanallarının mali ve idari erozyonlarla tıkanması, su yönetimi konusunda yerel düzeyde görev üstlenen yerel yönetimleri de zor durumda bırakmış ve onları bu yatırımlar için dış krediye yönlendirmiştir. Bu anlamda su yönetiminin sacayağını oluşturan üç kurumun DB tarafından yürütülen yapısal uyum programı çerçevesinde tasfiye edilmesi ya da bu yöndeki çalışmaların sürdürülmekte olması, sadece bu kurumları kapsayan bir tasfiye süreci olarak işlememiş, aynı zamanda da yerel yönetimleri dış borç batağına sürüklemiş, iş alanlarının uluslararası mühendislik ve danışmanlık firmalarına geçmesine neden olmuş, her şeyden önemlisi de su gibi hayati bir maddenin yönetiminin yabancı ve kâr amacı güden işletmelere geçmesine yol açmıştır.

Ulusal düzeydeki su yönetimi yapılanmasında yaratılan büyük yıkımın yerel düzeydeki yansıması İzmit’te 2006 yılı Aralık ayında görünür hale gelmiştir. 24 Şubat 1995 tarihli ve 95/T-17 sayılı Kararla YİD kapsamına alınan İzmit Kirazdere (sonradan Yuvacık adını alıyor) Projesi hem su konusunda uygulanan YİD yönteminin enerji alanındaki YİD uygulamaları gibi çok ciddi kamu zararlarına yol açtığını kanıtlamış hem de su gibi hayati bir alanın kamusallıktan uzaklaştırılarak özelleştirilmesinin halkın günlük hayatında ne denli büyük bir yıkım yarattığını kanıtlamıştır.

İzmit Projesi YİD öncesi ve YİD sonrası olarak iki aşamada gerçekleşmiştir. Proje kapsamında bulunan Kirazdere Barajı ilk olarak 1968 yılında hazırlanan Marmara Havzası İstikşaf Raporu’nda yer almıştır. 1966 yılında başlayan proje etütleri 1978 yılında tamamlanırken, 1972 tarihli ve 7/5290 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile İzmit şehrine su temin işi DSİ Genel Müdürlüğü’ne verilmiştir. 1982-83’te DSİ Genel Müdürlüğü, İzmit’in 2020 yılına kadar gereksinim duyacağı su ihtiyacını saptamak ve gerekli planlamayı yapmak üzere Kirazdere Projesi Planlama Rapor’unu hazırlamıştır. Bu raporda İzmit, Yarımca, Derince, Değirmendere ve Gölcük’ün 2020 yılında içme-kullanma-endüstri su ihtiyacının 273 milyon m³ olacağı hesaplanmış ve bu çerçevede 131 milyon m³’lük ihtiyacın mevcut kaynaklardan, geri kalan 142 milyon m³’ünün de yapılması planlanan Kirazdere Barajı’ndan karşılanması planlanmıştır. 09.02.1987’de Gama İnşaat’a ihâle edilen projenin Yap-İşlet-Devret modeline geçirilmesi yönünde 1989-90 arasında kimi girişimler söz konusu olsa da, Hazine ve İzmit Belediyesi’nin tesislerin ileri bir teknoloji gerektirmediği, İzmit Belediyesi’nin bu tesislerde üretilecek suya ihtiyacı olmadığı ve üretilecek suyun birim fiyatının yüksekliği nedeniyle satılamayacağından Hazine’nin sübvanse etmek zorunda kalacağı gibi nedenlerle olumsuz görüş belirtmeleri nedeniyle bundan vazgeçilmiştir. 15.10.1990’da Kamu Ortaklığı Fonu finansmanı kapsamına alınan proje, 19.10.1994’te fon kapsamından çıkarılmıştır. Hazine ve İzmit Belediyesi geçen zaman içerisinde olumsuzluk yönünde belirttikleri görüşlerini değiştirmiş ve projenin YİD modeli ile tamamlanması yönünde alınan Belediye Meclisi Kararına dayanılarak 1990 yılından başlayarak 1996 yılına kadar geçen süre içinde, eşgüdümü Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarlığı tarafından yürütülen çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar sonucunda proje, bazı yatırımların YİD modeliyle yapılmasını düzenleyen 3996 sayılı Kanun ile uygulamaya ilişkin 94/5907 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının (BKK) yürürlüğe girmesini müteakip 3996 sayılı Kanunun 4047 sayılı Kanunla değişik Geçici 1’inci maddesine dayanarak Yüksek Planlama Kurulu (YPK) tarafından verilen 24.02.1995 tarih ve 95/T-17 sayılı Karara istinaden YİD modeli kapsamına alınmıştır. YİD kapsamına alınma ile paralel olarak projenin bedeli de sürekli artmıştır. İlk teklif bedeli 480 milyon dolar olan proje YİD kapsamına alındığında bedeli bir anda 890.9 milyon dolara yükselmiştir. Buna 23.5 milyon dolarlık kamulaştırma bedellerinin belediyece karşılanması, belediyenin %15’lik ortaklık payı için eklenen 19.5 milyon dolarlık bedel ve1999-2014 yılları arasında kullanılmasa dahi alınması taahhüt edilen 142 milyon m³ suyun bedeli de eklendiğinde projenin kamuya toplam maliyetinin 4-4.5 milyar dolar olacağı tahmin edilmektedir (Topçu, 2006; Sayıştay İzmit Raporu, 2002).

İzmit Şehri Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi’nin YİD kapsamına alınmasının ardından suyun yönetimini üstlenmek üzere İzmit-Su Anonim Şirketi (İSAŞ) adlı bir şirket kurulmuştur. Bu şirketin kuruluş amacı şöyle belirtilmiştir:

“İzmit Belediyesi Evsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi ile ilgili olarak, İzmit Belediyesi’ne arıtılmış ve ham su satmak için Yuvacık Barajı, su arıtma tesisi, boru hatları, pompalama istasyonları ve tesislerin proje, mühendislik ve inşaatının yapılması, bu amaç için gerekli malzemenin temini, yapısal tesisin test edilmesi, işletmeye alınması, yönetilmesi, işletilmesi ve bakımının yapılması”.

Yukarıda belirtilen amaç ile İSAŞ’ı kuran üç ortaktan GAMA şirketin % 53.5, GÜRİŞ % 11.5 ve Thames Water % 35 hissesine sahip olmuştur. Ancak bu oranlar İzmit Büyükşehir Belediyesi’nin başvurusu üzerine Bakanlar Kurulu’nun Belediye’nin İSAŞ’ın en çok %39 hissesine sahip olabileceği yönündeki kararının ardından şirketin hisselerinde şu yönde bir değişim gerçekleşmiştir: Thames Water % 35, GAMA % 23.5, Büyükşehir Belediyesi % 15, GÜRİŞ % 11.5, Mitsui & Co. Ltd. % 7.5, Sumitomo % 7.5 (Topçu, 2006).

Projenin YİD kapsamına alınması ve İSAŞ’ın kuruluşunun ardından Büyükşehir Belediyesi ile İSAŞ arasında 24.08.1995 tarihinde Uygulama ve Su Satış Anlaşması imzalanmış ve 1998 yılında Yuvacık Barajı’nın tamamlanması ile tesisler 18 Ocak 1999’da işletmeye alınmıştır. Böylece 1999-2014 yıları arasında 15 yıl süre ile İSAŞ’tan su satın alınması anlaşmaya bağlanmıştır (Sayıştay İzmit Raporu, 2002).

Sayıştay’ın gerek projenin YİD kapsamına alınması sürecine ilişkin işlemler gerekse İSAŞ’ın kurulması sürecindeki işlemler üzerinden yaptığı inceleme sonucunda hazırladığı “Yap – İşlet – Devret Modeli İle Yapılan İzmit Şehri Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi Hakkında Rapor”unda yer verdiği tespitler, söz konusu YİD kararının nasıl hukuka karşı alındığını ve bu süreçte kamunun uğradığı zararın ne denli büyük olduğunu ortaya koymaktadır. Sayıştay Raporu’nda, YİD modeli ile İzmit Su Projesi kapsamında inşa edilen Yuvacık Barajı Arıtma Tesisleri ve İsale Hatlarının yatırım maliyetleri, DSİ Genel Müdürlüğü tarafından dış kaynaklı kredi temin edilerek yürütülen ve benzer iş niteliğinde olan:
- İzmir Tahtalı Barajı, Arıtma Tesisi ve İsale Hatları,
- İstanbul Yeşilçay-Yeniemirli Arıtma Tesisi,
- Diyarbakır İçme ve Sanayi Suyu Temini,
projelerinin maliyetleri ile karşılaştırılmış ve bu karşılaştırma sonucunda İzmit Su Projesi’nin isale hattı ve su arıtma tesisi maliyet bedellerinin benzer projeler olarak irdelenen projelerin isale hattı ve arıtma tesisi maliyet bedellerinden 3 ilâ 9 kat daha yüksek olduğu görülmüştür (Sayıştay İzmit Raporu, 2002).


Sonuç Yerine: Ankara’nın Susuz Yazı ve Hükümetin Su Kaynaklarını Özelleştirme Çabası

AKP Hükümeti, 2007 Ağustos ayında Ankara’da yaşanan susuzluk sorununun[6] hemen sonrasında, Türkiye’nin bu durumu özelleştirme ile aşacağını ilân etti. Hükümetin susuzluk sorununa ‘anında’ geliştirdiği ve Başbakan Erdoğan’ın “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” (Milliyet, 16.10.2005) sözünde ifadesini bulan bu çözümün temeli AKP’nin Acil Eylem Planı’na dayanmaktadır. Planda ifade edilen “serbest piyasanın daha iyi işlemesi için gerekli koşulların oluşumunu sağlamak” amacı, AKP Hükümeti tarafından iktidara gelir gelmez büyük bir hızla uygulamaya konulmuş, bu kapsamda özelleştirmeler de Acil Eylem Planı’nda belirtilen alanların çok ötesine geçerek yeni alanlara yayılmaya başlamıştır. Su kaynakları da bu yeni alanlardan sadece birisini oluşturmaktadır.

Hükümetin su kaynaklarını özelleştirme girişiminin 2006 yılında başladığını belirtmek yanlış olmayacaktır. 2006 yılında, su ticaretine hakim olan çokuluslu şirketlerin çıkarlarını kamu politikalarına taşıyan, kamu politikasına dönüştüren Dünya Su Konseyi tarafından 3 yılda bir düzenlenen Dünya Su Forumu’nun beşincisinin Türkiye’de yapılması kararı alınmıştır. AKP Hükümeti bu kararın alınması için hem DSİ Genel Müdürü hem de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı aracılığı ile büyük bir çaba sarf etmiş ve sonucunu da almıştır. Su kaynaklarının pazarlanma yeri olan Dünya Su Forumu’nun Türkiye’de yapılacağının kesinleşmesinin ardından ise Başbakan ülkesini pazarlama görevi ile bağlantılı olarak “Gap’a paramız yok, mecbur pazarlıyoruz” (Milliyet, 23.12.2006) açıklamasını yapmıştır.

Başbakan tarafından bu açıklamanın yapılmasının ardından, Türkiye su kaynaklarının özelleştirilmesi süreci de son derece yoğun bir döneme girmiştir. Söz konusu süreç şöyle ilerlemiştir: 2006 Aralık ayında İzmit gibi Türkiye’nin en önemli sanayi şehrinde “susuzluk” krizi patlak vermiş, ülkenin başkentinde Büyükşehir Belediye Başkanı’nın açıkladığı haliyle küresel ısınma nedeniyle yaşanan kuraklığa bağlı olarak 1 Ağustos’tan itibaren kentte uygulanacak dönüşümlü su kesintisinin hemen öncesinde, 31 Temmuz’da, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler 12-13 akarsuyun satışa çıkarılacağını duyurmuştur. “Küresel ısınma, beklenenin altında kalan yağışlar ve geciken barajlar nedeniyle kapıya dayanan su krizi” üzerine Hükümet’in bulduğu çözüm, “akarsu ve göletlerin kullanım hakkını yap-işlet-devret yöntemi ile 49 yılı geçmeyecek şekilde özel sektöre satma” kararı olmuştur (Milliyet, 31.07.2007). Hükümetin su sorununa bulduğu çözümde, halkı yaşadığı bu sorundan kurtaracak yatırımcının payına ise “barajdan elde edilen suyu işletme süresi boyunca satarak hem yatırım maliyetini çıkarmak hem de kâr etmek” düşmüştür (Milliyet, 31.07.2007). 22 Temmuz Seçimleri’nin ardından Çevre ve Orman Bakanlığı görevine getirilen DSİ Eski Genel Müdürü Veysel Eroğlu’nun Türkiye İşverenler Sendikaları Konfederasyonu’nun İşveren Dergisi’ne verdiği röportaj ‘ilginç tesadüfler’ zincirine yeni bir halka eklemiştir. Yeni bakan da yaşanan sıkıntıları küresel ısınmaya bağladıktan sonra “sulamada da özel sektörün önünü açmak lazımdır” saptamasını yapmış ve yöntem olarak da YİD ve kamu özel işbirliğinden söz etmiştir (İşveren Dergisi, Ağustos-2007). İki önemli kentte yaşanan susuzluk sorununun ardından gelen açıklamalar dönemi, Çevre ve Orman Bakanı’nın “birçok il susuzluk yaşıyor, su projelerine para yok” (Milliyet, 15.10.2007) açıklaması ile son bulmuş ve artık su özelleştirmelerinin yasama sürecine geçilmiştir.

04.12.2007 tarihinde Meclis Başkanlığı’na gelen ve şu an Meclis gündeminde olan “Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun ile Devlet Su İşleri Umum Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”[7] ile DSİ Genel Müdürlüğü enerji alanından sonra sulama alanında da yatırımcı kuruluş olmaktan uzaklaştırılacakken, “Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Kamu Kesimi İle Özel Sektör İşbirliği Modelleri Çerçevesinde Gerçekleştirilmesine İlişkin Kanun Tasarısı Taslağı”nın yasalaşması ile de DSİ Genel Müdürlüğü’nden boşalacak su yatırımları alanı özel kesime açılacaktır.

Sonuç olarak İzmit ve Ankara’da yaşanan susuzluk sorunun kaynağını küresel ısınma ve kuraklık olarak saptayan hükümet, çözümü de kaynakları özelleştirmeye açmakta bulmuştur. Özelleştirmenin kuraklığa nasıl bir çözüm üreteceği bilinmemektedir. Ancak özel kesimin kendi kârını korumak ve artırmak için bugüne kadar çevreyi nasıl tahrip ettiği sayısız örnekle ortadadır. Özelleştirmenin kuraklık sorununa nasıl bir çözüm getireceği bilinmemekle birlikte, sorunun asıl nedeni olan yönetim zafiyetinden yola çıkıldığında da özelleştirme gibi bir çözümün üretilmesi pek olası görünmemektedir. Her ne kadar Ankara’daki sorun yerel yöneticinin yönetim zafiyeti ise de İzmit’te yaşanan sorunun kaynağında bizzat hükümet tarafından çözüm olarak sunulan özel şirket bulunmaktadır. İzmit vakası kuraklık ya da susuzluk sorununa özelleştirmenin çözüm olmadığını kesin olarak kanıtlamışken ve yaşanan susuzluk sorununun nedeni çok açık bir biçimde ortada iken Hükümet’in, çözüm olarak su kaynaklarını özelleştirmeye yönelmesi sadece bir şekilde açıklanabilir: Minareyi çalan kılıfını hazırlar… 2009 Dünya Su Forumu’nun Türkiye’de yapılması için büyük çaba harcayan ve şimdilerde 2009 Forumuna hazırlanan, Türkiye su kaynakları yönetiminin üç ana kurumunu tasfiye eden ya da halihazırda etmekte olan Hükümet, su özelleştirmeleri için gerekli yasal süreci başlatmak üzere Ankara ve İzmit’te yaşanan susuzluk sorununu iyi bir gerekçe olarak değerlendirmiş ve gereğini yapmak üzere kanun tasarıları ya da tasarı taslakları ile kamuoyunun önüne çıkmıştır. Bundan sonraki süreç YİD ve kamu özel işbirliği yöntemleri ile Türkiye’nin su kaynaklarının su çokuluslularına satışı biçimde işleyecek ve Türkiye, Latin Amerika halklarının yaşamlarında yarattıkları yıkım sonucu Latin Amerika’dan kovulan su çokulusluları için yeni pazar olacaktır.

DİPNOTLAR

[*] Evren Haspolat, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi, evrenhaspolat78@yahoo.com
[1] Susuzluk kavramı, ihtiyaç duyulan suyun bulunamaması durumunu ifade etmek için kullanılmıştır. İhtiyaç duyulan suyun bulunamamasının nedenlerinden birisi kuraklık olabilecekken, diğer nedenler su tesislerine (baraj, arıtma tesisi, dağıtım şebekesi) gerekli yatırımın yapılmaması, zamanında önlem alınmaması olabilir. Gerek Ankara’da gerekse İzmit’te yaşanan sorun, kuraklıktan çok yönetsel sorunlardan ve zamanında gerekli tedbirlerin alınmamasından kaynaklandığı için, sorunu ifade ederken kuraklık kavramı yerine susuzluk kavramı kullanılmıştır.

[2] “Ankara’yı Susuz Bıraktıran Belge” , http://www.hurriyet.com.tr/gundem/7008700.asp?m=1 , erişim: 10.01.2007

[3] Uzun Dalgalar; tarihsel gerçeklikleri, kapitalist üretim tarzının topyekün tarihinin kesin olarak ayırt edilebilir niteliklere sahip parçalarını temsil eder. Kapitalist üretim tarzının farklı niteliklere sahip bu parçaları, genişleme ve daralma yönlerinde gelişmelerine bağlı olarak da ‘genişleyici uzun dalga’ ve ‘depresif uzun dalga’ olarak adlandırılmaktadır. Genişleyici uzun dalga yukarı doğru salınımın, depresif uzun dalga ise aşağı doğru salınımın gerçekleştiği dönemlerdir (Mandel, E.; 1991: 77-83).

[4] Petro-dolar: Petrol üreticisi ülkelerin 1960’lar ve 1970’ler süresince petrol satışlarından elde ettikleri gelirlerin Batılı özel bankalarda yatırıma dönüştürülmüş bölümü.

[5] DSİ Genel Müdürlüğü’nün tasfiye sürecine ilişkin olarak bknz: Yıldız, Dursun (2007), “Ülkemizdeki Su Kaynakları Yönetimi Kurumsal Yapısı ve Geleceği”, YAYED Su Sempozyumu Bildiriler Kitabı (yayın aşamasında), Sempozyum Tarihi: 08.12.2007.

[6] Ankara’da 2007 Ağustos ayında yaşanan susuzluk sorununun gerçek nedeni pek çok uzman tarafından yapılan değerlendirmede plansızlık, yönetim zafiyeti ve kurumsal gerileme olarak tespit edilmiştir. Bknz.:
YAYED: “Su Araştırma Merkezi: İki Büyük Kentteki Susuzluğun Nedeni Plansızlık ve Kurumsal Gerileme”, http://www.yayed.org/genel/bizden_detay.php?kod=553&tipi=4&sube=0,
Meteoroloji Mühendisleri Odası: “Su Krizini Yaratanlar Çözümü Su Kaynaklarını Satmakta Buldular”,
http://www.tmmob.org.tr/modules.php?op=modload&name=News&file=article&sid=2542,
Jeoloji Mühendisleri Odası: “Özelleştirmeci, Fırsatçı Zihniyet Yine İş Başında; Kuraklık Bahanesiyle Akarsular Da Özelleştiriliyor, Siyasal Afet Devam Ediyor!”, http://www.tmmob.org.tr/modules.php?op=modload&name=News&file=article&sid=2544 ,
Şehir Plancıları Odası: “Su Sorunun Gerisinde Plansız Gelişme ve Günü Kurtarma Stratejileri Yatmaktadır”, http://www.spo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=256&tipi=3&sube=0,
Dursun Yıldız, “Su Uzmanı: Ankara’da Susuzluğun Sebebi Gökçek”, http://www.8sutun.com/node/36524/print ,
Çevre Mühendisleri Odası 2007 Su Raporu, http://www.cmo.org.tr/yeni/duyuru2.php?did=86 .

[7] Söz konusu tasarı ile DSİ Kanununa eklenecek hüküm şöyledir: “3996 sayılı Kanun (YİD Yasası) hükümlerine göre meydana getirilen tesislerden katkı payı ve ortak tesis yatırım harcamalarına tekabül eden kısmı görevli şirketin işletme süresi sona erdikten sonra bu maddede yazılı esaslar dahilinde tesislerden istifade edecekler tarafından ödenir”. Kışlalı, M. “Sulama da Özelleşiyor-Dünya Bankası İstedi”, Cumhuriyet Gazetesi, 17.12.2007.

KAYNAKLAR

AKP İktidarı’nın Acil Eylem Planı (2002). Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008, http://www.belgenet.com/eko/acileylem_161102.html

Başar, M. (2000). Proje Finansmanında Bir Araç Olarak Yap İşlet Devret Modeli ve İzmit Büyükşehir Belediyesi Su Temin Projesinde Modelin Uygulanışı, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi

Çevre Mühendisleri Odası 2007 Su Raporu (2007). Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008, http://www.cmo.org.tr/yeni/duyuru2.php?did=86

Danaher, K. (2004). Küresel Ekonomi ve Demokrasi-Dünya Bankası ve IMF’ye Karşı Mücadele, 1. Baskı, İstanbul: Metis

Davis, P. (1986). Why Partnerships? Why Now?, Proceedings of the Academy of Political Science, Vol. 36, No. 2, Public-Private Partnerships: Improving Urban Life (1986), pp. 1-3.

Ellwood, W. (2002). Küreselleşmeyi Anlama Kılavuzu, 1. Baskı, İstanbul: Metis

Güler, B. A. (1996). Yeni Sağ ve Devletin Değişimi-Yapısal Uyarlama Politikaları-, 1. Baskı, Ankara: TODAİE

Güler, B. A. (1999). Su Hizmetleri Yönetimi Genel Yapısı, ( Ed.), 1. Baskı, Ankara: TODAİE

Güvenç, N. (1998). Küreselleşme ve Türkiye, 1. Baskı, İstanbul: BDS

Hall, D., De La Monte, R., Davies, S. (2003). Terminology of Public-Private Partnerships (PPPs), Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008, http://www.epsu.org/spip/IMG/doc/PPPs-defs.doc

Jeoloji Mühendisleri Odası (2007). Özelleştirmeci, Fırsatçı Zihniyet Yine İş Başında; Kuraklık Bahanesiyle Akarsular Da Özelleştiriliyor, Siyasal Afet Devam Ediyor!, Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008,
http://www.tmmob.org.tr/modules.php?op=modload&name=News&file=article&sid=2544

Kazgan, G. (2002). Küreselleşme ve Ulus-Devlet-Yeni Ekonomik Düzen-, 2. Baskı, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi

Kazgan, G. (2005). Türkiye Ekonomisinde Krizler (1929-2001), 1. Baskı, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi

Kışlalı, M. (2007). Sulama da Özelleşiyor-Dünya Bankası İstedi, Cumhuriyet Gazetesi, 17.12.2007

Kilci, M. (1998). Türkiye'de Özelleştirme Uygulamaları – 2, Ulaşım Tarihi 11 Ocak 2008, http://ekutup.dpt.gov.tr/kit/kilcim/ozel2.html

Lyall, K. C. (1986). Public-Private Partnerships in the Carter Years Proceedings of the Academy of Political Science, Vol. 36, No. 2, Public-Private Partnerships: Improving Urban Life. (1986), pp. 4-13

Mandel, E. (1991). Kapitalist Gelişmenin Uzun Dalgaları, 2. Baskı, İstanbul: Yazın

Meteoroloji Mühendisleri Odası (2007). Su Krizini Yaratanlar Çözümü Su Kaynaklarını Satmakta Buldular, Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008, http://www.tmmob.org.tr/modules.php?op=modload&name=News&file=article&sid=2542

Miraftab, F. (2004). Public-Private Partnerships-The Trojan Horse of Neoliberal Development?, Journal of Planning Education and Research, No. 24, pp. 89-101

Sayıştay (2002). Yap – İşlet – Devret Modeli İle Yapılan İzmit Şehri Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi Hakkında Sayıştay Raporu, Ulaşım Tarihi 10 Ocak 2008, http://www.sayistay.gov.tr/rapor/diger/2002/izmitsu/izmitsu.pdf
Sayıştay (2004). Yap-İşlet-Devret ve Yap-İşlet Modeli Kapsamında Yaptırılan Enerji Projeleri Hakkında Sayıştay Raporu (Enerji Raporu) Hakkında Özet Bilgi, http://www.sayistay.gov.tr/rapor/diger/2004/Enerji/EnerjiRaporu_Ozet.doc, Ulaşım Tarihi 10 Ocak 2008
Sertel, Y. (1988). Türkiye’de Dışa Dönük Ekonomi ve Çöküş, 1. Baskı, İstanbul: Alan

Shiva, V. (2003). Su Savaşları, 1. Baskı, İstanbul: Aram

Stiglitz, J. E. (2002). Küreselleşme: Büyük Hayal Kırıklığı, 1. Baskı, İstanbul: Plan B

Şehir Plancıları Odası (2007). Su Sorunun Gerisinde Plansız Gelişme ve Günü Kurtarma Stratejileri Yatmaktadır, Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008, http://www.spo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=256&tipi=3&sube=0

Topçu, F. H. (2006). Suda Dış Kredi: İzmit Örneği, Çınar, T. ve Özdinç, H. K. (Ed), Su Yönetimi-Küresel Politika ve Uygulamalara Eleştiri, 1. Baskı, Ankara: Memleket

Toussaint, E. (1999). Ya Paranı Ya Canını-Dünya Bankası ve IMF’nin Üçüncü Dünya Politikaları-, 1. Baskı, İstanbul: Yazın

Türkiye’de Özelleştirme (2007). Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Ulaşım Tarihi 13 Ocak 2008, http://www.oib.gov.tr/program/turkiyede_ozellestirme.htm

Yerel Yönetim Araştırma Yardım ve Eğitim Derneği (2007). Su Araştırma Merkezi: İki Büyük Kentteki Susuzluğun Nedeni Plansızlık ve Kurumsal Gerileme, Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008, http://www.yayed.org/genel/bizden_detay.php?kod=553&tipi=4&sube=0

Yıldız, D. (2007). Su Uzmanı: Ankara’da Susuzluğun Sebebi Gökçek, Ulaşım Tarihi 12 Ocak 2008, http://www.8sutun.com/node/36524/print

Yıldız, D. (2007). Ülkemizdeki Su Kaynakları Yönetimi Kurumsal Yapısı ve Geleceği, YAYED Su Sempozyumu Bildiriler Kitabı (yayın aşamasında), Sempozyum Tarihi: 08.12.2007

20. Yılında Türkiye’de Özelleştirme Gerçeği Sempozyumu Bildiriler Kitabı (2005). 1. Baskı, Ankara: TMMOB.

Birçok İl Susuzluk Yaşıyor, Su Projelerine Para Yok, Milliyet Gazetesi, Ulaşım Tarihi 14 Kasım 2007, http://www.milliyet.com.tr/2007/10/15/ekonomi/eko01.html

Gap’a Paramız Yok, Mecbur Pazarlıyoruz, Milliyet Gazetesi, Ulaşım Tarihi 12 Kasım 2007, http://www.milliyet.com.tr/2006/12/23/ekonomi/eko08.html

Ülkemi Pazarlamakla Mükellefim, Milliyet Gazetesi, Ulaşım Tarihi 12 Kasım 2007, http://www.milliyet.com.tr/2005/10/16/ekonomi/aeko.html

Baraj Yap İşlet Devret, Milliyet Gazetesi, Ulaşım Tarihi 13 Kasım 2007, http://www.milliyet.com.tr/2007/07/31/yasam/ayas.html

Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu: Su Yatırımları ve Özelleştirme, İşveren Dergisi, Ağustos 2007, Ulaşım Tarihi 10 Eylül 2007, http://www.tisk.org.tr/isveren_sayfa.asp?yazi_id=1819&id=90

Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun ile Devlet Su İşleri Umum Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, Ulaşım Tarihi 10 Aralık 2007, http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/kanun_tasarisi_sd.sorgu_sonuc?taksim_no=1&kullanici_id=4862224&sonuc_sira=40&bulunan_kayit=494&metin_arama=&icerik_arama

Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Kamu Kesimi İle Özel Sektör İşbirliği Modelleri Çerçevesinde Gerçekleştirilmesine İlişkin Kanun Tasarısı Taslağı , Ulaşım Tarihi 10 Ocak 2008, http://ekutup.dpt.gov.tr/haber/ahd/taslak.pdf

5286 sayılı Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünün Kaldırılması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun, Ulaşım Tarihi 2 Ocak 2008, http://yonetimbilimi.politics.ankara.edu.tr/koyhizmetleri.doc

3996 sayılı Bazı Yatırım Ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun, Ulaşım Tarihi 10 Ocak 2008, http://www.dhmi.gov.tr/dosyalar/kanun_yonetmelik/kanunlar/k3996.pdf